İçeriğe geç

Kod adı:08

Bölüm 1 · 7 dk okuma

Kod adı:08

Bölüm 1

Ilk karşılaşma

Bölüm sözü

(Bir oyun vardı... ve ben en başından kaybetmiştim.)

🖤

Adalet, televizyon ekranlarında keskin bir kılıç gibi parıldardı; amfi sıralarında ise yalnızca insanın üzerine çöken, tozlu ve kalın bir kitaptı.

Otobüsün paslı demirine asılmış, şakağımdaki damarın atışını sayarken bunu düşünüyordum. Saat 08.53. Dersin başlamasına yedi dakika vardı ve ben, o devasa taş binaya henüz iki durak uzaktaydım. Son sınıfın ilk günüydü ama içimde yeni başlangıçların o taze heyecanından ziyade, sırtımda bitmek bilmeyen bir yükün yorgunluğu vardı.

Bakışlarımı kirli otobüs camına çevirdiğimde, camdaki soluk yansımamla göz göze geldim. Karşımda 21 yaşında, güya ömrünün en pırıl pırıl çağında duran bir kadın vardı. Ama o kadının yüz çizgilerinde, çocukluğumun o yalın, makyajsız ve filtresiz halinden eser kalmamıştı. Ben doğallığın uykulu sakinliğini severdim; oysa hayat, insanı hiç istemediği kalıplara sokuyordu. Bu, bu dünyanın yazılmayan en ilkel kanunuydu: Ayakta kalmak istiyorsan, kendi gerçeğinden feragat etmeliydin.

Dudaklarımı birbirine bastırdığımda, aceleyle sürülmüş o rujun yapışkan, yapay hissi bir kez daha hatırlattı kendini. Bu his beni yıllar öncesine, üniversite sınavına hazırlandığım o uykusuz gecelere fırlattı. Ekranın karşısına geçip Yargı dizisini izlediğim, o koridorlardaki idealist adımlara hayran kaldığım günlere... Hukuk, o zamanlar fırtınalı bir aşk hikayesiydi benim için; şimdiyse vizelerin, finallerin ve ezberlenmiş maddelerin gri gerçekliği. Hayallerim, hukuk kitaplarının ağır yaprakları arasında çoktan ezilmişti.

Evden o telaşla çıkışım, kapıyı arkamdan kilitlerken hissettiğim o buruk yalnızlık, sabah sıktığım parfümün otobüsün basık, sert havasında yok olup gidişi... Hepsi şu birkaç dakikalık sarsıntıya sıkışmıştı.

Kapılar tıslayarak açıldığında, rüzgar sertçe yüzüme çarptı. Kendimi kalabalıkla birlikte dışarı atıp çantamın askısını omzuma sabitledim. Devasa amfi binasının merdivenlerine doğru yürürken geç kaldığımı biliyordum. Ama asıl geç kaldığım şey, o camdaki yabancıya feda ettiğim eski kendimdi. Tek umudum, bu son senenin benden geriye kalanları da alıp götürmemesiydi.

Bir kaç dakika sonra

Artık okula varmış, amfinin yolunu bulmaya çalışıyordum. Aslında hiçbir şeyi unutmamıştım, ama panik olduğum için neredeyse insanları ezerek geçiyordum. Nihayet içeri girdiğimde derin bir oh çekmiştim. Ama o sırada hiç beklemediğim, tok ve gur bir ses beni durdurdu.

"Geç kaldın."

Ses, amfinin içinde yankılanmadı bile. Daha çok havanın içine yerleşti. Keskin, net ve gereksiz hiçbir duyguyla kirlenmemişti.

Olduğum yerde durdum.

Bir an için nefes aldığımı bile unuttum.

Başımı yavaşça kaldırdım.

Kürsünün yanında biri duruyordu.

Siyah gömlek, düzgün bir duruş, cebine sokulmamış eller... sanki hiçbir şey tesadüf değilmiş gibi duran bir adam. Amfideki herkesin bakışı bir an bana döndü, sonra tekrar ona kaydı. Ama onun bakışları sadece bendeydi.

İsmini bilmiyordum o an. Ama bir şey, içimde çoktan tanımış gibiydi.

"İlk gün ve geç kalmak, ne büyük bir tesadüf, ha?" dedi aynı tonla. Sesinde alayla karışık bir tespit vardı sanki.

Yutkundum.

"Otobüs..." diyebildim sadece. Cümle yarım kaldı. Bahane bile kurulamamıştı düzgünce.

Bir an sustu.

Sanki beni dinlemiyor da ölçüyordu.

Sonra bakışlarını kâğıtlarına çevirdi.

"Yerine otur. Bir daha olmasın."

Bu iki cümle bağırılmadan söylenmiş olmasına rağmen tüm amfiyi susturdu. Sandalyeler hafifçe çekildi, fısıltılar kesildi. Herkes benim kim olduğumu değil, onun kim olduğunu anlamaya çalışıyordu.

Ben ise sadece yürüyebildim.

Adımlarım ağırdı. Sanki yer, normalden daha sertti bugün. Boş bir sıraya oturduğumda kalbim hâlâ hızlı atıyordu ama artık nedenini bilmiyordum.

Ders başlamadı hemen.

O, konuşmaya başlamadı bile.

Sadece tahtaya döndü.

Bir süre konuşmadı. Sınıfı izledi. Her bir yüzü tek tek değil... bir bütün gibi.

Sonra sesi duyuldu.

"Ceza Usul Hukuku."

Durdu.

"Ben Aybars Karataş."

Ne uzun bir giriş yaptı, ne de kendini anlatma ihtiyacı hissetti.

Sanki adı zaten yeterliymiş gibi.

"Bu ders boyunca burada olan şey sadece hukuk olmayacak."

Bir an gözlerini sınıfın üzerinde gezdirdi.

"Ben kim olduğumu anlatmayacağım."

Kısa bir sessizlik oldu.

"Çünkü hukuk, insanların söyledikleriyle değil... yapmadıklarıyla da ilgilenir."

Kalemler yavaşça açıldı.

Ama kimse yazmaya başlamadı.

"Bu yüzden beni tanımak istiyorsanız," dedi, sesi değişmeden, "notlardan değil... sorulardan tanıyacaksınız."

Tahtaya döndü. Bir şey yazmadı.

Sadece tebeşiri elinde tuttu.

Sonra geri döndü.

"Adalet, herkesin bildiğini söylediği ama kimsenin aynı anlamı yüklemediği bir kelimedir."

Kısa bir duraksama.

"Ben bu dersin içinde size anlam öğretmeyeceğim."

Bakışları sınıfta gezdi.

"Size şüphe etmeyi öğreteceğim."

Bir an sustu.

Sonra ekledi:

"Çünkü şüphe etmeyen hukukçu... sadece ezber yapar."

Sınıfta hafif bir kıpırtı oldu.

Bir öğrenci fısıldadı, sustu.

Aybars hoca bunu duymamış gibi devam etti.

"Adım Aybars Karataş."

Bu kez biraz daha yavaş söyledi.

Sanki kelimeyi sınıfa bırakıyordu.

"Gerisini zaman gösterecek."

Dosyasını açtı.

Ve ders başlamadan önce son bir cümle söyledi:

"Burada kimseye kendimi anlatmam."

Kısa bir bakış attı.

"Burada herkes... kendini öğrenir."

"Bugün," dedi, "hukuk dersine başlamayacağız."

Kalemim elimde dondu.

"Bugün," diye devam etti, "insanların en çok yanıldığı konuya bakacağız."

Amfide hafif bir kıpırtı oldu. Kimse konuşmadı ama herkes aynı şeyi düşündü: hukuk dersinde bu ne demekti?

Ben de düşündüm.

Ama onun bakışlarını hissettiğim an düşüncem dağıldı.

Çünkü bir anlığına, gözleri bana kaydı.

Çok kısa.

Ama yeterince uzun.

Kalbim, bunu açıklayamadığım bir hızla sıkıştı.

"İnsanlar," dedi, "özgür iradeye sahip olduklarını sanırlar."

Tahtaya döndü.

Tebeşiri aldı.

Yazdı:

SEÇİM

"Ve seçim yaptıklarını düşünürler."

Bir kelime daha ekledi:

KONTROL

"Sonra buna hayat derler."

Sınıf sessizdi.

Ama benim içimde garip bir şey büyüyordu.

Ders bitene kadar zaman normal akmadı.

Ne anlattığını not aldım ama hiçbir şey gerçekten aklıma yazılmadı.

Sadece o bakış...

Ve o ilk cümle.

"Geç kaldın."

Sanki derse değil.

Bir şeye geç kalmışım gibi.

Zil çaldığında herkes kalktı. Sandalyeler gürültüyle hareket etti, insanlar dağıldı. Ama ben olduğum yerde kaldım.

Çünkü o hâlâ kürsüdeydi.

Defterlerini topluyordu.

Sanki kimse yokmuş gibi.

Sonra, herkes çıktıktan sonra gözleri tekrar bana döndü.

Bu kez kaçırmadı.

"Adın?" dedi.

Direkt.

Hazırlıksız.

Bir an sustum. Neden sorulduğunu anlamadım. Ama cevap verdim.

"Mira."

Sanki bu isim bir şey tetikledi.

Çok küçük bir şey.

Ama gözlerinde fark edilir bir değişim oldu.

"Soykan," dedi, sormadan.

Başımı hafifçe kaldırdım.

"Evet."

Bir an sustu.

Sonra dosyalarını masaya bıraktı.

"Bu ders," dedi, "senin için zor geçecek."

Kaşlarımı çattım.

"Neden?"

İlk kez, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir şey oluştu. Gülümseme değil. Daha tehlikeli bir şey.

"Çünkü," dedi, "bazı insanlar soruları sever."

Bir adım yaklaştı.

Amfi bir anda daha küçük oldu.

"Bazı insanlar ise," diye devam etti, "cevapların kendisini."

Kalbim yine o tanıdık hızını aldı.

Ama bu kez korkudan mı, meraktan mı... ayırt edemedim.

"Ben neyi seviyorum?" dedim istemsizce.

Gözleri bir an gözlerimde kaldı.

Uzun.

Çok uzun.

Sonra geri çekildi.

"Bunu," dedi, "henüz bilmiyorsun."

Ve arkasını döndü.

O gün anladığım tek şey vardı:

Bu ders hukukla ilgili değildi.

Ve bu adam...

benim bildiğim hiçbir şeye ait değildi

•

Aybarsın anlatımından

Amfi boşalmıştı.

Sınıfta kalan son ses de kapı kapanınca kayboldu. Geride sadece sandalye ayaklarının zeminde bıraktığı ince izler ve havada asılı duran o tanıdık ders kokusu kaldı.

Ben kürsüdeydim.

Hareket etmiyordum.

Bazen insanın hareket etmemesi, düşünmediği anlamına gelmez. Tam tersine... en çok orada düşünürsün.

Mira Soykan.

İsmi kafamda tekrar ettiğinde bile yüzüm değişmiyordu. Öğrendiğim şey buydu artık. Hiçbir şeyin dışarı sızmaması.

Ama içimde, eski bir yer vardı.

Bunu kimse bilmez.

Ben bu okula ilk kez gelmiyordum.

Bu koridorların ne zaman boşaldığını, ne zaman dolduğunu bilirim. Aynı taş merdivenlerden kaç kere çıktığımı hatırlamasam da hissini unutmam.

Öğrenciydim burada.

Bir zamanlar.

Herkes gibi.

Planı olan, geleceği olan biri gibi.

Sonra bazı geceler olur.

Gecenin adı olmaz.

Sadece sabahı değiştirir.

Benim sabahım değiştiğinde, geride "aile" diye bir şey kalmadı.

O kelimeyi artık düzgün kuramıyorum bile.

Bir kaza dediler.

Resmiyette öyleydi.

Ama ben biliyordum.

Bazı dosyalar kapanmaz.

Sadece el değiştirir.

Ondan sonra teklif geldi.

İstihbarat.

İlk duyduğumda bir anlamı yoktu. Sonra anlamı büyüdü. Sonra hayatın içine yerleşti.

Eğitim dediler.

Görev dediler.

Alışacaksın dediler.

Ben hiçbirine isteyerek "evet" demedim. Ama kabul ettim. Mecburdum. Ailemin öldüğü günün gecesi, daha yasımı tutamadan çok büyük bir yemin ettim: Onların kanı yerde kalmayacaktı. Ailemin intikamını alacaktım.

Ama bazen insanın söylediği şeyler değil... yaptığı şeyler belirler yönünü.

Şimdi buradayım.

Ceza Usul Hukuku dersinde.

Kürsüde.

Resmiyette öğretmendim.

Ama gerçek, resmiyetten hiç hoşlanmaz.

Gerçek hep başka bir yerde durur.

Mira'yı ilk gördüğümde bunu anlamadım.

Sadece hissettim.

İnsanı en çok yanıltan şey de bu zaten.

Anlamak değil.

Hissetmek.

O sınıfa girdiğinde bir şey değişmedi.

Ama bir şey eksildi gibi oldu.

Sanki odanın dengesi çok hafif kaydı.

Kimse fark etmedi.

Ama ben fark ettim.

Bunu görev diye adlandırmak kolay.

Çünkü görev dediğinde duyguyu dışarıda bırakabiliyorsun.

Ama bazı bakışlar var...

Görev kelimesine sığmıyor.

Aniden telefon cebimde titredi.

Çıkarmadım önce.

Sonra baktım.

Tek kelime.

ONAYLANDI. KOD ADI:08

Ekrana bakarken yüzümde hiçbir şey yoktu.

Olmamalıydı da.

Ama içimde küçük bir şey hareket etti.

İsim yok.

Sadece bir yön.

Ama işin gerçeği bu.

Ben buraya sadece ders anlatmak için gelmedim.

Onu izlemek için de değil.

Daha kötü bir sebep var.

Henüz ne olduğunu bilmiyor olması.

Ve b

enim de henüz neye dönüşeceğini bilmiyor olmam.

Koridora çıktım.

Tekrar kim olduğumu, ne için burada olduğumu, kimsenin bilmediği o gizli görevimi hatırladım.

Ben öğretmen kılıfında saklanan gizli bir devlet ajanıydım.

Çünkü bazı görevler seni değiştirmez.

Sadece kim olduğunu hatırlatır.

Ve en kötü kısmı şudur:

Bazen izlediğin şey, avın değildir.

İzlediğin şey... avcının ta kendisidir.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.