İçeriğe geç

KIZIL YÜKSELİŞ

Bölüm 9 · 12 dk okuma

KIZIL YÜKSELİŞ

Bölüm 9

FIRTINAYLA GELEN

Bu gece, fırtına bulutlarının mavi göğü çoktandır kapladığı ve karanlığın erken bastırdığı o tuhaf güz gecelerinden biriydi.

Orta yaşlarında, saçlarının bir kısmı çoktan beyazlamış ciddi bir adam olan Bay Harris'in zihni, maalesef ki bu akşam hiç de huzurlu düşüncelerle kaplı değildi.

Nesillerdir yadigar aldığı Overshire'ın hasat zamanı ya da meyve ağaçlarının silkilmesi ve toplanması gibi normalde kafasını meşgul eden şeylerin hiçbiri bugün aklının ucundan bile geçmiyordu.

Bay Harris, Forsthold çıkmazına doğru hızla kaybolan atlının arkasından bir süre baktıktan sonra oturma salonunun çaprazındaki, görece daha küçük olan çalışma odasına geçti.

Taş duvarların arasından sızan buz gibi esintiyi, havanın git gide kötüleşeceğinin kaçınılmaz bir işareti olarak gördü.

Çalışma odasının kapısını ardından hızla çarptığında, tüm sükuneti bozulmuş bir şekilde masanın başına geçmişti.

Masa, dünden kalma dağınıklık içindeydi. Mektuplar ve eskiz olarak kullanılan saman kağıtları birbirine karışmış, bir tomar kağıt sanki masanın üzerine öylece yığılıp kalmıştı.

Hızla, mektupları ve işler için tuttuğu hesap notlarını bir kenara itti. Kırmızı mührü açılmamış gibi duran bir pusula en altta ona doğru göz kırpıyordu. Hâlâ orada, bıraktığı yerde duruyor ve sanki okuması için sessizce onu bekliyordu.

Forsthold Şatosu'nun sahibi, Kuzeyin Lordu Reymond tarafından gönderilmiş bir haber pusulasıydı bu.

Bakışları silindir pusulanın üzerine kilitli, masanın kenarına tutunmuş halde gerginlikle, öylece durdu. Pusula eline ilk geldiği an, mührü kırmış ve hızlıca içindekilere göz gezdirmişti. Ama şimdi tekrar okumak ve detayları incelemek istediğinden emin değildi.

Kelimeler sanki hâlâ zihninde çınlıyordu. Sanki tekrar okursa içinde yazılanlar daha çabuk gerçekleşecekmiş gibi bir hissiyat vardı üzerinde.

Bay Harris asla batıl inançlı biri olmamıştı. Ama kelimelerin sesi zihninde dolanırken bu notu bir daha okumak gerçekten uğursuzluk getirebilirdi.

Asıl endişesi ise hâlâ uyanık olduğuna şüphe duymadığı eşi Bayan Harris'in, bu notu okuyunca vereceği tepkiydi. Eşinin zaten hassas olan sinirleri iyice gerilmesin diye notu şimdiye dek ondan saklamıştı. Gerçi Amélia'nın artık notu okumasına ihtiyacı kalmamıştı. Nasılsa her şeyi biliyordu artık.

Bay Harris, seyise veda ettikleri zamanki eşinin fırlattığı o suçlayıcı ve keskin bakışları hâlâ üzerinde gezindiğini hissedebiliyordu. Artık pusulada yazılanları okumak sadece bildiği bir şeyi tekrarlamak gibi olacaktı onun için. Yine de Bay Harris, notu okuduktan sonra eşinin nasıl tepki vereceğini, nasıl hiddetleneceğini tahmin ettiğinden, pusulayı ondan uzak tutuyordu. Çünkü yazılanlar en çok onu etkiliyordu.

Bayan Harris nasıl Hamm'ı uğurlarken dalgın dalgın gözleriyle izlemeden bakabilirdi? Ya da bu gece nasıl, endişeyle çökmüş gözlerine uyku girebilirdi?

Masadan uzaklaşıp, uzun, kadife perdelerin süslediği büyük pencerelerden birinin önüne geldi.

Hava çoktan karardığı için hizmetçi kızlar salonların şamdanlarını yakmış ama perdeleri örtmeye vakitleri olmadan erkenden yataklarına gönderilmişlerdi. Bu gece aşağıda kimse olmamalıydı.

Üşüyen ellerini cebine soktu, seyis geri dönene kadar küçük odadaki şömineyi yakmaları iyi olurdu. En azından tüm gece hem uykusuz hem üşümüş olmazdılar.

Yılların dostu seyis Hamm, karanlığın kucağında, birkaç dakika sonra şiddetlenen yağmurun altında işte böylece gözden kaybolmuştu. Harrislerin güvendikleri birine en ihtiyaç duydukları bir zamanda onlar için fedakarlıkta bulunmuş ve bu gizli görevi üstlenmişti.

Aslında Bay Harris hiçbir zaman ne kendisinin ne de seyisin, bu kadar geç vakitte ve özellikle de havanın bu kadar kötü olduğu bir zamanda at yolculuğuna çıkmasına isterdi.

Atla gidilmesi gerekilse bile bu kadar uzağa gitmesine kimsenin izin vermezdi. Bozuk hava eşittir kaybedilebilecek bir at demekti çünkü. Çamura basıp kayan at, hızlıca bacağını kırabilir ve telef olabilirdi. Daha kötüsü binicisi de yolu tamamlayamadan yaralanabilir, yolda kalabilir hatta ölebilirdi. İşte Hamm tüm bunlara rağmen Bay Harris kadar tecrübeli bir binici olmamasına rağmen bu görevi seve seve üstlenmişti.

Bu önemli görev için Hamm aklına geldiğinde eşi Bayan Harris beklenilen tepkiyi vermiş ve şiddetle bu seçime karşı çıkmıştı.

Ama kısa bir konuşmadan sonra tam anlamıyla ikna olmasa bile seyisin hevesini görünce durumu sessizce kabullenmesi zor olmamıştı. Eşi, ailesi gibi katır kadar inatçı da olsa makul düşünebilen bir kadındı. Harris kendisinin ne kadar uysal ve uyumlu olduğunu düşündü, son yıllarda bu gibi düşünceler sıkça beliriyordu aklında.

Hamm, bu iş için en güvenilir kişiydi ve yıllarca yaptığı seyislik mesleği sayesinde atlara nasıl binileceğine de hakimdi. Kendisi kadar iyi bir binici olmasa da bu yol için idare ederdi.

Eğer Bay Harris kendisi gitmiş olsaydı, ki bu havada asla tercih etmeyeceği bir seçenekti, yakalanma ihtimali çok yüksek olurdu. Kasabalının, yüzüne bile aşina olmadığı hatta hiç tanımadığı ve hiçbir zaman ilgilenmeyeceği, göze batmayan biri yola çıkmalıydı. Seyis Hamm ise bu iş için akla gelen en iyi seçenekti.

Ancak Amélia'nın hatrı ve ısrarları olmasa zavallı Hamm'i de bu, fırtına gecesinde at koşmaya göndermezdi. Ona göre bu iş, kendilerini aşıyordu. Hamm ne kadar istekli gitmiş olsa da en iyi ihtimalle soğukta üşütüp zatürre olabilirdi, en kötüsünü ise düşünmek bile istemiyordu.

Mektupta yazanlar onu çok da ilgilendirmiyordu aslında. Notun sadece kendi topraklarını içerdiği kısım onu biraz endişelendirmişti. Ancak o durum üzerinde durulacak kadar ciddi sayılmazdı. Tüm telaşı eşi, Bayan Harris içindi.

Biraz sonra gök yarılırcasına gürledi ve kara bulutlardan ani şiddetli bir yağmur boşandı. Korkunç fırtına bu gece uyutmayacaktı anlaşılan.

"Gerçekten korkunç bir fırtına kopacak... " Diyerekten fark etmeden mırıldanarak düşüncelerini dışından ifade etmişti.

Çalışma odasının kapısının aniden açılmasıyla Bay Harris, pencereye bakmayı bırakıp başını arkasına çevirdi. İçeri giren Bayan Harris'in aniden söze girmesiyle kelimelerinin boğazına dizilmesi bir oldu.

"Korkunç bir fırtına, ha?! " Eşi Amélia, her gece yatmadan önce yaptığı örgülü saçlarını savurarak,öfkeden kızarmış bir yüzle karşısına dikilmiş, ters ters bakıyordu. Bir elinde tuttuğu mum kandili ve diğer avcunda sıktığı yumruğuyla Bay Harris'in hayal edemeyeceği kadar korkutucu duruyordu. Hışımla, masada duran kırmızı mühürlü küçük pusulayı işaret etti:

"Eğer bunu daha önce göstermiş olsaydın emin ol, bu kadar korkunç olmayacaktı! "İşte akşamdan beri devam eden kavga yine başlamıştı.

Bay Harris sadece eşinin sakinleşmesini dileyerek sessizce bekledi. Gözlerinden adeta alev püskürten Amélia ise hiç sakinleşeceğe benzemiyordu. Bu yüzden Bay Harris'in tek yapabileceği, akşamdan beri söylediği benzer şeyleri tekrarlayarak eşini teskin etmeye çalişmaktı.

"Seni düşündüğüm için pusuladan bahsetmedim. Sadece seni düşündüğüm... " Yarılan gökten çığlık gibi kopan gök gürültüsü son söylediklerini silikleştirmiş, artık duyulamaz hale getirmişti.

Bayan Harris, elindeki mumu arkasındaki boş koridora tuttu. Seslerinin biraz yüksek çıktığını fark edebilmişti sonunda.

Herkes çoktan yatmıştı. Ama çocuklar çok geçmeden fırtınanın bu seslerine uyanacak ve eteğine yapışarak korktuklarına dair söylenip, aşağı inmek isteyeceklerdi. Ve o zaman tartışmalarına kulak kabartıp ne konuştuklarını anlamaya çalışarak başına yeni bir iş açacaklardı. Ayrıca hizmetlilerin de uyanıp gizli gizli onları dinlemesini istemiyordu. Bu konuşmayı hemen tamamlamak en iyisiydi. Kısa bir an Bay Harris'le bakıştıktan sonra ne kadar öfkeli olsa da yavaş hareketlerle odanın kapısını kapattı.

Dışarıda son derece ciddi ve soğuk bir adam olan Bay Harris eşinin yanında tam tersine ağırbaşlı ve yumuşak bakışlar takınırdı. Şimdi de o yalvaran bakışlarını dikmişti gözlerine. Bayan Harris'in ise yorgunluktan ve uykusuzluktan çökmüş gözleri bunu fark edemeyecek kadar sitemli bir öfkeyle doluydu.

"Ah, sadece şu notu geldiği gibi bana getirmiş olsaydın...Hamm hiçbir şey için geç kalmamış olurdu..."

"Hâlâ geç değil, sevgilim. Eğer beni dinlersen-"

"Lord Raymond pusulayı gönderdiği gibi bana göstermiş olsaydın belki değildi!" Sitemle sesini yükselterek susturdu Bay Harris'i.

Dan Harris, bu sefer ciddi ve soğuk gözlerle süzdü eşini, öfkeyle çakmak çakmak olmuş bakışlarının kendi soğukluğu karşısında eriyişini izledi.

"Ciddi anlamda meraklanmana gerek yok, yeğenin güvende olacak. Söz veriyorum." Bir an durdu ve eşinin yüzündeki öfkesinin pamuk yumağı gibi dağılmasına izin verdi.

"Kız kardeşinin yaşadığı kasaba çok uzakta değil, günübirlik için zorlayıcı olsa da mola verilmeden gidilebilecek bir mesafe. Ki at binmeye çocukluktan beri alışık olan Hamm için bu yol zor bile sayılmaz."

Aslında bu tam anlamıyla doğru değildi. Hamm dışarıya nadiren çıkardı. Ama Overshire çevresinde sıklıkla at sürer, bahçeleri keşfe çıkar, denetlemeslerinin sonrasında her zaman dönüp, Bay Harris'e rapor verirdi.

Hamm'a küçükken at binmeyi Bay Harris'in babası öğretmişti, onu terk edilmiş bir şekilde bulduğu kasaba hanınından malikaneye getirdiğinden beri onunla gerçek anlamda ilgilenmiş tek kişiydi. Ama yine de seyis tecrübeli bir binici sayılmazdı. Overshire çevresi dışında nadiren ata binmişti.

"Peki, ya mektupta yazanlar? " Dedi çaresizce Bayan Harris. İkna olması gerçekten güç bir kadındı. Ancak endişelenmekte haksız da sayılmazdı.

Bay Harris itiraf etmeliydi ki Lord Reymond'tan gelen bu pusula önemli bir haberin aciliyetini ve Kral'ın topraklarından gelen güçlü bir emri taşıyordu. Ancak eşine detayları anlatmanın gerekli olmadığını düşünerek,

"Reymond'un haberleri kötü ve Kral'ın emri de elini kolunu bağlamış durumda. Pusulayı göndermesindeki tek amaç, bizi Kral'ın topraklarında olan bitenden haberdar etmek. Kendisi de son derece çaresiz, bu emre karşı ne yapacağını bilememekte ve yardım istiyor. "

Ancak Bay Harris buna benzer pusulanın civardaki tüm varlıklı ailelere gönderildiğini bildiği için yardım çağrısının karşılık beklemeyen bir çağrı olduğunun bilincindeydi. Raymond sadece olası bir durumda eğer bir bildikleri varsa şatoya ihbarda bulunmalarını istiyordu.

Bu açıklamalar üstüne biraz olsun yatışmış olan eşi, elindeki mumu yavaşça masanın üstüne bıraktı ve pusulayı inceledi. Kırmızı mührü yeniden kırdığında mum, saman kağıdı tutuşturacak kadar yakınında kelimeleri usul usul aydınlatıyordu.

Birkaç gün evvel kara kuzguna bağlanarak alelacele gönderilmiş bu notta, Kral Remulus'un acımasız emri yazıyordu .

Tahtta neredeyse yirmi yıldır oturan Zalim Kral Remulus ilk pusulayı iki gece önce Reymond'a ansızın göndermişti, içinde yazılan bu emirle dudakları uçurtacak bir deliliğe imza atıyordu.

Haberi aldıktan sonra Reymond, kara kuzgunuyla Harrislere bir pusula uçurmuştu. Amcak iki mektupta da yazılanlar harfi harfine aynıydı: Kral'ın emri basitti ama bir o kadar da korkunçtu.

Kızıl saçlı tüm kadınların, kız çocuklarının ve bebeklerin toplatılmasını, yakalanmasını ve hatta kundakta kılıçtan geçirilip kaçanların da gördüğü yerde öldürülmesi dahilinde kelle başına ödül verilmesini emrediyordu.

Kuzeye bu emir geç ulaşsa da ölümün aynı soğuk hissiyatına sahipti.

Kral'ın Şehrinde kopan kızılca kıyametin ötesinde Kuzey hâlâ sessiz ve dinginken birkaç gün sonra burada da şiddetli bir fırtına kopacağından nasıl da habersiz huzurlu sandıkları hayatlarına gömülmüşlerdi?

Bayan Harris titreyen elleriyle notu bir kenara fırlattı. Bu gerçekten korkunç ve zalimce bir o kadar da Kral Remulus'tan beklenilecek tarzda bir emirdi.

Uykusundan yeni uyanmış bir sersemlik halindeymiş gibi tökezleyerek şömine başındaki koltuklara yürüdü.

Amélia bir kez daha gerçeklerle yüzleşmiş olmanın ağırlığıyla en yakınındaki kanepeye çöktü. Hamm yola çıktığında duyduğu gerçeklerin ağırlığı daha da çökertmişti omuzlarını...

Koyu kahve saç örgüsünü ensesinden aldı. Bir an, parlak kızıl saçlariyla dans eden kız kardeşinin çocukluk hayali yeşerdi gözlerinin önünde.

Bay Harris'in dediğine göre, iyi bir havada yaklaşık altı saatlik bir at sürüşü mesafesindeki kız kardeşinin kasabası, Kral'ın Şehri'nden yeterince uzakta olduğundan arama toplama işlemleri daha yeni başlayacaktı.

Zaten Lord Reymond, Kral'ın ansızın türeyen çılgınca isteklerini nadiren ciddiye alırdı. Daha çok formalite icabı işini yapar ve konunun olabildiğince hızlı kapanmasını isterdi. Kral'ın bu tür garip ve çılgınca istekleri son yıllarda gözle görülür şekilde artmıştı. Lord Reymond da bu durumdan pek hoşlanıyora benzemiyordu hatta Bay Harris onun şikayetlerini sık sık dile getirdiğine defalarca kez şahit olmuştu.

Ancak Kral'ın istekleri reddedilemez ya da tartışılması söz konusu olamazdı. En azından onlar tarafından.

Muhtemelen Reymond'un adamlarının topladığı kadınlar ve çocuklar bir arabayla Kara Kale'ye yollanacak ya da kasabanın meydanında ibretlik olması için topluca infaz edilecekti. Bu soğuk ve zalimce emrin karşısında kimse duramazdı artık.

Sanki bir anda bir köyde ya da kasabada Kral'a karşı bir isyan başlamıştı da Kral bir sebeple savaş başlatmıştı. Tüm bunlar makul olabilirdi ama sırf saç renginden dolayı binlerce kadın ve bebeğin katledilmesi...Kimse bu emrin gerçek sebebini bilmiyordu. Etrafta ne isyan kokusu ne de bir savaş hazırlığı vardı. Sadece bir sabah Kral Remulus bir grup kadın ve bebeğin katledilmesini istemişti. Bildikleri sadece bu kadardı!

Bu görev için özellikle seçilmiş kızıl pelerinliler grubu, yani şehir muhafızları, sokaklarda tam yetkiyle kol geziyor, önüne geleni sorgusuz sualsiz asıp kesiyordu.

Bayan Harris ürpererek durumun ciddiyetini yeniden iliklerine kadar hissetti. Ansızın yapılan gece baskınlarını, kapısı kırılan evleri, saçlarından sürüklenerek götürülen kadınları ve fırlatılarak atılan bebekleri hayal etti. İçini saran ürperti ölümün ne kadar yakın olduğunu tekrar anımsatmıştı. Ancak aynı şeyin kendi çocuklarının başına geldiğini hayal bile edemiyordu.

Şimdi ise sıra kuzeyin kasabalarına gelmişti. Fırsattan istifade eden bazı soyguncuların kadınlara neler yaptığını bizzat eşi anlatmıştı ve evde kalan tüm değerli eşyaları nasıl yağmalayıp götürdüklerini...

Hatta bazıları, ölmüş kadınların bileklerini keserek değerli mücevherlerini çalıyorlardı. Eğer Lord Reymond yakında harekete geçmezse ve birkaç araba dolusu kızıl saçlı kadını Kral'ın Şehrine göndermezse hem Kralla karşı karşıya gelecek hem de her şekilde ortaya çıkacak olan haydutlara daha da meydan vermiş olacaktı. Bu birkaç araba dolusu kadın sayısı da katlanarak artacaktı.

Bayan Harris tüm bunları anlıyordu. Ama anlayamadığı tek şey Kral'ın neyin peşinde olduğuydu. Tüm bunların ardında Kral, bir şeyin peşindeydi, evet ama bu şey,neydi? Tüm bu kıyım niçindi? Hem de zayıf kadınlar ve masum bebeklere karşı? Onlar nasıl bir tehdit oluşturabilir ki krallık için? Kral'ın uykusunu bölecek kadar nasıl bir tehlike yaratabilirlerdi?

Yıllardır görmemiş olmasına rağmen kız kardeşinin içinde bulunduğu tehlikenin sarsılmaz gerçekliğine dayanamayarak göz yaşlarına boşandı.

Burnunu çekerek tek yapabilecekleri şeyin seyis Hamm'ın geri gelmesini beklemekten başka bir şey olmayacağını kabullendi. Bay Harris'in de elinden bir şey gelmezdi, bu mesele onun da boyunu aşardı.

Aslında Bay Harris bu işe en başından beri bulaşmak hiç istememişti, hatta hâlâ daha uygun görmüyordu. Kendilerini bu gibi büyük bir tehlikeye sokmanın mantıksız olduğunu söyleyip durmuştu. Ama Amélia aynı şekilde düşünmüyordu. Küçük de olsa bir umut vardı. Kız kardeşi ve yeğenini kurtarıp burada, bu, Krallığın gözlerden uzak köşesinde saklayabilirdi. En azından ortalık yatışıncaya dek...

Ancak Bay Harris Kral'ın emrinin kesin olduğunu ve bunun karşısında duracak olan herkesin hayatının da tehlikede olduğunu tüm ciddiyetiyle kavramıştı.

Eğer seyis yolda durdurulup sorgulanacak ya da evine bir baskın yapılıp yakalanacak olursa Bay Harris dahil bu evdeki hiç kimsenin kurtuluşu olamazdı.

Ancak Bayan Harris bu sözlere inatçı bir öfkeyle karşılık vermiş, eğer kız kardeşini kurtarmasına yardım etmezse kendisinin bir ata binip oraya gideceğini söylemişti. Ve gerçekten birkaç saat sonra Bay Harris eşini ahır kapısında görünce Hamm'ın gidişini ayarlamak zorunda kalmıştı.

Ne kurtaracağı kadının yüzünü ne de evin yerini bilen Hamm'ı bu fırtınanın altında böyle bir yola sürüklemek Bay Harris'e göre hâlâ saçmalıktan ibaretti. Sadece Amélia'nın anlattığı kadarıyla bildikleri ev, en azından kasabanın merkezinde kalıyordu. Ama bu güz fırtınasında dikkat çekmeden kızıl saçlı bir kadını ve yeni doğmuş ağlayan bir bebeği Overshire'a kadar yolda durdurulmadan getirmek tam bir muammaydı.

Bunu yapmak gerçekten iyi bir binici için bile zorlu olurdu. Bu sebeple Bay Harris, seyisin bu işin altından başarıyla kalkabileceğine dair büyük bir umut beslemiyordu. Baldızına karşı eşiyle aynı sempatiyi ve sevgiyi de beslediği söylenemezdi.

Onun kafasındaki mantığa göre eğer Kral, bu kadınların yakalatılmasını emrettiyse bunun mutlaka makul bir sebebi vardı. Ve bunun cevabını kasabalılar kadar kendisi de iyi biliyordu. Kasaba hanına her indiğinde duyduğu dedikodular da tahminlerini doğruluyordu.

Günlerdir handakilerin dilinde dolaşan tek bir sözcük vardı: Cadılık.

Bölüm sonu

2 yorum