Sikorsky helikopterleri öğleye doğru karargah pistine indiğinde, kışlanın beton zemini haftalardır görülmemiş bir coşkuyla sarsıldı.
Pervaneler yavaşlarken Üçüncü Tabur ve Özel Kuvvetler timi nizamiyeden içeri tek parça, başları dik girdi. Garnizon Komutanı Tuğgeneral bizzat karşılamaya çıkmış; Civan’ın, Murat’ın ve Kerem’in tekmillerini gururla kabul etmişti. Kışlada bayram havası vardı; Kartaltepe’nin yıllardır temizlenemeyen o kanlı boğazı, tek bir şehit dahi verilmeden, düşmana geçit bırakılmayacak bir kurt kapanıyla temizlenmişti.
Tören ve ilk rapor faslı bittiğinde koridorlar yavaş yavaş tenhalaştı.
Devin üzerindeki hücum yeleğini ve miğferini odasına bırakmış, yüzündeki kamuflaj boyasını soğuk suyla yıkamıştı. Aynaya baktığında yorgunluktan çökmüş ama içi aydınlanmış bir yüz gördü. Fakat aklı başka bir yerdeydi; helikopterden inerken Demir’in sağ kolunu hafifçe sakındığını, ceketinin kolunda koyu renkli, kurumuş bir ıslaklık olduğunu sadece o fark etmişti.
Karargah revirinin kapısını vurmadan araladı.
İçeride kimse yoktu; nöbetçi sıhhiyeci öğle yemeğine çıkmıştı. Odanın köşesindeki sedyede Demir oturuyordu. Kamuflaj ceketini ve siyah askeri tişörtünü çıkarmış, çıplak gövdesiyle sedyenin kenarına yaslanmıştı. Sağ omzunun hemen altında, Kartaltepe’deki o ilk roket patlamasında savrulan kireçtaşı ve şarapnel parçasının açtığı derin, etli bir yarık vardı. Kendi başına tentürdiyotlu gazlı bezi yaraya bastırmaya çalışıyor, her temasında çenesindeki kaslar seğiriyordu.
Devin kapıyı sessizce kapatıp kilitledi.
Demir başını kaldırdığında Devin’i gördü. Dudaklarında hemen o bilindik, hiçbir şey yokmuş gibi davranan hafif sırıtış belirdi: "Karahan... Nöbetçi eri sandım."
Devin cevap vermedi. Ağır ve kararlı adımlarla sedyenin yanına yürüdü. Demir’in elindeki gazlı bezi tek bir hamlede çekip aldı. Kaşları çatıktı ama gözlerindeki o mavi ateş bu kez öfkeyle değil, canı yanmış bir şefkatle parlıyordu.
"Dağda 'iyiyim' derken kolunun yarısını arkada bırakacağını söylememiştin, Binbaşım."
"Küçük bir taş sıyrığı," dedi Demir, sesini düz tutmaya çalışarak. "Abartılacak bir şey yok."
"Sus ve kıpırdama."
Devin metal tepsiye antiseptik solüsyon, dikiş iğnesi ve steril spançları çıkardı. Metal sandalyeyi sedyenin tam önüne çekti ve oturdu. Aralarındaki mesafe bir nefeslik mesafeye indi. Devin pamuğu tentürdiyota batırıp yavaşça yaranın üzerine dokundurduğunda, Demir’in sırtındaki ve göğsündeki kaslar demir gibi gerildi; derin, boğuk bir nefes verdi ama ağzından tek bir inilti bile çıkmadı.
"Canını yakmak istemiyorum," dedi Devin fısıltıyla, gözlerini yaradan ayırmadan. Parmakları pamuğu tutarken olağanüstü bir titizlikle, sanki paha biçilmez bir kristali temizler gibi hareket ediyordu.
"Senin elinden gelen can yakmaz," dedi Demir derinden gelen bir tonla.
Devin başını kaldırdı. Demir’in kehribar rengi gözleri tam karşısındaydı; aralarında ne harita vardı ne de kışla emirleri. Demir’in çıplak omuzlarındaki barut yanıkları, geçmiş görevlerden kalma kurşun izleri ve hemen yanında açılan bu taze yara... Bu adamın her bir santimi vatan için ödenmiş bir bedelin haritası gibiydi.
"Beni korumak için siper ettin kendini," dedi Devin, sesi ilk defa bu kadar kırılgan çıktı. İğneyi tutan eli hafifçe titredi. "O mağara ağzına koşarken... Merminin yönünü gördüm. Bilerek önüme kırdın."
Demir boşta kalan sol elini uzattı. Sert, nasırlı parmaklarıyla Devin’in çenesini hafifçe kavradı; başını kaldırıp doğrudan kendi gözlerine bakmasını sağladı. Dokunuşu yaranın acısını unutturacak kadar sıcaktı.
"Sana o sofrada bir söz verdim Devin," dedi Demir, fısıltısı revirin beyaz duvarlarında bir yemin gibi yankılandı. "Sırtın da canın da bana emanet dedim. Gerekirse bin kurşunun önüne atlarım ama senin tek bir teline zarar gelmesine izin vermem. Bunu o dağ için yapmadım sadece... Kendim için yaptım."
Devin yutkundu. Boğazındaki o kilit bir kez daha eridi. Demir’in gözlerindeki şey artık saklanamayacak kadar çıplak, örtülemeyecek kadar yangındı. Yıllardır kalbini bir buz kütlesi gibi donduran o kadın; bu adamın parmakları çenesindeyken, onun nefesi dudaklarına çarparken ilk defa çözüldüğünü, ilk defa bir kalbinin olduğunu hissetti.
"Bir daha sakın," dedi Devin fısıltıyla, gözleri Demir’in dudaklarına, sonra tekrar kehribar gözlerine kaydı. "Bir daha sakın benden habersiz canını ortaya koyma. Ben sensiz o sofraya tekrar oturamam."
Demir’in dudaklarında hayatı boyunca hiç takınmadığı kadar derin, savunmasız bir tebessüm belirdi. Elini Devin’in çenesinden yanağına doğru kaydırdı; başparmağıyla elmacık kemiğini usulca okşadı.
"Oturtmam zaten," dedi Demir kısık bir sesle. "Artık nereye gidersem, sen yanımdasın."
Devin titrek bir nefes alıp başını hafifçe eğdi, elindeki iğneyle son iki steril dikişi kusursuz bir profesyonellikle attı. Ardından yarayı kalın bir sargı beziyle sardı. İşi bittiğinde ellerini çekmedi; parmakları Demir’in sağlam omzunda, teninin sıcaklığında kaldı.
Demir yavaşça öne doğru eğildi. Aralarındaki o son santimetrelik mesafe yok oldu; alnını Devin’in alnına yasladı. İki subay, revirin loş sessizliğinde, sadece birbirlerinin hızlı nabızlarını dinleyerek öylece kaldı. Ne bir rütbe kalmıştı aralarında ne de askerlik yemini; birbirlerinin yaralarını saran iki aşık vardı sedyenin kenarında.
Tam o sırada, revirin koridorundan gürültülü ayak sesleri ve Barış’ın o felaket tellalı sesi yankılandı:
"Kerem valla diyorum sana, çay ocağındaki semaveri Binbaşı'nın üstüne koysak ancak ısınır o adam! Nerede bunlar, pansuman bitmedi mi?!"
Devin hızla geri çekilip ayağa fırladı. Sandalyeyi düzeltti, üzerindeki kazağın eteklerini çekiştirdi; yanakları anında nar gibi kızarmıştı.
Demir sedyede hafifçe arkasına yaslandı, kolunu hareket ettirip sargıyı denedi. Devin’in o telaşlı, utangaç haline bakarken derin bir kahkaha attı.
"Karahan," dedi Demir, siyah tişörtünü sağlam koluyla üzerine geçirirken. "Görünüşe göre sivil hayatımızda da bu iki beladan kurtuluşumuz yok."
Devin kapının kilidini açarken omzunun üzerinden Demir’e baktı. Gözlerinde ilk defa korkusuz, dupduru bir aşkın ışıltısı vardı:
"Kurtulmak isteyen kim Binbaşım? Akşama o sofrayı tekrar kuruyoruz. Bu sefer patatesleri Barış soyacak."
Kapı açıldığında Kerem ve Barış hazır ola geçti ama Devin yanlarından bir rüzgar gibi süzülüp geçerken ikisine de öyle sıcacık gülümsedi ki, Barış elindeki gazlı içecek şişesini neredeyse yere düşürüyordu.
İçeriden çıkan Demir ise sağlam omzunu sıvazlayarak iki teğmenin yanından geçti: "Asteğmen Barış, akşama patates soyma timi komutanısın. İhlal istemiyorum."
Barış donakaldı, Kerem ise kahkahayı basarak Barış’ın sırtına vurdu. Kışlanın buzları Kartaltepe’nin zirvesinde erimiş, yerini baharın ilk güneşine bırakmıştı.