Kapıdan giren başka biri ile kaşlarım çatıldı. Lider olduğu davranışlarından belliydi. Usulca içeriye girerek etrafa göz attı. Ardından başını bana doğru çevirdi. Bakışları sanki bir mücevher bulmuş gibiydi. Beni baştan aşağı süzdükten sonra silahımı kaldırarak onu hedef aldım. “Ben senin düşmanın değilim, Nox.” Adımı nereden biliyordu. Ayrıca düşmanın değilim de neyin nesiydi? “Bu da ne demek?” diye sorduğum sırada annem sakladığı masanın altından çıkarak teker teker düşmanlara mermi yağdırdı. Diğer askerlerde ona katılarak mermi yağdırmaya başladı. Bende o sırada yanımdaki masanın altına girdim. Burada neler dönüyordu bilmiyordum ama karışmamam gerekiyormuş gibi hissediyordum. Bu yüzden klasik pozisyonumu alarak dizlerimi kendime doğru çekip silahımı sıkıca sarıldım.
“Her şeyi savaşarak çözemezsin, Vanya.” O korkunç kadından annemin ismini duyunca merakıma yenik düşüp kafamı çıkartarak ne olduğuna baktım. Kimse ölmemişti. Az önce benim öldürdüğüm adam haricinde. “Ya da saklayarak.” Kadın yavaş adımlarla handa yürümeye başladı. Her attığı adımda topuğunun çıkardığı ses tıpkı silahın mermiden çıkması gibiydi. “Neden geldin?” annemin soğuk sesi içimi ürpertmişti. “Minik prensesi ziyaret etmek için” dediğinde kadın bir anda önümde durdu. Masanın altında olduğum için sadece ayaklarını görebiliyordum. Kadın tek hareketi ile masayı kaldırıp başka bir tarafa fırlattı. Onun ile bir anda göz göze gelince zaman durmuş gibi hissettim. Bakışları o kadar garipti ki. Sanki… Bana muhtaçmış gibiydi. Hemen sıkıca sarıldığım silahımı yüzüne doğrulttum. Bunu görünce bana saldırmak yerine dudağının bir köşesi yukarıya doğru kıvrıldı. Bu da neydi? Hoşuna mı gitmişti? Peki neden?