İçeriğe geç

Kızıl Köz

Bölüm 1 · 5 dk okuma

Kızıl Köz

Bölüm 1

-1-

“Bir zamanlar, genç bir kadın yaşarmış. Bu genç kadının adı ise Saye’ymiş.”

Alevay’ın merakla bakan mavi gözleri annesini bulduğunda, Hilal Âlâ Ötekut, kızının kızıl saçlarını okşadı.

“Saye ne demek anneciğim?”

Tekrar elindeki eski, tozlu kitaba baktı. Bütün bir kitapta yalnızca tek bir resim bulunuyordu. Yedinci sayfadaki bu resim, arkası dönük, kızıl saçlı bir kadının resmiydi. Karanlıklar içerisindeki bu kadın, Saye’ydi. Doğruyu söylemek gerekirse Alevay, bu kadından ilk zamanlarda çok korkmuştu. Resim, adeta bir şeytan silüetini anımsatıyordu. Ancak annesinin sözleri, bu korkusunu yenmesine yardım etmişti. Hilal’in de söylediği gibi, dış görünüş, her şey demek değildi.

“Saye, koruyucu gölge, huzur ve sığınak demek meleğim.”

Ardından bir sonraki ses, Hilal’in diğer yanından yükseldi. İkiz olmalarına rağmen birbirlerinin tamamıyla zıttı olan Ötekut kardeşlerinden Maral İzem Ötekut’tu bu seferki sesin sahibi. Kahverengi saçları, ela gözleri ile babasının tamamıyla kopyasıydı. Hilal’in gözleri aynı sevgi dolu ifadeyle süzdü kızını.

“Anne bu kitap çok sıkıcı! Lütfen ‘Rapunzel’ okuyabilir miyiz?”

Hilal hafifçe güldü. Kabulleniş vardı gözlerinde. tam kızının sorusuna cevap vereceği sırada Alevay atladı.

“Rapunzel olmaz… Hem Saye’nin de saçları uzun!”

Maral kaşlarını çattı.

“Ama rapunzel daha güzel! Hem o bir prenses. Ben de büyüyünce Rapunzel olacağım.”

“Sen Rapunzel ol, ben her zaman Saye olarak kalacağım Maral! Hem Saye Rapunzeli döver.”

Sözlerinin ardından Alevay, annesini aşarak Maral’ın üzerine çıkmış ve onu gıdıklamaya başlamıştı. Maral’dan çıkan tiz çığlıklar ve Alevay’ın kahkahaları odayı doldururken kapı hafiften aralandı. İçeriye giren Ötekut ailesinin başı, Turgay Alp Ötekut’tu.

“Neler oluyor burada?”

Adamın sert sesi odayı doldurunca Alevay aniden geri çekildi. Babasından korktuğu büyük bir gerçekti. Çünkü Turgay için, en sevdiği kızı her zaman Maral olmuştu. Alevay ise bu kontenjana asla girememişti. Maral, Alevay’dan kaçıp koşarak babasının arkasına saklandı. Turgay ise her zamanki sert bakışlarını karısına ve diğer kızına dikmişti. Bir süre onları süzdükten sonra eğilip nefes nefese kalmış Maral’ın saçlarını okşadı. Her şey alışıldığı gibiydi. Ta ki babası, kızına gülümseyene kadar. Babası kızına gülümsemişti evet, ancak kızı hiçbir zaman Alevay olmamıştı.

“Anlat babana minik prensesim, ne oldu?”

Maral, babasının kız kardeşine karşı tutumunu her zaman biliyordu. Ancak babasının kardeşini de sevdiğine her zaman inanmıştı. Minik elleriyle oynarken başını yere eğdi. Cılız çıkan bir ses tonuyla, sanki söylemek istemiyormuş gibi mırıldandı.

“Alevay beni gıdıkladı…”

Tam o anda, Alevay nefesini tuttu. Babası bakışlarını yavaşça Alevay’a çevirirken kurtarıcı bir ses yükseldi. Bu sesin sahibi elbette ki annesiydi.

“Yeter bu kadar masal. Hadi herkes yataklara. Turgay, gidip Maral’ı yatırır mısın?”

Turgay’ın bütün ailede tek laf edemediği kişi Hilal’di. Diğer kadınlara göre cılız olan, sesi bile tamamıyla çıkmayan annelerinin bu koskoca evde söz sahibi olması iki küçük kızı da şaşırtıyordu elbette ancak herkes bu garip duruma alışmıştı. Turgay tekrar gülümseyerek Maral’a bakmış ve ardından onu kucaklayarak odasına götürmüştü. Alevay ise, yalnızca ikisinin arkasından bakmakla yetinmişti. Hilal, küçük kızına bakarken yataktan kalktı. Yorganı bir eliyle tutup kaldırdı ve gülümsedi.

“Uyku saati benim kızıl meleğim.”

Alevay, sanki bir transtan uyanmış gibi aniden annesine döndü. Ardından yavaşça yatağa baktı. Yatağa yatıp, ardından annesine sorgulayıcı bakışlarını bir cevap beklercesine diretti. Hilal, kızının bu bakışları altında suçlu bile hissetmiyordu. Yalnızca kızının üzerini örttü ve eğilip alnına bir öpücük kondurdu.

“Baban seni her zaman sevdi Mavi, ancak herkesin doğruları aynı değildir ve herkes, herkesin istediği gibi davranamaz. Bir gün baban bunu anlayacak ama o zamana kadar, sakın ondan nefret etme.”

Alevay, annesinin konuştuğu sürede gözlerini ondan bir saniye ayırmadı. Düşünüyordu, babasına öfkeliydi. Evet ama bu onu sevmediği anlamına gelmiyordu. Ufacık bir an da olsa babasının onu sevdiğini hatırlıyordu. Bu umut, ondan nefret etmemesi için yeterde artardı bile. Yüzünde hafiften bir gülümseme belirdiğinde annesi tekrar konuşmaya girdi.

“Ve bir gün ben olmasam bile, babanın seni asla yalnız bırakmayacağını anlamalısın. İyi uykular meleğim…”

Günümüz — İstanbul

Zihnimin içindeki sesi susturmaya çalıştım bir süre. Bu ses tam olarak hayatımın tasarımcısına aitti, Annem’e, Hilal Âlâ Ötekut’a.

“İyi uykular kızıl meleğim…”

Buzlu su, içimde büyük bir tehlike hissi yaratıp damarlarımdaki kanı dondururken artık nefes alamayacağımı hissedip buz dolu küvetten sıçrayarak kalktım. Nefes nefeseydi bütün bedenim. Bedenimin yarısı hala buzlu suyun içerisindeyken morarmış dudaklarımı ıslattım. Başımı yan tarafa çevirdiğimde o da oradaydı. Beni yetiştiren kadın, Umay Uluç. Evet, hayatımın tasarımcısı Annem olabilirdi. Ancak her anımı gören, beni annemin isteyeceği, onun gurur duyacağı bir kız yapan kişi Umay Uluç’tu. Annem bundan neredeyse 20 yıl önce bizi bırakıp gittiğinde, yanımda duran tek kişiydi. Babam Turgay, iş seyahatleri ve artık pek de küçük olmayan kız kardeşim Maral’ın istekleriyle meşgulken, benim ihtiyaçlarımı, belki de daha fazlasını o karşılamıştı. Yaşlı kadın, baktığı kronometrenin durdurma tuşuna buruşmuş ellerinin baş parmağını bastırıp bana döndüğünde yalnızca dik dik ona baktım.

“60 saniye, Alevay. Öncekine göre daha iyi ancak geliştirilmesi gerekiyor.”

Hiçbir şey söylemedim, yalnızca içinde bulunduğum küvetten çıkıp titreyen bedenime bir havlu sardım. Karşımdaki kadın hala daha beni süzüyordu. Tanımadığınız veya size uzak olan bir insanın çıplakken sizi süzmesi rahatsız edici olabilir. Tabii ben bunları çoktan aşmıştım. Giyinme bölümüne geçtiğimde, Umay da tam arkamdaydı. Ben üzerimi değiştirirken elinde tuttuğu baston ve kambur bedeniyle kapıda durduğunu hissedebiliyordum.

“Anneni duydun.”

Son olarak çoraplarımı giyerken, Umay’ın sözlerini duymamla birlikte bir kaç saniye donup kalmıştım. Hiçbir şey söylemedim. Ancak bu hayatta, sır saklayamadığım iki kişi vardı. Biri yıllarca yanımda olan, aynı karında aynı zamanda büyüdüğüm ikizimdi. Diğeri ise Umay’dı. Umay yavaş adımlarla bana doğru yaklaştı. Ben ayakkabılarımı da giymiş, tamamıyla hazırken ise tam önümde durdu. Elini çeneme koyup başımı kaldırdı.

“Bunu inkar etmek zorunda değilsin. Onu özleyebilirsin. Ama kimsenin bunu senin bir zayıflığın yapmasına izin verme.”

Birinin bunu zayıflığım yapması mı? Bu zaten benim bir zayıflığımdı. Ne kadar inkar etsem de, söz konusu ailem olduğunda acımasız bir kişiliğe bürünüyordum. Yutkunurken boğazım hafiften hareket etti. Ardından ise, sanki enerjik, başına buyruk, deli dolu Alevay sanki hiç kaybolmamış gibi yeniden sırıttım. Omuz silkip parlayan gözlerle kadına baktım.

“Üstünde çalışıyorum.”

Umay bu sözlerimi duyunca yaşlı, nenemsi bir tavırla homurdanmış ve gülmüştü. O geri çekildiğinde ise bende ayağa kalktım. Yanağına bir öpücük kondurup, deri ceketimi omzuma atarak kapıya doğru yürümeye başladım.

“Nereye?”

Kapıdan çıkarken duyduğum ses ile gülümsemem de büyümüştü.

“Partiye elbette, birinin Ötekut ailesinin neşesi olması gerekiyor.”

Arkamdan ismimi yüksek sesle hönkürmüştü. Ancak ben çoktan uzaklaşmıştım bile. Bulunduğumuz yer, boğazın altında bulunan gizli bir örgüt iniydi. Bu yüzden doğrudan çıkmak imkansızdı. Koca inin içinde adımlıyordum. Üzerimdeki sıradan spor kıyafetlerine aldırış etmeden asansöre ilerledim. Adımımı attığımda, Umay’ın da peşimden geldiğini görmüştüm. Yüzümdeki sırıtış hiç silinmeden elimi kaldırdım. İnce, uzun parmaklarımı ahenkle salladım kadına karşı. Asansör, yukarıya doğru çıkarken, tek gördüğüm Umay’ın sinirli bakışlarıydı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.