İçeriğe geç

Kızıl Köz

Bölüm 2 · 9 dk okuma

Kızıl Köz

Bölüm 2

-2-

Asansör, terk edilmiş bir pasajın içine açılıyordu. Durduğu gibi arabadan indim ve pasajın girişine park ettiğim arabama bindim. Tam olarak gaza basıp partinin olacağı alana sürmeye başladım. Bu aslında bir partiden çok, eğlence amaçlı düzenlenen bir yasadışı dövüş etkinliğiydi. Neden toplanma noktası olarak orayı seçtiklerini bilmiyordum. Amcak kısa sürede öğreneceğimden emindim.

Etkinlik alanına vardığımda, arabayı uzakta bir yere park edip ara sokağa adımladım. Eski püskü barın altında bulunan bir dövüş kulübüydü bu. İçeriye girdiğimde sesler bir kaç saniyeliğine kesildi. Buna alışıktım elbette ki, sonuçta ünlü Ötekut ailesinin kızı böyle yerlerde takılmamalıydı. Bara doğru ilerleyip davetiyemi gösterdim.

“Biraz dövüş izlemeye geldim.”

Bardaki adam etrafa kısa bir bakış atmış, ardından arkasındaki kapıyı işaret etmişti. Başımla selamlayıp göz kırparak ardındaki o karanlık merdivenlere yöneldim. Sesler, aşağıya indikçe artıyordu. İnlemeler, çığlıklar ve tezahüratlar. Sonunda alana giriş yaptığım gibi, ayaklarımın önüne bir adam serilmesi bir olmuştu. Dudaklarım şaşkınlıkla açılırken önce yerdeki adama, ardından da onu yere seren adama baktım.

Koyu kahverengi gözler, beni yerle bir etmek istercesne gözlerime odaklanmıştı. Bakışlarımı adamdan çekmedim. Tam 13 saniye bakıştık. Yuhlamalar yükselince kolumda hissettiğim el ile kaşlarım çatıldı. Kenara çekildiğimde elin sahibine bakma şansım olmuştu. Füsun Karaca, yakın dostlarımdan biriydi. Aynı zamanda da bir Saye analistiydi.

“Ona öyle bakma Alevay. O deccal seni bir yumrukta yer. Anladın mı beni?”

Kaşlarım içimde büyüyen ego ile havalanırken yalnızca kıkırdadım.

“O halde denesin de görsün ebesinin a-”

Füsun, sözümü daha bitirmeden beni susturmuş ve hemen ardından göz devirmişti.

“Terlik geliyor bak?”

Ne terlikmiş diye düşünmeden edemedim. Ancak onun bana karşı olan bu korumacı tavrı beni nedensizce mutlu ediyordu. İçimdeki o ego duvarını yıkıp maçı izlemeye döndüm. Bu sırada Füsun da konuşmaya devam ediyordu.

“Baban hala daha evlenmeni istiyor mu?”

“Evet.” diyerek kısaca cevapladım sorusunu.

“Belki de ona aslında kim olduğun konusunda daha net olmalısın?”

İç çektim. Füsun da en az benim kadar evlilikten nefret eden bir insandı. Bu yüzden olsa gerek, babamı da pek sevmezdi.

“Ona dürüst olursam beni evlendirmek konusunda daha ısrarcı olacak Füsun, bunu biliyorsun.”

Füsun kaşlarını çatmış ve bir iç çekmişti. Bunu ona bakmadan bile tahmin edebiliyordum artık.

“Belki de evlenmeliyim.”

Evet, annemin isteği olan Saye İmparatorluğunu sürdürmeyi hala daha devam ettiriyordum. Ancak babamın istekleri benim için hep ikinci planda kalıyordu.

Tam bunları düşünürken, kulaklarımda çınlayan bir kemik kırılma sesiyle arkamı döndüm. Giysilerinden belli, burada çalışan bir kadın yere sereserpe uzanmış burnunu tutuyordu. Kaşlarım istemsizce çatıldı.

“Sana bahisleri yüksek tutmanı söyledim! Ancak sen bir boku bile beceremeyen bir kaltaksın!”

Yanındaki -gerçek anlamıyla salak görünümlü- adama döndü bakışlarım. Korkmuş kadının tepesinde dikilmiş, resmen kulakları sağır edecek ölçüde bağırıyordu. İçimdeki öfke büyürken, dik dik ikisine bakmaya devam ettim. Elim yavaşça yumruk olurken ise tek duyduğum Füsun’un sesiydi.

“Sağ taraftan Mavi.”

Evet, tam olarak sağ taraftı. Ve evet, toplum kurallarına ve dikkat çekmemeye özen gösteren Füsun Karaca, beni durdurmak yerine adamın dikkatsizliğini analiz etmişti. Çünkü yalnızca Saye kadınları değil, hiçbir kadın böyle bir durumda yalnız kalmamalıydı.

Etrafıma kısaca bakındım, burnunu kırmama yardımcı olacak herhangi bir şey aradım. Donup kalmış bir garsonun elindeki içki şişesini görünce ise şişeyi almak üzere uzandım. Şişe sonunda elime geçince adamın sağ tarafından yaklaşarak, aşağıdan yukarıya doğru şişeyi adamın burnuna savurdum. Elimdeki şişe, adamın suratına sertçe çarptığında, şişeyi tuttuğum elimdeki ağırlık aniden hafifledi. Kırık cam parçaları yere düşerken ben ise adama doğru ilerledim ve bacaklarının arasına doğru sert bir tekme geçirdim.

“Gücünün yeteceği birileriyle karşı karşıya kalsan daha iyi olur.”

Yerdeki adam çaresizce kıvranırken, çoktan etrafımı bir sürü adam sarmıştı bile. Umursamadım ve yerdeki kadına elimi uzattım. Kadının tereddütlü bakışları, resmen kalbimi çürütüyordu. Elini uzatmaya, yardım görmeye bile korkar durumdaydı. Bu yüzden eğildiğim gibi kadını kolundan tutup kaldırdım.

“Öldürün o canavarı!”

Yerdeki adamın sesiyle, tuttuğum kolun sahibi yerinde titredi. Ben ise yalnızca bakışlarımı etrafta döndürdüm. Çok fazla değillerdi. En azından bana göre çok fazla değillerdi.

“Füsun, kadını al.”

Füsun, hızlı bir hamleyle kadını yanına çekerken ben ise bacaklarımı hafifçe aralayarak etrafımdaki adamlara bakındım. Gözlerimin durduğu yer ise ileride, duvara yaslanmış metal paspas sopasıydı. Adamlar, sanki bir sonraki adımımı ezbere biliyormuş gibi aynı anda üzerime koştuklarında ilk olarak sağdan gelen adamın karnına bir tekme geçirdim.

“Gücü size yetmeyen…”

Başka bir adama bir yumruk daha…

“Birine karşı şiddet uygulamak…”

Ve bu sefer yumruk attığın adamı başka bir adamın üstüne fırlattım…

“Sizi erkek yapmaz.”

Son adamın da burnuna doğru kafa atıp geri çekildim. Islak dudaklarıma yapışmış bir tutam saçı yüzümden çekip nefes nefese sözümü bitirdim.

“Yalnızca korkak ve kalpsiz, pısırık bir it yapar.”

Tükürürcesine fısıldadığımda, bütün salona ağır bir sessizlik çökmüştü. Etrafa son bir bakış atıp korku dolu gözlerle beni izleyen yerdeki adama döndüm. Öyle bir şok geçirmişti ki kendi acısını bile unutmuştu. Arkamı dönüp Füsun ve az önceki kızı da alarak yürümeye başladığımda son sözlerim dudaklarımdan süzüldü hafif bir karadeniz şivesiyle.

“Ha bu da böyle biline…”

Kadının koluna girdikten sonra onu ilerletip Füsun ile birlikte çıkışa yöneldim. Çok fazla vaktimiz olmadığı doğruydu, pısırık itimizin adamlarının yola çıktığını tahmin edebiliyordum. Bu yüzden kızıl saçlarımı gizleyecek şekilde kapüşonumu taktım.

“Füsun, kadını Saye vakıflarından birine götür. Ayrıca babamın şirketinde iş görüşmesi ayarla.”

Füsun, arabaya binmeden önce gözlerini kıstı ve hafifçe gülümsedi.

“Bana emir vermenden hoşlanmıyorum.”

Tek kelime etmeden yalnızca aracıma yürüdüm. Kapıyı açtım ve bir adımımı içeriye attım. Her ne kadar tek kelime etmesem de, aracın henüz açılan aynasının yüzümdeki hafif tebessümü yansıttığının farkındaydım.

Füsun, yüzümdeki gülümsemeyi görnüş olacak ki memnun bir edayla aracına binmiş, doğrudan en yakın hastaneye sürmeye başlamıştı. Ben ise derin bir nefes almakla yetindim. En sıradan günüm bile bu kadar aksiyonluydu. Çünkü bütün bir evren toplansa da, insanoğlunun aptallığına çözüm bulamayacaktı. Yutkunup altımdaki mini cooper’ı evime doğru sürmeye başladım.

Yaklaşık yarım saat içerisinde eve vardığımda, saat tam olarak gece yarısını bulmuştu. Yutkundum, bu evin kurallarını açıkça aşıyordu. Arabayı evimizin ön bahçesine sürüp ardından babamın şoförüne emanet ettim. Korkmuyordum, babamı hayal kırıklığına uğratmaktan çekiniyordum. Bebekliğimden beri bu böyleydi. Hiçbir zaman ona karşı gelememiştim. Evlilik konusu hariç tabii…

Malikaneye girdiğimde ışıkların hala daha açıı olduğunu görünce kaşlarımı çattım. Ceketimi karşımdaki görevliye uzatırken kulaklarımı kabarttım içeride dönen konuşmaya. Seslerden biri, yıllardır tanıdığım babama aitti. Ancak diğer bir ses, içimi ürpertmeye yetti.

Tanımadığım bir sesti bu, bana yabancı gelen… Ne kadar güven verse de aynı zamanda beni ürperten. Adımlarımı hızlandırdım. Giriş kattaki misafir ağırlama salonuna vardığımda gördüğüm yüz ile kaşlarım daha da çatıldı. Aynı sesinin bilinmezliği gibi, ortama yaydığı havanın da bilinmezliği beni içine çekiyordu.

Ellerimi önümde birleştirip her zamanki o tatlı kız rolüne büründüm. Hafif bir gülümsemeyle babama baktım.

“Babacığım… Misafirimiz olduğunu bilmiyordum.”

Babam beni gördüğü gibi ayağa fırlamış, daha önce yalnızca ikiz kız kardeşim Maral’a bakarken gördüğüm bir ifadeyle yanıma yaklaşmıştı. Ve babamın yüzündeki bu ifade, beni kat ve kat daha fazla endişelendirmeye yetmişti.

“Alevay, gel otur. Sancar Yarkın ile tanış.”

Kaşlarımın çatılmasına izin vermedim. Bunun aksine karşımdaki adama elimi uzattım.

“Memnun oldum, Sancar Bey.”

Benim kesinlikle örümcek hislerim yoktu. Gerçi olsa bile bu kadar yakışıklı bir yüzün ardındaki gerçeği farketmek zor olurdu. Zihnimin içinde, kaçmamı söyleyen sese karşı direndim. Adam elimi tuttuğunda ise tutuşumu narinleştirdim.

“Memnun oldum, Alevay Hanım. Sizinle tanışmak bir onur.”

Ses tonu, yakından duyulunca içimde bir şeylerin kıpırdamasına sebep olmuştu. Bu yüzden kendimi bir süreliğine sakinleştirmeye çalıştım. Bu gerginliğimi babam farketmiş olacak ki, hemen söze atılmıştı.

“Alevay, Sancar Bey yeni iş ortaklarımızdan biri.”

Babamın genelde bunları anlatacağı kişi olmazdım. Genelde bu tür bilgiler Maral’a aktarılırdı. Bu şirketin en büyük geleceği oydu. Ben ise yalnızca sonradan öğrenirdim. Bundan dolayı, işin altında başka bir gerçek yattığını anlamamak aptal işiydi.

“Sancar Bey, bugün buraya bu saatte gelmenizdeki tek amaç iş konuşmak mı?”

Her zaman dürüst olmuştum. Ancak bu dürüstlük karşısında karşımdaki adamın gözlerinin parlamasını beklemiyordum. Genelde böyle dürüst olduğum kısımlarda, karşımdaki kişiyi korkutup kaçırmakla ünlüydüm.

“Alevay!”

Babamın sert sesi kulaklarımda yankılandığında bile bakışlarımı Sancar’ın bakışlarından ayırmadım. Gerçek şu ki, o da ayırmayı düşünmüyordu. Elini hafifçe kaldırıp babamı susturmayı seçti.

“Sorun değil Turgay Bey. Dürüst olmayı bende severim.”

Bir kaç saniye neyin gelecepi hakkında endişelendim.

“Buraya sizinle bir evlilik ittifak’ı kurmak için gelmiş bulunmaktayım.”

Ağzım açık kaldı, kaşlarım havalandı. Karşımdaki adamın yaptığı dürüstlük müydü yoksa hadsizlik mi? Bakışlarım yavaşça babama döndü. Tek kelime etmedi. Babamın tavırları beni daha da çok dehşete düşürürken istemsizce bir kahkaha patlattım.

“Pardon? Duyamadım sanırım. Benimle evlenmek mi?”

Bir kaç adım geriledim.

“Yanlış kişi olabilir mi? Maral? Kesinlikle Maral!”

Koskoca evde ikizimin adını haykırdım. Bir yandan da gülmemek için kendimi zor tutuyordum.

“Maral olmalı aradığınız kişi, ben hemen onu buraya getireyim.”

Maral’ın kalkmayacağından emin olduğumda tam yukarıya doğru ilerlerken kolumun tutulmasıyla diğer elimin yumruğunu refleks olarak sıktım. Başımı adama geri çevirdim usulca.

“Aslında aradığım kişi tam olarak sizsiniz.”

Gözlerimi babama çevirdim. Sanki beni son bir defa kurtarmasını bekler gibiydim. Ancak bu adamdan kurtulmak istememin sebebi güvende hissetmemek değildi. Bütün bedenimi saran bilinmezlik hissiydi.

“Turgay Bey, biraz kızınızla konuşabilir miyiz?”

Babama yalvaran gözlerle baktım. Ancak onun dudaklarında yalnızca, bir kaç saniyelik güven veren bir gülümseme belirdi. Hemen ardından ise gülümsemenin kayboluşuyla uzaklaştı. Gözlerimi bir kaç saniyeliğine kapatıp derin bir nefes almayı denedim. Ardımdaki adama döndüm tüm bedenimle ve koltuğa, tam karşısına oturdum. Sanki yakın olmak istercesine yerinden kalkıp yanıma oturduğunda bakışlarım hala Sancar’ın gözlerindeydi.

“Bakın Sancar Bey-“

“Sancar diyebilirsin Alevay, yani lütfen.”

Başımla yarım bir şekilde onayladım ve sözüme devam ettim.

“Pekala, Sancar. Babam sana ne söyledi bilmiyorum ama benim halihazırda bir evlilik planım yok.”

Sözlerimin onun yüzünde oluşturduğu tepkiye bakarken yutkundum. Ancak bu tepki hüzün değildi, aksine hırstı. Yıllarca bir çok erkeğin yüzünde gördüğüm o tehlikeli hırs.

“Açık konuşmak gerekirse, evlilik benim de planlarım arasında değildi Alevay. Bu yüzden seçimim kız kardeşin değil, sen oldun.”

Gözlerimdeki ufak umut ışığı hafiften solarken bu sefer yutkunamadım bile. Yanıma yaklaşan ve koltuğun baktığı pencereden gözüken yıldızları işaret eden eline odaklandım.

“Annen, annemin yakın bir dostuydu. Annem malum kazada vefat etmeden önce, evlenmem konusunda çok ısrar etti. Bunun bizi, değiştireceğine inanıyordu.”

Sanki bir tavşan yakalamış avcı edasıyla atladım.

“Ne konuda değiştireceğine?”

Gözlerinde bir ifade aradım yeniden. Ancak hiçbir ifade yoktu. Bu da karşımdaki kişinin ya usta bir yalancı ya da tamamıyla dürüst bir adam olduğunu gösterirdi. Sancar, gözlerini gözlerimden ayırmadı. Sanki salladığı saatini saatlerce hastanın gözü önünde tutan bir hipnoz ustası gibiydi.

“Bir süredir, İstanbul’un büyük bir şirketiyle ortaklık yürütmeye çalışıyoruz. Karşımızdaki kişi ise aileye önem veren oldukça güçlü bir adam.”

Kaşlarım çatıldı ve bu durum Sancar’ın da başını çevirmesine neden oldu. Parmağını gökyüzündeki ay’a doğru çevirdi.

“Senden istediğim yalnızca bir kaç yıllık anlaşmalı bir evlilik. Ardından, gitmekte özgürsün. Senden yalnızca ailemizin ışığını yansıtmanı istiyoruz.”

Bakışlarım hala Ay’ın üzerindeyken Sancar’ı dinlemeye devam ettim. Kafamdaki bütün sesleri susturmayı denedim. Bu babamın evliliğim üzerine kurduğu baskıları da azaltmaya yetecek bir anlaşmaydı. Karşımdaki adamı her ne kadar tanımasam da, bunu yapmam gerektiğini hissedebiliyordum. Başımı, gözleri üzerimde olan adama çevirdim.

“Pekala, evlenelim.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.