Kızıl dolunayda yükselecek bir Kraliçe,
Amansızca son verecek kara tahtın gücüne!
Devirecek tahtı ejderhanın nefesi,
Kızıla boyanacak Kral'ın gövdesi...
Günbatımının kızıl ışığı, gökyüzünden yağan
kar tanelerini usulca parlatıyordu.
Ama bunlar.... Bunlar kar tanesi değildi ki...
Bembeyaz kül parçacıklarının hüzünle
Avcuna düşüşünü izledi. Sonra
Küllerin yalpalandığı gökyüzüne, alevlerin
dansıyla irkilmiş o, kızıl semâya baktı.
Hafızasını her yoklayışında
anılar, zihninin karanlık köşelerinden çıkarak
yeniden sahneleniyordu.
Kül topaklarını, kararlı bir şekilde sıktığı
yumruğuna hapsetti. Biraz sonra ellerini
açtığında avucu bembeyaz
Olacaktı. Ancak kendisi için artık aynı
şey söylenemezdi...
Keskin bakışlarını yeniden sıktığı yumruğuna odakladı.
Şimdi her şeyi hatırlıyordu.
Kafasını kaldırdığında, artık küllerin
süslediği, bir zamanların en
görkemli şehriyle burun buruna geldi.
Ama bakışlarında acımanın ya da hüznün
izleri okunmuyordu.
Gözlerini kapattığında ise hâlâ,
Son dualarını mırıldanan çaresiz insanların
yakarışlarını duyuyordu.
Hayır... Bu insanlar öyle Çelik zırhlar kuşanmış
Şövalyeler değildi, ya da kılıçlarını kaldıran
Korkusuz askerler.... Bunlar sıradan köylüler,
tarlasını süren kendi halindeki çiftçilerdi.
Korkunç çığlıklar kulağını yeniden tırmaladı.
Üzerinden hâlâ dumanların yükseldiği saman
çatılı evleri, bulunduğunu kuleden rahatça
görebiliyordu. Ama onlar için yapabileceği
Hiçbir şey yoktu artık.
Küller, şehri her şeyiyle beraber çoktan yutmuştu.
Kral'ın ihtişamlı kalesinden bile
Geriye sadece taş parçacıkları kalmıştı.
Yükselen Rüzgar, gökten yağan külleri ve kızıl
saçlarını hunharca savurdu.
Artık her şey için çok geçti.
Gökyüzünü yaran alevleri hatırladıkça,
burçların ve surların nasıl da
teker teker un ufak oluşunu anımsadı.
Artık çok geçti...
Tuhaftır ki, bunca yıkımın ve dökülen kanın ötesinde,
Ellerine ya da yüzüne bulaşmış tek bir
Kan damlası bile yoktu. Ama her şeyi başlatan
O İsmi, suçlulukla sıkışan göğsünde duyabiliyordu.
Tekrardan kafasını, artık tamamen küle
dönmüş sessiz şehre çevirdi.
Ancak çok geçmeden bakışlarını
Ufka geri dikmişti. Omuzlarına alamayacağı
Bir ağırlığı yüklenmenin anlamı yoktu artık...
Ve Alevlerin ve güneşin parlattığı, kızıla
Boyanmış o gökyüzünün altında kaybolmadan
Önce, son bir kez daha geriye dönüp baktı.
Ardından Küller şehrini, acımasız kaderine terk
ederek sessizce uzaklaştı.











