Pazartesi sabahı kışla nizamiyesine giren siyah renkli, resmi plakalı makam arabası, garnizondaki bayram havasını bıçak gibi kesti.
Garnizon Harekât Başkanlığı koridorlarında bot sesleri seyrekleşmiş, olağan gürültü yerini temkinli bir fısıltıya bırakmıştı. Tugay Teftiş Kurulu Başkanı Kıdemli Albay Tarık Sencer, yanında iki kurmay binbaşı ve kollarının altında kalın kırmızı teftiş klasörleriyle karargah binasına adım atmıştı.
Tarık Sencer; Genelkurmay’ın bürokratik koridorlarında dirsek çürütmüş, masa başında kumpas kurmakta usta, sahada tek bir gece dahi nöbet tutmamış ama rütbesinin arkasına saklanarak can yakan o tipik subaylardandı. Kartaltepe zaferi Ankara’da yankı buldukça, bu operasyonun altında imzası olan Devin Karahan ve Demir Karaca onun için tehlikeli birer hedefe dönüşmüştü.
Devin, kendi bölük komutanlığı odasında haftalık mühimmat sarfiyat raporlarını onaylarken kapı sertçe çalınmadan açıldı.
İçeri giren Albay Sencer’di. Üzerindeki jilet gibi ütülü tören kamuflajı, yakasındaki bröveler ve yüzündeki o kibirli, yapmacık gülümsemeyle odanın ortasında durdu.
Devin anında ayağa kalkıp selam durdu: "Yüzbaşı Devin Karahan, emredin komutanım!"
Sencer odanın içinde yavaşça gezindi. Masanın üzerindeki düzenli evraklara, duvardaki görev çizelgesine baktı. Sonra ellerini arkasında bağlayıp Devin’in tam karşısına geçti. Gözleri zehirli bir yılan gibi kısıldı.
"Rahat Yüzbaşı," dedi Sencer, sesi kadife gibi yumuşak ama zehir doluydu. "Kartaltepe’de büyük bir zafer kazandığınızı sanıyorsunuz, öyle değil mi? Bütün garnizon senin ve Özel Kuvvetler’in o meşhur binbaşısının adını sayıklıyor."
Devin gözlerini karşı duvardaki bir noktaya kilitlemişti. "Görevimizi yaptık komutanım. Birlik kayıp vermeden hedefi imha etti."
"Görev..." Sencer küçümser bir ses tonuyla güldü. Masaya doğru eğildi. "Askeri hiyerarşi laçkalaştığında, disiplin adı altında sokak serserilerine kol kanat gerildiğinde ona görev denmez Yüzbaşı. Firari bir eri, Civan Karadağ’ı, nizamiyeden kaçıran o mafya artıklarının peşine askeri personeli ve polisi bizzat taktığın kulağıma geldi. Yetmemiş... O serserinin kız kardeşini garnizona sokmuşsun, kendi evinde ağırlamışsın."
Devin’in çenesi kilitlendi. Boynundaki damar hafifçe seğirdi ama duruşunu bir milim bile bozmadı:
"Er Civan Karadağ’ın ailesi tefeciler tarafından rehin alınmıştı komutanım. Tehdit altındaki bir Mehmetçiğin zihnini sahaya odaklayamazsınız. Durum Garnizon Komutanlığı ve Merkez Komutanlığı koordinasyonuyla yasal sınırlar içinde çözüldü."
"Yasal sınırlar, öyle mi?" Sencer bir adım daha yaklaştı. Sesini alçaltıp doğrudan Devin’in gözlerinin içine baktı: "Peki ya Binbaşı Demir Karaca ile olan o pek 'yakın' mesainiz de yasal sınırlara dahil mi Yüzbaşı? Dağda birbirinizin önüne atlamalar, revirde baş başa kilitli kapılar ardında saatler geçirmeler... Aynı sivil apartmanda astlarınızla düşüp kalkmalar..."
Odadaki hava bir anda sıfırın altına indi.
Devin yumruklarını arkasında öyle bir sıktı ki tırnakları avuç içini kanatacak gibi oldu. Karşısındaki adam sadece mesleki bir teftiş yapmıyordu; en aşağılık yöntemle, onun onuruna ve Demir ile aralarındaki o kutsal, temiz bağa çamur atıyordu.
Tam Devin ağzını açıp askeri terbiyenin elverdiği en sert cevabı verecekken, odanın kapısı tok bir gürültüyle açıldı.
"Albayım."
Eşikte dikilen Demir Karaca’ydı.
Kamuflajının kolları sıvalı, bakışları bir namlu ucu kadar keskindi. Heybetli cüssesiyle kapı ağzını tamamen kapatmıştı. Odadaki o zehirli havayı bir saniyede solumuş, Sencer’in Devin’in üzerine doğru nasıl eğildiğini görmüştü. Ağır ve tehditkar adımlarla masaya doğru yürüdü.
Odaya adım attığı an, Sencer’in o sahte kibri hafifçe geriledi.
"Binbaşı Karaca," dedi Sencer, sesindeki otoriteyi toplamaya çalışarak. "Kapıyı çalma adabını Özel Kuvvetler’de unuttunuz sanırım."
"Özel Kuvvetler’de biz kalleşçe pusu kuranların kapısını çalmayız Albayım, doğrudan içeri gireriz," dedi Demir, sesindeki tehdit odanın duvarlarını sarstı. Sencer’in tam yanına geldi; boy farkıyla albayın üzerine adeta bir gölge gibi çöktü. "Bana sormak istediğiniz bir hesap varsa, makamım iki kat yukarıda. Yüzbaşımın odasında dedikodu teftişi yapacağınıza, gelin o soruları bana sorun."
Sencer öfkeden kızıla döndü. "Haddini bil Binbaşı! Karşında bir albay var! Teftiş Kurulu’nun yetkilerini sorgulayamazsın!"
"Yetkilerinizi değil, niyetinizi sorguluyorum Albayım," dedi Demir tane tane, gözlerinde yanan o tehlikeli kehribar ışıltıyla. "Kartaltepe’de tek bir Mehmetçiğin burnu kanamadı diye yas tutanlar varsa, onların niyetini Genelkurmay Adli Müşavirliği’ne bizzat ben sorarım. Benim timimin ve Üçüncü Tabur’un şerefine dil uzatacak adamın rütbesi ne olursa olsun... O dili kökünden sökerim."
Sencer bir an nefessiz kaldı. Demir Karaca’nın Ankara’daki askeri ağırlığını, Özel Kuvvetler komuta kademesindeki dokunulmazlığını çok iyi biliyordu. Çenesini sıktı, elindeki kırmızı dosyayı masaya sertçe vurdu.
"Göreceğiz Binbaşı," dedi Sencer hırsla geri çekilerek. "Disiplinsizlik, emre itaatsizlik ve askeri hiyerarşiyi bozmaktan hakkınızda resmi tahkikat başlattım. İkinizin de dosyası bu akşam Ankara’ya gidecek. Bakalım o zaman da bu kadar dik durabilecek misiniz?"
Sencer hışımla odadan çıkıp kapıyı çarptığında, odada sadece Demir ve Devin kaldı.
Devin derin bir nefes alıp omuzlarını bıraktı. Göğsü hızla inip kalkıyordu. Demir hemen ona doğru döndü; elini tereddüt etmeden uzatıp Devin’in sıktığı yumruğunun üzerine koydu. Dokunuşu, kışlanın bütün fırtınalarını dindirecek kadar güvenliydi.
"Sakin ol," dedi Demir yumuşacık bir sesle. "Bana bak Devin."
Devin başını kaldırıp Demir’in gözlerine baktı. "Bizi oradan vurmaya çalışıyor Demir... Askerlerimi, seni, bizi..."
"Vuramaz," dedi Demir, Devin’in elini usulca açıp parmaklarını kenetleyerek. Gözlerinde sarsılmaz bir dağ duruyordu. "O masa başı çakalları bizi dağda vuramadı, burada da vuramaz. Ben arkandayım. Şimdi başını dik tut. Askerlerinin karşısına her zamanki gibi çık."
Devin yutkundu, başını hafifçe salladı. Demir’in elinden yayılan güç, içindeki bütün kaygıyı silip süpürdü.
Aşağıda, tabur binasının köşesinde ise Kerem ve Barış, Sencer’in öfkeyle arabasına binişini izliyorlardı. Kerem elindeki telsizi sıktı, Barış’a döndü:
"Oğlum Barış... Bu herif bizim komutanlarımıza dokunmaya kalkarsa..."
Barış gözlerini kıstı, ilk defa o saf çocuk gitmiş, yerine dişli bir asker gelmişti: "Dokunamaz Kerem. Tabur ayağa kalkar. Gerekirse kışlayı başına yıkarız."
Fırtına artık dağlarda değil, karargahın koridorlarındaydı; ama bu kez hedef tahtasındaki iki aşık yalnız değildi. Arkalarında koca bir tabur ve birbirlerine kenetlenmiş iki yürek vardı.