
Kızıl saçlar...
Kızıl saç çok eski zamanlarda anlatılan hikayelerde, büyünün ve cadılığın simgesi olarak anılmıştı. Ama Bay Harris gibi mantığın sözünü dinleyen bir adam için bu tip masallar zırvalıktan başka bir şey değildi.
Ayrıca Kral'ın hafif kafayı kırması da onu ilgilendirmiyordu. Öte yandan onu ilgilendiren tek şey ailesi ve Overshire'ın geleceğiydi.
Ama Kral'ın başlattığı bu cadı avı, geçmişte anlatılan tüm bu hikayelerin gerçek olabileceğine dair bir his uyandırmıştı içinde. Bu şüphe akşamdan beridir kafasının içini kemiriyordu.
Anlayamadığı, Amélia gerçekten inançlı bir kadındı. Tüm bu cadı hikayelerine ondan daha fazla inanıyor olmalıydı. Ama nedense günahkar bulması gerekirken neredeyse hiç görmediği kardeşinin ve yeğeninin bu eve gelmesini çok ısrar ediyordu. İnatçı ısrarı, inancının gölgeleyecek kadar güçlü müydü?
Elbette o küçük bebek, onun biricik yeğeniydi. Ama öte yandan gerçekten inançlıysa neden onların yaratabileceği korkunç tehdidi öngöremiyordu? Cadılık basite alınabilecek bir günah bile değildi halbuki.
Söz konusu olan yeğenin ve kardeşin olunca algıların kapanıyor mu, diye sorduğunda bir hışımla ona bağırarak,
"O daha bir bebek Dan! Onun nasıl günahkar olabileceğine inanabilirsin?!" Demişti. Sözlerinde haklılık payı vardı elbet. Ama ya kız kardeşi, onu da bu şekilde hararetle savunabilir miydi?
Pencereleri sarsan şiddetli yağmur ve fırtınanın uğultusunda o küçük odada sessizce oturdular. Artık tek yapabilecekleri şey, seyisin sağ salim gelmesini beklemekten öteye geçmiyordu.
Şimşeklerin ışığında aydınlanır aydınlanmaz tekrar karanlığa boğulan gökyüzü, şiddetlenen rüzgarın etkisiyle devrilen ağaçlar, sağa sola savrulan düzlükteki çalılar ve tarlalarda boynu bükülen çavdarlar tüm kır havzasının manzarasını ele geçirmişti.
Az sonra şömineyi tekrar yakmaya çalışan Bay Harris,odunları üst üste dizmeye başladı.
Seyise, eğer fırtına çok şiddetlenirse diye dinlenebileceği bir hanın yolunu tarif etmişti. Üçyol kasabasının meşhur hanı, kolayca bulunabilecek merkezi bir konumdaydı. Burası ne kadar kalabalık olsa da kimsenin kimseyle ilgilenmediği için meraklı sorularla karşılaşmayacağı bir adresti. Üç Başlı Mızrak, Kuzeyin sonuncu ve en büyük kasabasının en meşhur hanıydı. Bay Harris hancıyı uzun zamandır tanıyordu, Kepçedipli Morris dürüst ve kendi işinde bir adamdı. Handan kısa süreliğine gelip geçenleri öyle çok kurcalamazdı. Diğer birçok hancı gibi dedikodu kovalayan tiplerden değildi.
Hamm yalnızca güneye doğru atını sürecek, önce Uğultulu Koru'dan sonra Kuzguntepe'den geçerek Kral Yolunu takip edecekti. Ana yoldan gitmek at için de en güvenlisiydi. Böylece yolda daha az çakıltaşı ya da beklenmedik bir misafire(kurtları kastediyordu elbette) rastlayacaklardı.
Kuzguntepe'yi, kasabaları ve küçük köyleri geride bırakınca karşısına çıkan düzlük boyunca ilerleyecek ve yolun sonunda Üçyol kasabasına varacaktı.
Yaklaşık kırk kilometrelik dümdüz ilerleyen bu yolu, bu hava koşullarında en geç beş saat içinde tamamlamış olurdu. Biraz dinlenme ve molalar eşliğindeki geri dönüş yolunu da ekleyince şafak sökmesinden biraz sonra Overshire'ın eteklerine geri gelmiş olabilecekti.
Ancak o gece Bay Harris'in planlarına uymayan bir şey oldu.
Geceyarısına doğru fırtınanın şiddetti iyice arttı, karaçamlar yerleri süpürürcesine eğilmeye, büyük meşelerin dalları bile çatır çatır çatlamaya başladı. Rüzgar bir ara o kadar şiddetlenmişti ki önüne gelen her şeyi kapıp götürmeye başladı.
En ufacık bir boşluktan sızan rüzgar, evlerin pencerelerini kıracak gibi sallıyor, şamdanlarda yanan alevi bir çırpıda söndürüyordu.
Soğuğun ve rüzgarın yanına bir de bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun şiddeti eklenince dışarı çıkmak ya da dışarıda kalmak olanaksız hale gelmişti.
Küçük kasabalının pencerelerinin üzerine çakılmış tahtaları fırtınanın şiddetiyle teker teker sökülüyor, ahırların kapısı rüzgarla beraber hayvaları ürkütecek şekilde zangırdıyordu.
Overshire'ın sakinleri ise oturdukları bütün odaların şöminelerini yakmış, kalın pelerinlerine ve battaniyelerine sıkıca sarınarak küçük bir umutla bir türlü gelmek bilmeyen o anı bekliyorlardı.
O sırada umutla gelmesini bekledikleri kuzeyden ayrılan atlı, her tarafı çoktan çamur olmuş geniş yolda güçlükle ilerlemeye çalışıyor, atı dizlerine kadar çamura bata çıka bir şekilde yoluna devam etmeye zorluyordu.
Hamm ne kadar istemese de zaman zaman, bir elinde tuttuğu kamçıyla havyanın sağrısına bir iki fıske atmak zorundaydı ya da üzengisini böğrüne biraz daha sertçe dokunduruyordu. Böylece fırtınaya rağmen birazcık daha hızlı yol alabiliyorlardı. Ama sadece birazcık daha.
Rüzgarın şiddeti, pelerinin yüzünü örten kukuletasını arkaya itiyor, şişiriyor ve yağmurun bir şekilde saçlarını sırılsıklam etmesini sağlıyordu.
Zaman çoktan ilerlemiş ama fırtınanın şiddeti dinmemişti. Hamm artık dönüş yolculuğundaydı. Kucağına sardığı kundaktaki bebeğin her gök gürültüsünde ağlayarak sıçramasından korkarak sürüyordu atını.
Ama bebek sıçramayacaktı ya da derin uykusundan uyanacak gibi de görünmüyordu. Hamm'ın bildiğinin ötesinde bebeğin annesi, henüz ayrılmadan önce ona deliksiz bir uyku getirecek tatlı bir karışım içirmişti çünkü.
Bebeğin kafası, yeni doğmuş tayların yelesi gibi minik saçlarla kaplıydı. Ama bu kızıl tüycükler seyisin kara pelerinin gölgesinde güvenle saklı tutuluyordu.
Şuan Hamm'ın göğsünü parçalayan tek bir duygu vardı. Korku. Gözlerini iyice açmış, fırtınanın gizlediği yolu seçmeye çalışırken Bay Harris'in bahsettiği hana gitmediği için pişman olup olmamakta hâlâ kararsızdı.
Bay Harris nasıl tahmin edememişti hiç bilmiyordu ama han tamamen kraliyet muhafızlarıyla dolmuştu. Hana girmiş olması dahilinde bebeği sağ çıkarabilmesi asla mümkün olamazdı.
Derin bir nefes alarak yüzünü yalayan yağmur damlalarına inat gözlerini kırpıştırdı. Yağmurun ağzına girmesine izin vermiş ama görüş mesafesini birazcık da olsun genişletebilmişti.
Bir an kafasını hafifçe eğerek, kucağında huzurla uyuyan bebeğe uzun uzun baktı. Soğuk ve ıslak bir gecede ait olduğu yuvadan acımasızca koparılmış bebeciği sıkıca göğsüne bastırdı.
Onu evinden koparan o zalim adamlar yani Kral'ın askerleri maalesef Hamm geldiğinde çoktan evi talan etmişler ve komşulardan öğrendiğine göre zavallının annesini yük arabalarından birinin arkasına kurbanlık bir koyun gibi sıkıştırmışlardı.
Tüm bunları düşününce kasabaya vardığı an karşılaştığı dehşet manzarası yeniden gözünün önünde belirdi.
Her yerde bağırışarak koşan genç kızlar, sessizce yakılan evlerden çıkan alevler ve korkunç bir yanık et kokusu...
Duman ve is kokusunun her sokağı hunharca dolduruşu...
Kadınların topluca bindirildiği arabalarla yarın sabah meydanda yakılarak ibretlik olması için kasaba halkına izlettirileceğini öğrenmişti.
Muhafızların soygun yapar gibi girdiği evleri ve saçından sürükleyerek taşıdığı kadınları görmüştü. Fırsattan istifade ortaya çıkan soyguncular ve haydutların kan gölüne dönmüş ara sokaklarda sinsice gezdiğini görmüş, tüm bu yıkımın ardında kalan diğer kasaba halkının nasıl da korkuyla sindirildiklerine tanık olmuştu.
Her yerde savrulan Kızıl saçlı kafalar, daha kundaktayken defalarca kez delik deşik edilmiş bebekler...
Bunların hepsi hem midesini bulandırıyor hem de bu manzarayı bir gösteriymiş gibi sessizce izleyen diğer insanları hatırlayarak tarifsiz bir öfkeyle doluyordu. Ama bir yandan da onların korkusunu paylaşıyor, sessizce çekilen kapı süngülerini çaresizce kabulleniyordu.
Gözlerinin önünde beliren uzun dalgalı Kızıl saçları beline kadar gelen bir genç kızın kucağında bebeğiyle ona doğru koştuğu O anı hatırladı.
Genç kızın yüzündeki O çaresizlikle kıvranan bakışlarıyla yeniden yüzleşti. Ama O an kasabaya daha yeni varmıştı ve atının yularını tutmuş, bu dehşetengiz manzarayı izlemek dışında hiçbir şey yapamıyordu. Kız birkaç dakika sonra göğsüne sıkıca bastırdığı bebesiyle, muhtemelen atını gördüğü ve onu hızlıca uzaklaştırabileceğini umduğu için Hamm'a doğru koşarken, arkasından yediği bir kılıç darbesiyle yere yığılmış, O çaresizce yakaran gözleri açık bir halde oracıkta can vermişti.
Bu sahne hiç aklından çıkmıyordu. Ve bunun gibi birçok sahne tekrar tekrar zihninde dönüp dolaşıyordu. Ortalık tam bir mahşer yeriydi sanki kıyamet günüydü.
Korkunç katliamda sadece kızıl saçlı kadınlar ve bebekler değil onların yakınlarının da eşini, çocuğunu, ailesini korumaya çalışan ama gözlerinin önünde sevdiklerini kaybedenlerin de acı dolu feryatlarını işitmişti. Babaların, yaşlı annelerin, eş dostun bu yakarışları kulaklarından bir türlü silinmiyordu.
Ama en çok da O kıza ve onun gibi arkasından ağlayacak kimsesi olmayan kadınlara üzülüyordu.
Bir kimseydiler ve hiç kimse olarak yitip gitmiştiler...
Çevresindeki olup biten her şeyden habersiz bu masum yavruyu eve vardığında,arkadaki kilerde, ekmek sepetinin örtüsünün altına gizlenmiş, sessizce uyurken bulmuştu.
Onu uyandırmamaya karşı gösterdiği olağanüstü bir gayretle, gizlice girdiği evin arkasından sessizce çıkmış ve atını bağladığı ağacın altına kadar gölgelere saklanarak ilerlemişti.
Kasabayı geride bıraktığında hiç dinlenmeden atını bitmek bilmeyen kuzey yoluna tekrar sürmüştü.
Yol, gerçek anlamda bitmek bilmiyor, Her yol bir yenisine açılıyordu. Şansı da onu o kadar zorluyordu ki sabaha karşı dinmesi umulan fırtına aynı şiddette hatta yıkımını artırarak yoluna çıkmaya devam ediyordu.
Ancak hiçbir engel ya da zorluk, Hamm'ı yolundan alıkoyamuyordu.
Dilsiz seyis, atı Rüzgaryele'yi okşayarak, fırtınaya ve yolda onu bekleyen olası birçok talihsizliğe karşı cesaretlendirerek sürdü.
Kuzeye doğru diktiği inatçı bakışlarını indirmeden, yarılan gökten kopan şimşeklere karşı Rüzgaryele'yi bir kez daha mahmuzladı.
Belki yolda bir iki kraliyet muhafızı, kızıl pelerinlilerle karşılaşacağından korkuyor ekle*
