Yuşimi, barın kapısına "Trabzonlu hamsi vuruşu" tarzında bir tekme atarak içeri daldı. İçerideki bütün samuraylar, kılıçlarına davranacakken Yuşimi’nin "Ulaaaa!" diye bağıran sesini duyunca donup kaldılar. Svedana ise hiçbir şey olmamış gibi, bar taburesinde Sanemi’ye "Senin bu sinirin kesin magnezyum eksikliğinden, gel seni bir yaylaya çıkaralım," diye kur yapıyordu.Yuşimi, Svedana’nın tepesine dikildi: "Bak hele bak! Biz dışarıda Keziban’ı televizyondan toplayalım, Rosa atom parçalasın, sen gel burada elin ak pak uşağına asıl! Bırak o beyaz saçlıyı, o benim çocukluk hayalimdir, çarpılırsın!"Svedana, içeceğinden bir yudum alıp arkasına döndü. "Ayol, ne bu şiddet bu celal? Kızım, adamın aurası sönmüş, ben burada sevabına enerji veriyorum. Hem senin saçında hala stüdyo konfetileri var, bu tiple ancak korkuluk tavlarsın!"
Rosa hemen araya girdi: "Arkadaşlar, mantıksal olarak şu an kedi kavgası yapmanın sırası değil. Etrafımızdaki kılıçlı beyefendiler bize 'bunlar hangi tımarhaneden kaçtı' der gibi bakıyor."Keziban ise o sırada çoktan masalardan birine tünemiş, Obanai’nin yanındaki yılana örgüden küçük bir bere örmeye başlamıştı. "Vıy, yazık hayvana, boynu açıkta kalmış, rüzgar yerse tıslayamaz mazallah," diyerek şişlerini şıkır şıkır oynatıyordu. Sanemi en sonunda masaya yumruğunu vurdu: "Yeter! Kimsiniz siz?"