Kışlanın nizamiyesinden içeri adım attıkları an, havadaki oksijen bile yerini barut, pas ve soğuk demir kokusuna bırakmıştı.
Devin, siyah arazi aracından indiğinde arkasından nefes nefese gelen birliğin adım seslerini duyabiliyordu. Merdiven başındaki o yumuşak bakışlı, çilekli tokalı kadın sanki hiç var olmamıştı. Omuzları dik, kamuflajının yakaları kusursuz ve bakışları hedefi delip geçen bir mermi gibi keskindi. Göğüs cebinde, kalbinin tam üstünde katlanmış duran o küçük kızın resmi olmasa, belki kendisi bile sabahki anın bir hayal olduğunu düşünecekti.
İçtima alanında tam teçhizatlı bekleyen tabur, Devin’in yaklaşmasıyla bir heykel gibi kaskatı kesildi.
"Tabur, dikkat!"
Nöbetçi subayın gür sesi ovada yankılandı. Devin adımlarını yavaşlatmadan doğrudan teftiş kürsüsünün önüne geçti. Arkasından son anda yetişip sıranın en ucuna kayan Kerem ve Barış’a göz ucuyla bile bakmadı; ancak ikisinin de nefes nefese göğüslerinin inip kalktığını radar gibi fark etmişti.
"Rahat," dedi Devin. Sesi mikrofon kullanılmadığı halde bütün alanda tokat gibi patladı. "Bugün rutin bir pazartesi değil. Bugün sınır ötesi intikal tatbikatının provasını yapacağız. Parkur hazırlandı; çamur havuzu, yüksek engel duvarı, tel örgü altı sürünme ve hedef atışı. Süre sınırı standart sürenin üç dakika altı."
Bölükten hafif, bastırılmış bir uğultu yükseldi. Üç dakika azımsanacak bir süre değildi; ciğerleri patlatmak, kasları yırtılma noktasına getirmek demekti.
Devin’in bakışları sıranın en başında duran Kerem’e kilitlendi. "Üsteğmen Kerem. Ön safta sen ve timin varsınız. Eğer timinden tek bir adam bile parkurda geride kalırsa, bütün bölük akşama kadar tam teçhizat intikal yürüyüşü yapar. Anlaşıldı mı?"
"Emredersiniz komutanım!" Kerem çelik gibi bağırdı. Artık sabahki şaşkın çocuk değildi; omuzlarındaki rütbenin hakkını vermek için gözlerini kısmış, komutanına bakıyordu. Ama gözlerinin derinliğinde, Devin’in bilmediği bir şey daha vardı: Sabah o merdivende gördükleri kadına duydukları o derin, sarsılmaz inanç.
"Başlayın!"
Düdük sesiyle birlikte cehennem başladı.
İlk etap, diz boyu balçıkla kaplı dik yokuştu. Devin parkurun kenarında, elinde kronometreyle adım adım onları takip ediyordu. Botların çamura her saplanışında etrafa ıslak toprak parçaları savruluyor, askerlerin nefesleri buhar olup havaya karışıyordu.
"Hızlanın!" diye bağırdı Devin, sesi fırtınayı bastıracak kadar gürdü. "Düşman arkandan koşarken çamurun yumuşaklığını düşünmeyeceksin! Barış, adımlarını aç! Bacaklarını salondaki koltukta mı unuttun?!"
Barış, yüzüne sıçrayan çamuru silmeye bile fırsat bulamadan dişlerini sıktı. "Hayır komutanım!" diye haykırarak kendini bir sonraki çukura attı.
Engelli duvara geldiklerinde tempo iyice düştü. Üç metrelik ahşap perde, sırtlarındaki yirmi beş kiloluk çantalarla aşılması neredeyse imkansız bir dağ gibi dikiliyordu. Kerem ilk sıçrayışta duvara tutundu, kendini yukarı çekti ve tepeye ulaştığında aşağıya elini uzattı. Arkasından gelen genç bir er ayağı kayıp duvara çarptı, yüzü acıyla buruştu.
Devin bir adım öne çıktı. İçindeki refleks hemen çocuğu tutup kaldırmak istese de ellerini arkasında sımsıkı kenetledi. Hayır, dedi kendi kendine, savaşta onu kaldıramazsın. Kendi kalkmayı öğrenecek.
"Kalk o çamurdan asker!" diye gürledi Devin. "O duvardan düşersen şehit olursun! Asıl o ipe!"
Kerem yukarıdan eğilip bağırdı: "Tut elimi! Hadi aslanım, bırakma kendini!" Er, Kerem’in uzattığı eli yakaladı. Barış da alttan askerin botunu destekleyerek onu tek bir hamlede yukarı fırlattı.
Devin kronometreye baktı. Zaman hızla tükeniyordu ama ikilinin timi arkada bırakmamak için sergilediği koordinasyon kusursuzdu. Dudağının kenarı hafifçe seğirdi. O an Kerem tepeye çıkarken Devin’le göz göze geldi; Devin’in yüzündeki o sert ifadenin altında saklanan o gizli onayı, sabahki o şefkatli kadının izini gördü. Bu, Kerem’e fazladan bir can vermiş gibiydi.
Son etap, dikenli tellerin altından sürünerek geçilen elli metrelik ıslak toprak hattıydı. Üstlerinden kuru sıkı makineli tüfek sesleri yankılanıyor, ses bombaları yeri göğü inletiyordu. Barış dirseklerinin üzerinde sürünürken kafasını hafifçe kaldırdı, telin sivri ucu kaskına sürttü.
"Kafanı indir Barış!" Devin hemen tellerin dibinde bitti, dizini yere koyup toprağa eğildi. Sesi artık sadece bir komutanın emri değil, canını korumaya çalışan bir ablanın haykırışı gibiydi: "Kafanı kaldırırsan hedef olursun! Toprağa yapış, sürün!"
Barış yüzünü çamurlu zemine gömdü, dirseklerini parçalarcasına toprağı yardı ve bitiş çizgisindeki kırmızı bayrağa ulaştı.
Hemen ardından Kerem ve tüm tim çizgiyi geçti.
Devin kronometreyi durdurdu. Parmağını ekrandan çektiğinde nefes alışverişleri hariç tüm parkurda derin bir sessizlik hakimdi. Askerler yerlere uzanmış, ciğerleri yırtılırcasına soluklanıyordu; üniformalarından çamur ve ter akıyordu.
Devin aralarında ağır adımlarla yürüdü.
Tam süre sınırının bitimine yedi saniye kala tamamlamışlardı.
Kerem sırtüstü yatmış, gökyüzüne bakarken Devin onun başucunda durdu. Kerem güçlükle toparlanıp ayağa kalkmaya yeltendi ama Devin elini hafifçe havaya kaldırarak onu durdurdu.
"Yat yerde, Üsteğmen."
Devin etrafındaki çamura batmış askerlere baktı. Gözlerindeki buz tabakası ilk defa yerini gurur dolu, ağırbaşlı bir bakışa bıraktı.
"Parkur süresi: Hedefin beş saniye altı. Tek bir adam bile geride kalmadı." Devin derin bir nefes alıp ses tonunu kışlanın sınırlarını aşmayacak bir saygıyla ayarladı: "Bugün gösterdiğiniz irade, yarın o dağlardan sizi tek parça halinde geri getirecek olan şeydir. Aferin tim."
Askerlerin gözlerindeki yorgunluk bir anda yerini gurura bıraktı. "Sağ ol!" nidaları kışlayı inletti.
Devin arkasını dönüp revire ve teftiş odasına doğru yöneldiğinde, Barış çamurların arasından kafasını kaldırıp hemen yanında yatan Kerem’e fısıldadı:
"Gördün mü oğlum... Aferin dedi lan. Buz Kraliçesi bize 'Aferin' dedi."
Kerem göğsünü tutarak güldü, yüzündeki çamur çatladı. "Oğlum o kadının içinde kimsenin bilmediği bir fırtına var... Ama ne yalan söyleyeyim, bu akşam eve gidince karşı komşumuzdan bir tabak çorba istemezsem içimde kalır."
Devin uzaklaşırken o fısıltıyı duydu mu bilinmez; ancak sırtını döndüğü an dudaklarına yayılan o hafif, kaçamak gülümsemeyi bu sefer kimse silemedi.