NOX
İnsanların zalimliği beni karanlıktan daha çok korkutuyordu. Bu yüzden bu zalimlikten kaçmak için bir yere sığınmış insanların acımasızca birbirlerine doğrulttuğu silahlara ve bombalara bakıyordum. Patlamalar, çığlıklar, kanlar, ölü bedenler… Hepsi şuan içinde olduğum savaşta gördüğüm şeylerdi. Bu katıldığım ilk savaş değildi, sonda olmayacaktı. Bu savaşlar asla bitmeyecekti. Ve ben asla kendimi bu zalimlikten koruyamayacaktım. İlla ki bir gün bende ortaya çıkarak silahımı insanların kalplerine doğrultacaktım hem de acımasızca. Bu zalimlikten kaçış yoktu. Askersen ya da orduda her hangi bir rütbedeysen bu zalimliği tatman gerekecekti. Er ya da geç.
Olduğum köşede dizlerimi kendime çekmiş oturuyordum. Korku dolu gözlerle etrafa bakıyor sanki savaşa yeni katılan bir asker gibi gözüküyordum. Her an bir düşman tarafından öldürülme korkusu her yerimi bir kara bulut gibi sardığı için ikide bir kendimi dua ederken buluyordum. Elimde tuttuğum ama kullanmadığım silahımı daha sıkı kavradım, bu kendimi daha güvenli hissetmemi sağlıyordu. Nasıl küçük bir çocuk gece karanlıktan korkup yorganına sarılıyorsa ben de silahıma öyle sarılıyordum. O sırada yakınlarda duyduğum bir patlama sesiyle kafamı ellerim ile korumaya çalıştım. Yer titredi ve binalardan bazı taşlar yere düştü. Bir bomba daha patlatılmıştı. Bu bugün ki yedinci bombaydı. Sırtımı dayamış olduğum binanın dış çatlakları gittikçe artıyordu. Bu gidişle enkaz altında kalarak ölecektim. Bu yüzden yerde emekleyerek ilerlemeye başladım. Yerdeki taşlar dizlerimi ve ellerimi acıtıyordu fakat şuan tek düşündüğüm ölmeden önce kendime güvenli bir köşe bulmaktı.
Bulduğum bir ara sokağa girerek köşeye doğru emekledim. Köşeye varınca da tekrar aynı pozisyonumu alarak dizlerimi kendime çektim. Bu yaptığım hiç etik değildi. Normalde şuan canımı göz önüne alarak düşmanların üzerine atlamalıydım. Halkımı korumalıydım. Ama bence halkın benim gibi beceriksiz bir asker tarafından korunmaya ihtiyacı yoktu. Beceriksiz, korkak, bencil bir asker.
Sokağın başında durmuş tıpkı benim gibi gözüken bir kediyi izlerken bir anda kedinin kaçtığını fark ettim. O sırada sokağın başında bir siluet gördüm. Emekleyerek bana doğru geliyordu. Benim gibi korkak bir askerin teki miydi acaba? Siluet bana yaklaşınca gördüğüm manzara karşısında gözlerim fal taşı gibi açıldı. Asker yarasını tutarak bana doğru geliyordu. Ne yapmalıydım bilmiyordum. Askerin göz çukurundan fırlamış gözü her hareketinde sallanıyordu. Karnındaki yarada ise organları görünüyordu. Kolundaki derin yara ise kol kemiğini gözler önüne seriyordu. Tanrım bu adama ne olmuştu böyle?
“Yardım et,” dedi asker çatlak bir ses ile. Ağzından akan kan konuşmasını etkiliyordu. “Yardı…” diye tekrardan söyleyeceği sırada arkadan gelen bir mermi sebebiyle ayaklarımın ucuna yığıldı. Korkudan duvara daha çok sinerek onu öldüren düşmanı görmeye çalıştım. Silahımı düşmana doğru doğrulttum. Elim titrediği için silahımı doğru düzgün tutamıyordum bu yüzden iki elimle birden kavrayarak daha sıkı tutmaya çalıştım. Fakat yine de çokta işe yaradığı söylenemezdi. Asker topuğunu yere vura vura bana doğru geliyordu. Adım sesleri resmen sokakta inliyordu. Silahımın tetiğini çekerek adamın kafasını hedef aldım. Onu vuramayacaktım, bundan emindim ama yine de tetiği çekmiştim. Asker ayağımın ucundaki cesede ulaştığında duyduğum silah sesi ile gözlerimi sıkıca kapattım. Vurulmuş muydum? Yoksa vurmuş muydum? Vurduğumu sanmıyordum. Sanırım vurulmuştum. Vücudumda keskin bir acı hissetmek için kendimi hazırlarken hiçbir şey hissetmediğimi fark ettim. Gözlerimi açıp ölüp ölmediğimi kontrol ettim. Yaşıyordum ve olduğum gibi duruyordum. Askere döndüğümde yere yığıldığını fark ettim. O ölmüştü fakat ben vurmamıştım. Sokağın başında gördüğüm tanıdık siluet ile gözlerimi kısarak kim olduğunu anlamaya çalıştım. Bu Eris’ti.
Beni kurtarmıştı.
Yine. Yine. Yine.
Bana doğru koşarak geldi ve ayağımın ucundaki ölü bedeni tekmeleyerek önünü açtı. Yerdeki kanı umursamayarak dizini yere koydu. Bana doğru eğilerek yüzümü avuçları arasına aldı. “İyi misin?” diye sorduğunda sesi tedirgindi. Gözleri bedenimde bir yara ararken sorusunu yanıtladım. “Evet,” bu yanıtım onu rahatlatmış olmalıydı ki tuttuğunu fark etmediği nefesini verdi. “Silahın dolu mu?” sesini çatışma nedeniyle arkadaki silah sesleri arasında duymak zordu. “Sonuna kadar dolu” diye cevap verdim. Sonuna kadar dolu çünkü kullanamayacak kadar korkağım. “Peki, benim ile gel.”
Nereye gittiğimizi bilmiyordum fakat yine de onu takip ediyordum. En sonunda tanıdığım bir sokağa girmem ile nereye gittiğimizi anladım. Beni askeriyeye götürüyordu. Orası savaşta en güvenli yer sayılırdı. Savaşın alarmı ile bütün askerler askeriyeyi boşaltırdı bu yüzden düşmanın hedefi burası olmazdı. Boş bir binadan ibaretti. Askeriyenin merdivenlerinden çıktıktan sonra Eris kapının önünde durdu. “İçeriye gir ve bir yere saklan. Savaş bitene kadar çıkma. Eğer bir düşman gelirse… Kaç.” Korkaklık yapmamı söylüyordu. İşte bu tam benlikti. Eris beni girişte bırakıp merdivenlerden indi. Bende içeriye girdim. Yatakhanelerin olduğu yere yöneldim. İçeriye girince birkaç saat önce dolu olan ama şimdi yarısından fazlasının ölmüş olabileceği boş yataklarla karşılaştım. Kendi yatağıma doğru ilerledim. Usulca yatağıma oturup yorganı üzerime aldım. Silahımı hazır konuma getirdim. Evet, savaş bitene kadar böylece oturacaktım. Diğerleri ölürken bencil bir şekilde yatağımda oturup savaşın bitmesini bekleyecektim. Çünkü korkağın ve bencilin tekiydim. Hatta o kadar bencildim ki diğerleri düşman mermisiyle ölürken ben kendi mermimle kendimi öldürmeyi düşünüyordum. Fakat bunu bile yapamayacak kadar korkaktım. O lanet tetiğe basamayacak kadar korkaktım.
