Garnizon Harekât Merkezi’nin kapıları sabahın ilk ışıklarıyla birlikte kilitlenmişti. İçerideki floresanların beyaz, steril ışığı; geniş masanın üzerine serilmiş 1/25.000 ölçekli topografik sınır haritasının sarp kahverengiliklerine vuruyordu.
Devin, saçlarını her zamanki gibi sımsıkı toplamış, kamuflajının yakalarını düzeltmiş halde masanın sol kanadında dikiliyordu. Karşısında ise kollarını dirseklerine kadar sıvamış, elindeki pergelin sivri ucunu masaya hafifçe bastıran Binbaşı Demir Karaca vardı.
Masada çıt çıkmıyordu.
Kerem ve Barış, ellerinde mühimmat ve telsiz frekans listeleriyle masanın en ucunda, adeta iki siper arasında kalmış haberciler gibi nefes almaktan bile imtina ederek bekliyorlardı. İkisi de iki subay arasındaki o görünmez gerilim hattının bilincindeydi.
"Hedef, Kartaltepe Sırtları," dedi Demir, sesindeki tok ve tavizsiz tınıyla sessizliği yararak. Pergelin ucunu haritadaki dar bir vadi geçidine vurdu. "İstihbarat raporuna göre terörist unsurlar vadi tabanındaki kuru dere yatağını ikmal yolu olarak kullanıyor. Planım net: Özel Kuvvetler timi gece 02.00 sularında kuzey yamacından sızma yapacak, hedefi arkadan kuşatacak. Yüzbaşı Karahan, sen de Üçüncü Tabur’la güneydeki boğazı tutacaksın. Kaçış hattını keseceksiniz."
Demir başını kaldırıp kehribar gözlerini Devin’e dikti. Bu bir teklif değil, net bir harekât emriydi.
Devin haritaya doğru yarım adım attı. Masaya iki elini birden dayayarak öne eğildi; gözleri vadinin eğim çizgilerini santim santim tarıyordu. Başını kaldırdığında bakışları en az Demir’inkiler kadar keskindi.
"Bu plan intihar olur, Binbaşım."
Kerem hafifçe yutkundu, masanın altından Barış’ın botuna ucuyla dokundu. Barış ise gözlerini tavana dikmiş, adeta içinden dua ediyordu. Bir yüzbaşının bir binbaşının harekât planına "intihar" demesi, karargahta deprem etkisi yaratırdı.
Demir pergelini yavaşça masaya bıraktı. Kollarını göğsünde kavuşturup tek kaşını kaldırdı. "Beni iyi dinlemedin galiba, Karahan. Kuzey yamacı diktir, sızmaya uygundur. Baskın unsuru sağlarız."
"Kuzey yamacı sadece dik değil, gevşek kireçtaşıyla kaplı," dedi Devin tek tek, sesi buz gibi bir mantıkla örülüydü. "Mevsim gereği gece o vadide yoğun sis ve zemin donması olur. Yirmi adamı o sırttan indirirken tek bir kayanın kayması, alt kattaki makineli tüfek yuvalarına davetiye çıkarır. Üstelik beni güneydeki boğaza yerleştiriyorsunuz. O boğaz, haritaya bakarsanız üç tarafı yükseltilerle çevrili bir çanak. Tabur oraya girerse kapana kısılır. Ben adamlarımı hedef tahtası gibi o çanağın ortasına dikmem."
İki subayın bakışları masanın tam ortasında, haritanın kıvrımlarında çarpıştı. Odadaki hava bir anda elektrik yüklendi.
Demir, Devin’e doğru bir adım daha yaklaştı. Masanın üzerindeki mesafe o kadar azaldı ki, Devin adamın tenindeki soğuk dağ rüzgarının ve kahve kokusunun izini duyabiliyordu.
"Dağda her manevra risk taşır Yüzbaşı," dedi Demir, sesini kısmış ama ağırlığını ikiye katlamıştı. "Korkuyla plan yapılmaz."
Devin’in çenesi kasıldı. Gözlerinde yanan o mavi ateş parladı: "Bu korku değil Binbaşım, bu sorumluluk. Ben hiçbir askerimi kucağımda geri getirmek istemiyorum. Sizin özel timiniz kayalıklarda uzman olabilir; ama benim taburumda yirmi yaşında, evine dönmeyi bekleyen çocuklar var. Risk alacaksak, akılla alacağız. Kibirle değil."
Kerem bir an Devin’in "kibir" lafı üzerine Demir’in kükreyeceğini sandı. Fakat beklenen olmadı.
Demir öfkelenmek yerine, Devin’in gözlerinin içine baktı. O gözlerdeki şeyin inat değil, askerlerinin canını kendi hayatının önüne koyan o sarsılmaz koruma içgüdüsü olduğunu bir kez daha gördü. Dün o bahçede döktüğü o tek damla yaşın, şimdi bir taburu ayakta tutan çelik bir kalkana dönüştüğünü görmek, Demir’in içindeki o katı asker damarını hafifçe gevşetti.
Demir elini uzatıp masadaki kırmızı taktik kalemini aldı. "Pekala Yüzbaşı. Çanakta hedef tahtası olmak istemiyorsan, alternatifi sen çiz."
Devin bir saniye bile tereddüt etmedi. Kalemi Demir’in elinden aldı; parmakları birbirine temas ettiğinde ikisi de o anlık sıcaklığı yok saymaya çalışarak hızla geri çekildi.
Devin kalemin ucuyla vadinin batı sırtındaki küçük, önemsiz gibi duran bir ormanlık alanı işaretledi:
"Baskını kuzeyden değil, batıdaki bu örtülü sırttan vereceğiz. Rüzgar güneybatıdan eseceği için ayak sesleri vadi tabanına inmez. Sizin tim batıdan sızıp tepeyi temizlerken, ben Üçüncü Tabur’u boğaza sokmayacağım. Boğazın girişindeki şu yükseltiye iki doçka mevzilendireceğim. Onlar bizi boğaza beklerken, biz onları o boğazın içine süreceğiz. Kapanı onlar değil, biz kuracağız."
Kırmızı çizgi harita üzerinde bir hilal gibi kıvrıldı. Kusursuz bir pusu kırma ve imha planıydı.
Demir haritaya baktı. Ardından gözlerini Devin’in yüzüne çevirdi. Yüzbaşının stratejik zekası, arazi okuma yeteneği ve en önemlisi de birliklerini koruma refleksi tek kelimeyle kusursuzdu. Dudaklarının kenarında, Devin’in ilk defa gördüğü o sahici, derin ve takdir dolu tebessüm belirdi.
"Kurt kapanı diyorsun yani."
"Adına ne derseniz deyin Binbaşım," dedi Devin kalemi masaya bırakıp dimdik durarak. "Tek bildiğim, o dağdan herkes tek parça halinde dönecek."
Demir başını ağır ağır salladı. Bakışları yumuşadı; artık aralarında rütbe savaşı değil, birbirini tamamlayan iki profesyonel zihnin sessiz mutabakatı vardı.
"Plan kabul edilmiştir Yüzbaşı Karahan. Taburunu ve doçka timlerini buna göre hazırlat." Demir sonra masanın ucundaki ikiliye döndü: "Kerem, Barış."
İkili hemen sırtlarını dikleştirdi. "Emredin komutanım!"
"Mühimmat dağıtımını batı sırtındaki gece intikaline göre revize edin. Sessiz teçhizat, gece görüş cihazları ve çift yedek telsiz bataryası. İhlal istemiyorum."
"Emredersiniz komutanım!"
Demir son bir kez Devin’e baktı. Ses tonundaki o resmi perde hafifçe aralandı: "İyi iş çıkardın, Yüzbaşı."
Devin’in göğsünde garip, hafif bir kıpırtı uyandı ama yüzünü hemen toparladı. "Görevimiz Binbaşım."
Demir dosyasını alıp odadan çıkarken, kapının kapanmasıyla birlikte masanın ucundaki Barış derin bir nefes vererek sandalyeye çöktü.
"Allah’ım sana şükürler olsun... Bir an Binbaşı’nın kalemi Yüzbaşımın kafasına, Yüzbaşımın da haritayı Binbaşı’nın boğazına dolayacağını sandım."
Kerem elindeki dosyayla Barış’ın kafasına vurdu. "Kapa çeneni Barış! Görmedin mi taktiği? Yüzbaşım adama dağcılık dersi verdi resmen."
Devin masanın başından ayrılmadan ikisine döndü. Tek kaşı havadaydı, o bilindik teftiş bakışını takınmıştı: "Siz ikiniz fısıldaşmayı bitirip mühimmat deposuna inmeyi düşünüyor musunuz, yoksa akşama kadar o sandalyede doçka mermisi niyetine sizi mi dizeyim?"
"Uçtuk komutanım!" Barış fırlayıp kapıya koştu, Kerem de arkasından adeta depar attı.
Harekât merkezinde yapayalnız kalan Devin, masanın üzerindeki kırmızı hilale baktı. Demir’in az önce durduğu yerdeki o hafif kahve kokusu hala odadaydı. Kalemini Demir’in elinden alırken hissettiği o kısa temas ve adamın gözlerindeki o koşulsuz güven...
Devin derin bir nefes aldı. İçindeki o sert zırh, artık bir çatışmaya değil; sırtını yaslayabileceği ikinci bir çelik duvara alışmaya başlıyordu.