Korku, insanoğlunun yaratılışından beri varlığı devam ettirmiş sayılı duygulardandı. İçine yavaşça siner önce kalbini sonra aklını çelerdi. Ve benim ise çoktan kalbime sinmeye başlamıştı.
Simsiyah olan oda da sadece ben vardım. Artık kulube yoktu. Onun tahta zeminin yerini ayaklarımı bile geçmeyecek kadar sığ bir su almıştı.
Uçsuz bucaksız karanlık sonsuza kadar gidiyordu.
Beyaz elbisemin etekleri kan olmuş, yere damlıyordu. Hayır… yerdeki şey su değil kandı.
“ALEX! ALEX NERDESİN? YARDIM EDİN!”
Arkama bakmadan, nereye gittiğimi düşünmeden sadece koştum. Kan hiçbir efsanede, hiçbir öyküde hayra alamet olmazdı. Her adımımda kulağıma kanın çıkardığı ses geliyordu.
Burası neresiydi?
Kimin, kimlerin kanı olmuştu yerler?
Bunlar benim günahımın bedeli miydi?
Koştukça terlemeye başlamıştım fakat buna rağmen asla ısınamamıştım. Hava bir kış sabahı kadar soğuk, yerler savaş meydanı kadar ıslak. Ne zamandır koşuyordum? Bir dakika, bir saat, saatler? O boşluğun ve hiçliğin içinde ilk defa kendim hariç bir şey vardı.
Bir ayna.
Altın çerçevesi tıpkı oyulmuş bir ahşap kadar detaylı şekilleri vardı. En üst kısmına asılmış taç kor kadar kırmızı yakutlarla süslenmişti. Kollarını açan anka kuşu tacına ana parçasıydı.
Günler sonra ilk defa aynaya bakıyordum. Saçlarım şarap kadar kırmızı. Gözlerim yakut kadar yeşil. Burnumda olan çiller artık yerinde değil. Hayır, aynadaki kişi ben değilim.
“Kader ve kederden kaçamazsın küçük Albis.”
*************.
“Ellie!”
Gözlerimi aralarken Alexin yüzü karanlığın içinde zar zor seçiliyordu. Islak saçları alnına yapışmış, yanakları soğuktan kızarmış. Hava henüz kararmıştı. Bir saniye. Ben bütün gün mü uyumuştum?
Her şey bir rüyaydı. Uzun bir rüya.
“Alex?”
“Evet benim. Sen iyi misin? Kabus görüyordun.”
Komidinin başında duran bardaktan birkaç yudum aldım. Nefes nefese bir halde kıyafetimin yakasını çekiştirdim. Yakamın nerdeyse hepsi ıslanmıştı. Bir süre bekleyip nefesi düzene sokmaya çalıştım. Bu sırada Alex çantasından temiz kıyafetler, biraz yemek, içinde çay olduğunu tahmin ettiğim bir matara ve ay çöreği çıkardı.
“Yemeden önce üstünü değiştirmek ister misin? Ben dışarda bekleyebilirim terlemiş gibisin.”
Başımı evet anlamında sallayıp kıyafetleri aldım. Nerdeyse geldiğimden beri kıyafetlerimi değiştirmemiştim. Çok pis kokmaya başlamışlardı. Alex çantasını aldığı yere bırakıp kulubenin dışına çıktı. Küçük kulubede bulunduğu oda hariç birde küçük bir banyo vardı. Onu bu soğukta bekletmemek için hızlıcı üstümdekileri çıkardım. Yeşil kazak ve pantolon biraz eskimiş görünsede koklayınca oldukça temiz oldukları belli oluyodu. Üstümü değiştirdikten sonra Alexe bir kaç kez seslendim.
Defalaraca kez seslensemde duymayınca duvardan destek alıp kapıya kadar yürüdüm. Kapıdan dışarı çıktığımda soğuk hava ciğerlerimi serinletti. Günlerdir ne dışarı çıkmış ne de temiz hava solumuştum. Ağaçların üzerinde ince kar tabakaları birikmişti. Havadan hala küçük kar taneleri yağıyordu. Tam o sırada ağaçların arasından Alex çıkıverdi.
“Ellie? Hava çok soğuk. Hadi içeri girelim.”
Günlerdir dışarı çıkmamıştım evet karnım biraz acıyordu ama dışarda kalmayı çok istiyordum. Ve uzun süredir yataktan çıkmadığım içinde biraz sıkılmıştım açıkçası. Sadece bir kaç dakika diye kendime tembihledim.
“Ben biraz daha kalıcağım. Günlerdir temiz hava almıyorum. Sorun olu mu?”
Alex ağaçların arasından biraz daha yakınıma geldi.
“Yo hayır. Şurda küçük bir oturak var. Bekle sana pelerin ve minder getiriyim.”
O içeri giderken kulubenin yanındaki oturağa yöneldim. Bu oturağı bir kaç camımdan görmüştüm. Alex içerden kendinkine nazaran biraz daha küçük bir pelerin, iki fincan çay ve iki minder getirdi. Beraber karları iteledikten sonra minderlerin üzerine oturduk. Dolunayın ışığı tam üstümüze düşüyordu. Çayı yudumlarken bir yandanda dolunayı seyrediyordum.
“Bir keresinde okuduğum bir kitapta şöyle diyordu, belkide gökyüzü insanlara bu kadar uzak olduğu için bu kadar güzeldir.(küçük prens)”
Gözlerimi Alexe çevirdiğimde gözlerini hala aya dikmiş onu seyrediyordu. Beyaz saç tutamları her zamankinden daha beyazdı, daha parlaktı.
“Çok güzel bir sözmüş.”
Gözlerimi tekrar aya çevirdiğimde gökyüzünden bir yıldız kaydı.
“Alex bak yıldız kayıyor!”
Fincanımı kenara koyup elerimi kavuşturarak dilek diledim.
Bir mucize olmasını.
Ve geçmişi hatırlamayı.
Fincanı tekrar avucuma alıp yudumlamaya başladım. Nerdeyse fincanın çeyreği kalmıştı.
“Küçükken bende çok dilek dilerdim. Hatta sırf dilek dilemek için kibrit yakıp sanki kayan yıldızmış gibi aşşağı bırakıyordum.”
“Peki dileklerin gerçekleşti mi?”
“Bazısı. İki tanesi hariç hepsi gerçekleşti.”
“Peki hangileri gerçekleşmedi?”
İkimizde fincanlarımızı bitirmiştik. Yavaşça ayaklandım.
“Boşver çok saçmalardı zaten. Gel içeri geçelim koluma tutanabilirsin.”
Kolumu koluna geçirdim ve minderle fincanı öteki elime aldım. İçeri girdikten sonra fincanla minderi ona verip pelerinimi astım.
“Yemek yedin mi?”
“Hayır.”
Yatağın kenarındaki bütün yiyecek ve içecekleri alıp yemek masasına tökezleyerek yürüdüm. Masaya yemekleri koyarken o da servisleri koydu. Karşılıklı oturup etli patates püresini kaşıklamaya başladım. Çay matarasına uzanıp iki fincan daha çay doldurdum.
“Aslında şarap getirmeyi düşünmüştüm ama alkol isteyip istemediğinden emin olamadım.”
Daha öncelerden şarap içtiysemde tadını şuanda hatırlamıyordum. Belki bir kadeh denemek güzel olabilirdi ama sarhoş olma riskini almak kumar oynamak riskliydi.
“Şuan yaram için sağlığıma dikkat etsem iyi olur iyileştikten sonra beraber denemeyi çok isterim.”
Yemekte bolca sohbet ettikten sonra bana getirdiği ilaçları içtim. Çaydan birer fincan daha içtikten sonra haplar etkisini gösterdi. Şöminenin karşısında biraz kitap okuduktan sonra uyumak için yatağa gittim gözlerim kapanmaya yaklaşmışken dış kapını açıldığını ve Alexin gittiğini duydum.



