Asena'dan
Zorla da olsa gözlerim aralandı. Göz kapaklarım batıyordu sanki gözlerime. Neredeydim ben? Evimde. Nereden geldim? Dünkü meyhaneden. Kim getirmişti beni? Bilmiyorum. Kendim de olabilirdim. Evet kesinlikle öyleydi, aksi zordu. Kim getirebilirdi ki başka? Tabi ki kimse.
Düşüncelerimi bir kenara atıp hazırlanmak için kalktım yataktan. Güzel bir duş alıp kendime geldim, ardından mutfağa geçince kahve makinasında kahve gördüm. Kahve sevmezdim ancak Mete zorla aldırmıştı makinasını. Kim yapmıştı o zaman bunu? Gidip baktım sıcaklığına ve yeni soğumaya başlamıştı. İçini açtığımda ise çok ağır kahve kokusu geldi burnuma.
Aldığım ağır kokuyla zihnimde bir kaç an canlandı. Yok artık! Alp masada oturmuş bana bakıp sırıtıyordu. O mu beni getirmişti eve? Sanmıyorum, bence bu aklımın bana oynadığı başka oyunlardan biriydi. Kahveyi bırakıp çaydanlığı aldım. Kendime çay demledim ve kapı çaldı.
Karşımda alt komşum Firuze abla vardı. "Kız Asoş, bak sana ne yaptım." dedi elindeki kıymalı börekleri uzatarak. Tam uzanacakken durdum. Bu mahallede kimin evine börek götürülüyorsa o evde dedikodu var demekti.
"Ne oldu Firuze abla sabah sabah? Uyurken rüyanda mı gördün beni?" dedim göz devirerek.
"Yok kız! Ama ayık halimle çok güzel rüyalar gördüm. Böyle taş duvar gibi." Ne ima etmeye çalıştığını pek anlamamıştım. Bu yüzden suratına alık alık baktım. Bu ifademin ardından daha da aydınlattı beni sağolsun. "Dün gece diyorum, böyle duvar kadar adamla diyorum, kucağında apartmana girmişsin diyorum." Bende bana geliyorlar diyorum. Nereden çıktı bu? Ben dün eve yalnız gelmedim mi yani? Hem kimdi bu duvar gibi adam?
"Yok öyle bir şey! Sen yanlış görmüşsün Firuze abla. Hadi canım, hadi güzel ablam!" diye elimi sallayarak aşağı uğurladım ancak gitmeyeceğini anlayınca kapıyı yüzüne kapattım.
"Allahım, bu dedikoducuların eline düşecek insan mıydım ben?" dedim başımı yukarı kaldırıp kendi kendime isyan ederek.
"Bilmem belki öylesindir!" diye bir ses geldi. Başımı sesin geldiği tarafa çevirdim ve karşımda kim olmasın? Alp! Ne işin var bu dağ ayısının burada?
"Belki uyanmak için benim öpücüğüme ihtiyacın vardır diye düşünmüştüm ama görünüşe göre uyanmışsın." dedi hiç alışık olmadığım, çapkın bir ifadeyle! Bu adam bu sıralar fazla mı gülüyordu bana mı öyle geliyordu? Bu durum aklımın köşesine attığım saçma teorilerimi doğruluyordu.
"Ne işin var evimde? Ayrıca ne o sapık sapık laflar! Çık git!" demeye kalmadan tekrar kapı çaldı. Ona arkamı dönüp tekrar kapıya yöneldim.
Bu seferde Sibel teyze ve onun elinde de bir borcam dolusu börek vardı. "Kızım, börek yapmıştım sana da getireyim dedim." Yaşından başından utan be Sibel teyzem, bu yaşta dedikodu için neler yapıyorsun?
"Yok sağol Sibel teyze ben istemiyorum börek filan, hadi size afiyet olsun." dedim kapıyı kapatmaya çalışarak.
Ancak o bir eliyle tutamayacağını anlamış bir ayağını araya sıkıştırmıştı. "Kızım ama biri varmış, böyle uzun boylu, baya yakışıklı bir adam..." devamını getirmesine izin vermeden ayağını itip kapıyı kapattım.
Arkamı dönüp sinirle Alp'e baktım. O ise çatık kaşlarını tekrar kuşanmış anlamaz gözlerle bana bakıyordu. Sanki bu dedikoduları onların ağzına veren o değilmiş gibi. Bunca duyup, gördüğümden sonra beni eve getirenin onun olduğunu anlamayacak kadar aptal değildim heralde.
"Sen ne yaptın?" dedim bıkmış bir ifadeyle, bu olay akşama kadar devam edecekti çünkü.
"Ne yapmışım?" diye sordu masummuş gibi bir de.
"Daha ne yapabilirsin ki zaten? Görmüyor musun, ev, ev değil yol geçen hanına döndü! Tamam sağol dün gece eve getirmişsin de, neden kucağına alıyorsun kardeşim? Manyak mısın sen!" diye çıkıştım ama o bu halimle anca dalga geçti. Ağzını kırdığımın dağ ayısı.
"Ne demişti o? Uzun boylu, yakışıklı." dedi ve kahkaha atmaya başladı. Aptal herif! Kara böcük! Sinek suratlı!
"Ne işin var burada?" dedim yine sorumu yenileyerek.
Gülüşünü dizginleyip sakin bir ifadeyle cevap verdi. "Dedim ya, sabah uyandırmak için diye. Akşama görev var da"
Adam resmen benimle dalga geçiyor ya. Aklımı yitiricem! Bana sağdan soldan geliyorlardı artık.
"Lan sen benimle dalgamı geçiyorsun! Çık git, ruh hastası adam!" diye üstüne yürüyüp dışarı iteledim.
"Lan mı! Tamam askeriye dışında rütbeyi kaldırıyoruz dedik de bu kadarını mı dedik Kızıl Kurt?" dedi ve sonra aklına bir şey gelmiş gibi sırıtmaya başladı. "Ah tabi sende haklısın, dünkü öpüşümün etkisinde kalman çok normal."
NEEE! Ne öpücüğü pardon?! Bu adam eceline mi susadı yoksa ben mi yanlış anladım olayı? Lütfen ikinci seçenek olsun aksi taktirde buradan birimiz sağ çıkamayacaktı.
"Sen ne saçmalıyorsun?! Dağ ayısı! Öküz! Kara böcük!" diye saymaya devam ederken aynı zamanda da bir kaç tane çaktım. Ne saçmalıyordu bu aşağılık adam? Birde öpüşme filan diyor!
Attığım şamarlardan kurtulmak için bileklerimi tuttu sıkı sıkı. Elleri soğuktu ama asla tenimi ürpermiyordu, aksine bir ısı vardı. "Bi dur! Öyle bir şey değil! Sen öptün önce beni, sen benim ırzıma geçmeye çalıştın." dedi sırıtarak. Ayy Allahım bu adam beni çıldırtacak en sonunda!
Beni kendine çekip daha da yakınlaştı. Aramızda bir karış nefes vardı ve bu benim zihinsel zarara uğramama sebep oluyordu. Kendimi çekmek istedim ama sanki sadece bileklerimi değil de bütün bedenime engel oluyordu. Bakışlarımı gözlerine diktiğimde kaşları çatıktı ama gözlerinde bir şey vardı. Ne olduğunu bilmediğim bir şey.
"Bana dünkü gördüğün meteoru anlatıp etkileyecektin." dedi kesik kesik nefes alarak.
Meteor? Etkilemek? Ne oluyordu? Neyse, ne oluyorsa çok güzel oluyordu. Sebebini bilmediğim bir şekilde, ona bu kadar yakın olmak içimdeki fırtınayı dindiriyordu.
Olmazdı! Birden kendimi geri çektim. O fırtına bana acı çektirmeye çalışanlara karşı kalkanımdı.
Bu hareketimden dolayı bocalamıştı. Ve yanlış bir şey yaptığını düşünüp ellerini ani bir şekilde geri çekti. Ama sanki soğuk ellerini çekince üşüdüm. Bu da olmazdı! Ona bunu yapamazdım ki, fazla masum durmuştu.
Yooo! Çokta güzel yapardım! Bu adam bana ilk başta neler çektirmişti. Burnumdan getirmişti her şeyin, bende öyle yapacaktım! Yüzüme bakıp bir şey bekledi. Olmayınca çekip gitti. Bu hali canımı yaksada bir şey yapmadım.
🐺
"Sessizce ilerleyin! Bu sefer hata istemiyorum! Hata yapının canını alırım ona göre!" diye kükredi resmen Kara böcük.
Bir kaç haftadır herkesin burnundan getirmişti. Oh olmuştu. Çokta güzel olmuştu. Tek sorun, bana kırgın ve kızgın olmasından dolayı asla yüzüme bakmaması. Bana ne canım, çeksin. Önceden sınırları koymak gerekiyor ki götü çok kalkmasın. Bende tamda öyle yapıyordum.
"Alp komutanım?" dedi Bora korkak bir sesle.
"NE VAR? YORULDUN MU HEMEN? GELMESEYDİN O ZAMAN, BANA NE!" dedi benim ayıcık. Bu sakinliği gözlerimi yaşartıyordu gerçekten.
"Yo-yok ben şey için dedim. Köye yaklaşıyoruz da..." dedi Bora ama altına işemiş bir hali vardı. Ne yapmıştı bu ayıcık bunlara? Melih bile sakindi ve bu fazla ürkütücüydü.
"Bence de yavaşlamalıyız. Bizi fark edebilirler." diye araya girdim. Cevap vermedi, arkasından ilerlediğim için sırtı bana dönüktü ve bu yüzden de yüz ifadesini göremedim.
'Görsen ne olurdu? Sadece çatık kaşlarını görecektik' dedi içimdeki ses. İlk defa sana hak veriyorum, adamı çatık kaşlı şahıs olarak tanıdım resmen daha ne olabilirdi ki.
Durup bir yere yerleştik. Aramıza koyduğu iki metre mesafeyi asla aşmıyordu. Dağ ayısı diye boşa dememişim. İyi ki demişim.
"Melih silahları temizle!" diye emir verdi bu kez de. Ancak bu sıralar Melih'in üzerine fazla gidildiği için acıdım.
Onu bu durumdan kurtarmak adına ben öne atıldım. "Ben yaparım tamam, sen geç yerine."
"Olmaz!" dedi bana karşı çıkarak. Ama yüzüme bakmamakta ısrarcıydı.
"Olur!" dedim bende.
En sonunda bakışları beni buldu ama kaşları en çatık haliyle. "Benim sözümün üzerine söz mü söylüyorsun sen asker?"
"Ne haddime! Ama burada olmaması gereken bir şey varsa o da sizin askeriye dışındaki olayları görev esnasında hala sürdürmeniz." dedim kendimden emin bir şekilde. Arkadaşlar ben azıcık sıçmış olabilir miyim?
'Bence evet' dedi çok sağolsun iç sesim. Ama olsun, ben onu yola getirirdim. Herkes bu sataşmamızın ardından bize şaşkınlıkla bakıyordu.
Hışımla kalktı ve beni kolumdan tutup sürüklemeye başladı. Herkesin gözden kaybolduğu bir yere geçince ise konuşmaya başladı. "Sen ne olsun istiyorsun!"
Yola getirme olayının üzerinden tekrar geçmek şarttı.
"Ne isteyecekmişim be senden?" dedim çirkefleşerek. Tamam, beklediği cevabı almamış olabilir ancak bu şekilde davranması için bir sebep yoktu.
Her zamanki bakışı vardı ancak bu sefer hayal kırıklığı da dahildi. "Hiç bir cevap vermeyip, çekip gitmemi bekledin ve şimdi de hiçbir şey olmamış gibi davranıyorsun! Yapma bunu!" dedi ancak sesi daha sakindi.
'Haklı adam' dedi iç sesim. 'Şu surata bak tam yemelik, niye bu kadar uğraştırıyorsun? Boş ver inadı mıncırarak sev şunu'. Üf sus bi sen! Sanki çok biliyorsun! Arkadaşlar ben sıyırmış olabilirim. İç sesimle kavga ediyorum resmen. Dönüşte bir psikoloğa mı uğrasam?
"Senin suçun!"
"Benim ne suçum varmış? Senin yanında kendimi hiç olmadığım kadar iyi hissetmem mi suç? Tamam! Yaklaşmayacağım lan! Uzak duracağım!" dedi ve arkasını dönüp gitti yine.
Onun bu hali canımı daha da yaktı. Sanki şimdi bıraksam bir daha geri yakalayamayacakmışım gibiydi. Artık ulaşılmaz olacakmış gibi.
