İçeriğe geç

Kod Adı:Buz Kraliçesi

Bölüm 4 · 3 dk okuma

Kod Adı:Buz Kraliçesi

Bölüm 4

BÖLÜM 4: KAPI EŞİĞİNDEKİ TENCERE DİPLOMASİSİ

Günün yorgunluğu kışlanın sınırlarını aşıp apartmanın loş merdivenlerine kadar tırmanmıştı.

Devin, omzundaki spor çantasını dairesinin kapı önüne bırakıp anahtarları çıkardı. Gün boyu süren o acımasız parkur eğitimi kendi kaslarında da sızlayan bir iz bırakmıştı. Çamurdan arınmış, kışla duşlarında ılık suyun altında bile o içindeki görünmez yükü tam olarak atamamıştı. Kapıyı açıp içeri adımını attı, lambayı yaktı. Evdeki mutlak sessizlik her zamanki gibi yüzüne çarptı; kimsenin beklemediği, sadece kendi nefesinin yankılandığı o tanıdık yalnızlık.

Üniformasını çıkarıp geniş, krem rengi örgü bir hırka ve pamuklu gri bir eşofman giydi. Tavşanlı terliklerini bu sefer inadına, sanki birilerine meydan okur gibi gururla ayağına geçirdi. Ancak karnındaki uğultu görmezden gelinecek gibi değildi. Buzdolabını açtığında gözüne çarpan tek şey, sabah Leyla’nın çizdiği resimle süslediği kapağın ardındaki yarım kavanoz zeytin ve bayatlamış ekmek kırıntılarıydı.

Tam ocağa bir çay koymak üzereydi ki, duvardan gelen boğuk sesler kulağına çalındı.

4 numara.

"Oğlum Kerem, bu duman ne?!"

"Yahu pirinç dediğin kaynar suya atılmaz mı? Neden tencerenin tabanına yapıştı bu zift gibi?!"

"Aç pencereleri, yangın alarmı ötecek şimdi! Tavuk nerede? Tavuğu koydun mu?"

"Tavuk... Barış, tavuğu buzluktan çıkarmayı unuttuk lan, taş gibi duruyor içeride!"

Devin mutfak tezgahına yaslanıp ellerini hırkasının ceplerine soktu. Başını tavana doğru kaldırıp derin bir sabır nefesi çekti. İki yetişkin adam, koca bir timi dağda sevk ve idare edebilen iki subay, basit bir tencere pilavın karşısında hezimete uğruyordu.

Birkaç dakika sonra koridordan gelen sert öksürük sesleri ve ardından kapının çalınması gecikmedi.

Tık... Tık tık.

Tıklatma o kadar çekingen, o kadar ürkekti ki sanki kapının ardında bir patlayıcı mekanizması vardı.

Devin kapıya yürüdü, tek bir hamlede açtı.

Karşısında Kerem duruyordu. Üzerinde hafif yanık kokan lacivert bir tişört vardı, elinde ise ucu kararmış tahta bir kaşık tutuyordu. Arkasında, dairenin açık kapısından dumanların tüttüğü koridorda Barış, elinde bir mutfak beziyle havayı dağıtmaya çalışırken suçüstü yakalanmış bir çocuk gibi donup kalmıştı.

Kerem boğazını temizledi. Devin’in gözlerine bakmak yerine bakışlarını kapı paspasına sabitledi; sonra istemsizce yüzbaşının ayağındaki sarkık kulaklı tavşan terliklere kaydı ve hemen gözlerini tekrar yukarı dikti.

"Şey... İyi akşamlar komutanım. Yani... Devin Hanım."

Devin kollarını göğsünde kavuşturdu. Tek kaşını kaldırarak adamı baştan aşağı süzdü. "Hayırdır Kerem? Apartmanı ateşe vermeye mi karar verdiniz, yoksa kimyasal harp tatbikatını eve mi taşıdınız?"

Kerem’in yüzü kızardı. Elindeki tahta kaşığı arkasına saklamaya çalıştı. "Yok komutanım, estağfurullah. Biz sadece... beslenmeye çalışıyorduk. Protein ve karbonhidrat dengesi açısından bir girişimde bulunduk ama tencere... Tencere emre itaatsizlik etti diyelim."

Barış arkadan kafasını uzattı, mahcup bir tebessümle: "Yandı komutanım. İçi kömür oldu. Biz de dedik ki... Belki evde fazla ekmek falan vardır? Bakkal da kapandı bu saatte..."

Devin iki askere baktı. Gündüz çamurun içinde birbirini kollayan, canını ortaya koyan o adamlar, şimdi açlıktan gözlerinin altı çökmüş halde kapı eşiğinde boyun büküyordu. İçindeki o sert zırh, iki gündür olduğu gibi yine çatırdadı.

"Bekleyin burada," dedi Devin kuru bir sesle ve kapıyı açık bırakıp mutfağa yöneldi.

Kerem ve Barış birbirine şaşkınlıkla baktı. İki dakika sonra Devin elinde dumanı tüten, koca bir porselen tencereyle geri döndü. İçinde dün akşamdan kalan ve kendine birkaç gün yetecek kadar yaptığı sıcak mercimek çorbası, yanına da dilimlenmiş tam bir ekmek iliştirilmişti.

Tencereyi Kerem’in ellerine tutuşturdu. Kerem tencerenin sıcaklığıyla afallarken Devin gözlerini ikisinin üzerinde gezdirdi; bakışları kışladaki kadar keskin ama sesindeki ton garip bir şekilde şefkatliydi.

"Bunu bitireceksiniz. Yarın sabah içtimada mideniz kazındığı için bayılan subay görmek istemiyorum. Tencereyi de yarın akşam parlatılmış halde kapıma bırakırsınız. Temiz olmazsa yirmi şınav."

Barış’ın gözleri parladı, neredeyse tencereye sarılacaktı. "Komutanım... Siz bir meleksiniz."

"Ağzını topla Barış," dedi Devin anında, dudakları hafifçe kıvrılsa da hemen toparlayarak. "Bir de o dumanı dağıtın. Yangın dedektörü öterse bütün apartmanı başıma toplarsınız, o zaman sizi parkurda süründürmekten beter ederim."

"Emredersiniz komutanım!" dedi ikisi birden, bu sefer fısıltıyla ama içten gelen koca bir tebessümle.

Devin kapıyı kapattı. Sırtını ahşap yüzeye yasladığında bu sefer yüzünü saklamadı; dudaklarına yayılan o içten, sıcacık gülümseme bütün salonu aydınlattı. Yıllardır ilk defa, yalnız yaşadığı bu evde birilerine bir şeyler vermenin, birilerini doyurmanın hafifliğini hissetti.

Karşı kapının arkasından ise Kerem’in huşu dolu fısıltısı duyuluyordu:

"Oğlum Barış... Naneli tereyağı kokuyor lan. Kadın bildiğin çorbanın üstüne tereyağı yakmış!"

"Sus lan, soğutmadan kaşıkla. Yarın sabah kadının önünde hazır ola geçerken yüzümüz olsun."

Kışlanın çeliği, derme çatma bir apartman katında, bir kase sıcak çorbanın buğusunda yavaş yavaş eriyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.