19. BÖLÜM
KARA MELEK
ALİ CİHAN
Ayak bileğimi dizimin üzerine koydum ve gergin oturuşumu gevşettim. Kolumu koltuğun yanından sallandırırken diğer elimi dizimin üzerine yerleştirdim. Cam kapıya bakıyor oluşum onları görebildiğim için değildi. Konuşmalarını net bir şekilde duyabiliyordum. Başkan sakin konuşuyordu ama aynısını deli bal için söyleyemezdim.
"Başkan düne göre sakin."
Yanımdaki masanın kenarına bir fincan kahve bırakıldığında Gupse'nin bakışlarının yüzüme kilitlendiğini fark ettim. Saçlarını boyatmıştı ve giyim tarzını değiştirmişti. O kahrolası mini etekle başka neyi amaçlıyor olabilirdi ki? Ya da onu en son bir yıl önce gördüğümde siyah olan saçlarını sarıya boyatmasının ne amacı olabilirdi? Koltukta yanıma oturdu. Kulağım hala odada olmasına rağmen az önce gevşemiş oturuşumu topladım. Bacağımı dizimin üzerinde sallarken, "Ne zaman girdi içeriye?" diye sordum. Konuşurken cam kapıya bakmayı sürdürüyordum.
"Hım, on dakikadır orada sanırım ama bana bir saat gibi geldi. Çok şey konuştular. Başkandan bir görev için izin almaya çalışıyor."
"Başkan ne dedi?" Her ne dediyse Balca'yı sinirlendiren aldığı cevap olmalıydı. Hangi görev için ısrar ediyordu ki? Yoksa şu doğu görevi mi? Sıçarlar böyle işe. Eğer o Doğu görevine kabul alırsa benim Romanya görevi yanardı. Onu oraya yalnız gönderemezdim.
"Dün de bu konuda bayağı tartışmışlardı. Tabii ki kabul etmedi."
Söylediği şeyle bakışlarımı ona çevirdim. "Dün Balca başkanla mı tartıştı?" Limandaki öfkeli hali bu yüzden miydi?
Gupse başını salladı. "Hem de nasıl. Başkan neredeyse onu görevden alacaktı. Ben yan odada olmama rağmen seslerini net bir şekilde duyabildim." Bacağımın üzerindeki elim yumruk olurken çenemi sıktım. Gupse'nin bakışları oraya kaydı. "Yalvaç'ın kardeşiymiş. O yüzden mi endişelisin?"
"Bu seni ilgilendirmez."
"Bir yıl önce de restoranda karşılaşmışız. Beni şu an sarı olan saçlarıma rağmen tanıdı. Abisi ile olduğumu sanıyordu," derken gülüyordu. "Olur şey değil. Seninle aşkımız Çanakkale'nin dilindeydi. Duymamış olabilir mi?"
Elimdeki bakışları gözlerime çıktı. "Saçlarımı fark etmedin mi? Seneler sonra seninle çalışacağım için çok heyecanlıyım."
Burnumdan güldüm. Gerçekten komikti. "Seneler önce dediğin neredeyse on yıl önceydi. Üstelik aşık da değildik. Sen etrafındaki herkesle yatarken ben işimle ilgileniyordum."
"Kırılıyorum," derken dudaklarını büktü. Bu hareketi iticiydi. O farklı bir amaçla yapıyordu ama bende tesiri olmuyordu. Ona karşı sıfır duyguya sahiptim.
İçeriden başkanın sesi yükselince dikkatim oraya kaydı. "O görev zaten teşkilatta birine verildi. Üstelik senin gibi çaylak da değil. Senelerdir onun sonuçlandıramadığını sen nasıl-"
Balca başkanı sesi ile bastırdı. "O kız benim çocukluk arkadaşımdı. Kıdemliniz bu görevi yeterince umursamamış olmalı. Eğer önemseseydi çoktan o mezarı açtırmış, dosyasını incelemiş ve Ahmet piçini yakalamış olurdu. Mezarı ve dosyası devlet hazinesi gibi korunuyor, neden?"
Başkan sertçe nefes verdi. "Mezarı neden açtıralım Çaykara? Ortada kemikten başka bir şey kalmamıştır. Ne yapacaksın, o adamın kızı darp ettiğini mi kanıtlayacaksın?"
"Evet!" diye yükseldi Balca. "Nazlı'nın el bileği altı yaşındayken kırıldı. O bileğe platin takıldı. Kemikler senelerce formunu korur. Hasarlı kemik bugün bile tespit edilebilir."
"Bu neyi kanıtlar?" Başkanın soğukkanlı sesi ile daldığım yerden çıktım. Nazlı kimdi? İsmine Balca'nın kardeşi olduğu için mi aşinaydım yoksa benzer bir olayı başka birinden de mi dinlemiştim?
Gupse'ye döndüm. Yanımda kahvesini içiyordu. Balca içeride olmasaydı onunla aynı odayı paylaşıyor olmazdık. En azından koltuktan kurtulabilirdim. Ayağa kalktım ve cam kapıya doğru yürüdüm. Önünde durup ellerimi ceplerime sokarken, "Nazlı kim? Bu hangi Ahmet?" diye sordum. Yüzüm kapıya dönük onun cevap vermesini beklerken Balca, "Dayak yediğini. Sürekli. Onu o gün de öldüresiye dövdüğünü kanıtlar. Yedi yaşındaki kıza intihar diye sonuç yazanların eğitimine sıçayım. Sizce de kulağa komik gelmiyor mu?" diye cevap verdi.
Gupse'nin ayağa kalktığını duydum. Topukları mermer zeminde iki adım ilerlerken gürültülüydü. "Nazlı'nın kim olduğunu bilmiyorum ama Ahmet dediği kırmızı bültenle aranan adam olmalı. Hani şu duvarda fotoğrafı asılı olan."
Bahsettiği adamı ve fotoğrafını anımsamaya çalıştım. Zor olmadı. Neredeyse burada olduğum her gün o duvara bakıyordum. Ahmet Kaya bir savcıydı. En azından hakkında bildiğimiz buydu. O görev Yalvaç'taydı. Bir keresinde sorduğumda bana verdiği cevap adamın yurtdışına firar ettiğiydi.
"Çocukken kaza geçirmiş de olabilir." Başkanın söylediğine Balca'nın güldüğünü duydum. "Siz neden o adamı koruyorsunuz? O adamın fotoğrafını duvarda neden tutuyorsunuz?"
"Bunun arkadaşınla ilgisi yok. O adam ortağı olduğu şirketi dolandırdı ve yurt dışına kaçtı."
"Bu yüzden de kırmızı bültenle mi aranıyor? Her ne olursa olsun o adamı ben araştırmak istiyorum. Eğer kabul etmezsiniz eski başkanım ile iletişime geçeceğim."
"Akın'ı bu işe karıştırırsan senin için burada pek iyi bir çalışma ortamı sağlayamam." Başkanın sesi tehditkardı. Balca'nın konuşması onu tahrik ediyordu. Haksız diyemezdim çünkü kendi amirini başka biri ile tehdit etmemeliydi. Ne var ki Balca'yı da haksız bulmuyordum. Eğer o görevi istiyorsa almalıydı. Bizim işimizde gönüllülük esastı.
"O görevi almak için her şeyi yaparım. Sizden güzelce izin almak için geldim ama siz-"
Başkan gülerek onun sözlerini böldü. "Başarılı olamayacağın bir görevi sana vermek istemiyorum. Hem o görev üzerinde çalışan bir kıdemli ajan varken bu doğru olmaz."
"Birlikte çalışabiliriz."
"Bu katiyen olmaz!"
Başkan Yalvaç'ın adını ona veremezdi. Yalvaç artık bizimle aynı teşkilatta bile değildi.
"İsmini verin," diye diretti Balca. "Ben konuşup ikna ederim."
"Sana isim vermeyeceğim. O ajan artık Gök Kuzgun'da. Yani sana isim de versem birlikte çalışamazsınız. Ahmet'in duvarda resmi olabilir ama kendisi ile görevini de buradan götürdü."
Balca derin bir nefes aldı. "Güzel. Bu işi kendim çözeceğim," dedikten sonra adımlarının sesini duydum. Bir an sonra önümdeki cam kapı aralandı.
Kapının önünde durduğumdan dalgın bakışları benimkilerle buluştu. Derin bir nefes alırken bakışları hızlı bir şekilde odanın çıkış kapısının önünde duran Gupse'ye çevrildi.
"Çaykara," dedim ona yaklaşarak. Beni duymazlıktan geldi ve yanımdan hızla geçip çıkış kapısına doğru ilerledi. Gupse'ye bakmayı sürdürerek odadan çıktığında arkasından onu takip ettim.
Merdivenleri hızla inerken bir kez daha Çaykara diye seslendim ama yine duymazlıktan geldi. Dışarıya çıktığımız anda otoparkta kolunu yakaladım. Burnundan sinirle nefes alıp veriyordu. "Nereye gidiyorsun Allah aşkına? Bir dursana. Başkanla konuştuğun kız kimdi? Benim neden bundan haberim yok?" Bana dönmeden önce kolunu tutan elime, sonra omzunun üzerinden yüzüme baktı. "Ben sana her şeyi anlatıyor muyum Ali Cihan? Ya sen, bana her şeyi anlatıyor musun?" Bu da neydi şimdi?
"Ben sana her şeyi anlatıyorum ama görünen o ki senin için aynı durum geçerli değil."
Burnundan güldü ve kolunu çekip elimden uzaklaştırdı. "İşine bak Ali Cihan. Şu an sinirliyim ve konuşmak için hiç uygun zaman değil."
Kaşımı kaldırdım. "İşime mi bakayım?" Bir şey demeden otoparkta duran kırmızı arabaya doğru adımladı. Arkasından yürüdüm ama onu durduramayacağımı biliyordum. Balca otoparktan çıkış yaptığında içeriye tekrar döndüm. Başkanla konuşmalı ve Balca'nın almaya çalıştığı görevin detaylarını öğrenmeliydim. Sonrasında onu bulup derdini öğrenebilirdim.
*
BALCA
"Akın neden telefonlarıma çıkmıyor? Bir an senin de o lanet telefonu açmayacağını düşündüm."
"On defadan fazla aramışsın. Biz artık birlikte çalışmıyoruz Çaykara. Benimle iletişime geçmen iyi karşılanmayacaktır." Göçebe'nin soğuk sesi sinirle gülmeme neden oldu.
"Arkadaş değil miydik? Seni bir arkadaşım olarak aramamın nasıl bir sakıncası olabilir?" Soruma sessiz kalırken annemlerin evden çıkışını izledim. Bahçedeydim ve olabilecek en sessiz şekilde telefon görüşmesi yapmaya çalışıyordum. Aylin bana el sallayınca ona karşılık verdim. Fakat onun gibi gülümseyemedim.
"Neden Akın ile görüşmek istiyorsun?"
"Çünkü," dedim daha sessiz konuşmaya çalışarak. "Bir görev var ve onu almak istiyorum. O başkanı arayabilirse işe yarayabilir."
"Bu etik değil Çaykara. Yeni başkanın seni göreve uygun görürse zaten verir. Neden bu kadar istiyorsun? Ne ile ilgili?"
"Görev hakkında bilgi vermek istemiyorum. Ama bu benim için çok önemli. Akın telefonları neden açmıyor."
"Çünkü çok yoğun. Hepimiz öyleyiz."
"Seni tebrik etmek için aradım ama yine ulaşamadım. Her şey yolunda mı?"
İçini çekti. "Sanırım. Biraz yoğun ve yorucu. Yeni kıdemliler zorluyor. Üstünlük taslayanları var."
Onunla tekrar arkadaşmışız gibi hissettim. Soğuk konuşuyordu ama bana açılması güzeldi.
"Sen hepsinin hakkından gelirsin. Ama Göçebe ben senden daha zor durumdayım. Çaylak olarak kalmak ayrı bir sorunken daha istediğim görevi bile alamıyorum."
"Zaten öyle değil midir Çaykara? Her zaman istediğimiz olmaz. Bence bunu o kadar dert etme. Zamanı gelince sen de yükselme alırsın. Bana diyorsun ama üstesinden gelirsin, biliyorum."
"Teşekkür ederim. Ama yine de destek gerek. En azından Akın'a onu aradığımı söyler misin?"
"Söylerim. Başka bir şey demeyeceksen kapatıyorum. Üzerinde çalışmam gereken bir görev var."
"Var aslında. Zamanını almak istemiyorum ama istediğim o görevi Gök Kuzgun'a geçen bir kıdemliye vermişler. Yeni gelen kıdemlilerin adını söyleme-"
"Bunun yasak olduğunu biliyorsun," diyerek beni böldü. "Sana bu konuda yardım edemem, üzgünüm. Onları tanıman istenseydi zaten tanışıyor olurdunuz. Bizler sadece teşkilata bağlı kalmalıyız. Lütfen bunu bozacak bir şey yapma."
"Biliyorum," diyerek iç geçirdim. Sadece şansımı denemek istemiştim. "Olgunlaşmışsın. Eskiden yaptığın esprilerin biri bile yok."
Aramızdan sessizlik geçti. Bir şey demeyince, "Seni daha fazla tutmayayım. Görüşürüz Göçebe," dedim ve vedalaşarak telefonları kapattık.
Telefonu arka cebime kaldırıp bahçede turladım. "O görevi nasıl alacağım ya!" diye söylenirken demir bahçe kapısı gıcırdadı. Bakışlarımı çevirmemle Ali Cihan'ı gördüm. Kapıdaydı ve bana bakıyordu. Ona arkamı döndüm. Onunla henüz konuşmak istemiyordum. Yalancının önde gideniydi. Bana senden sonra kimseyle olmadım demişti ama o kızla... Kim bilir ne kadar zamandır birlikteydiler. En azından bir yıl öncesine kadar öyle olmalıydılar. Yalan söylemeseydi onunla olmaz mıydım? Olurdum ama yalana tahammülüm yoktu.
"Yalvaç burada mı?"
Bana abimi sormak için mi buradaydı? O an akşam maç olduğunu anımsadım. Onun burada olmaması gerekiyordu. "Ne yapacaksın abimi?"
"Hayda," dedi karşıma dikilirken. "Senin sinirin gerçekten bana mı?"
Daha anlamamış mıydı yani? Cevap vermedim. "Abin burada mı?" diye sordu.
"Annemler sizde." Eve gidip misafirlerle ilgilense daha iyi olurdu. Parmakları kolumu kavrayınca omzumun üzerinden ona baktım. "Deli bal," diye söylendi. Etrafa bakınırken dudaklarını arkamdan kulağıma yaklaştırdı. "Neye sinirlisin sen?"
"Sana ne."
"Bana ne mi?" Kaşlarını kaldırdı. "Ne oluyoruz kızım? Kesin bilmediğim bir şey yaptım değil mi?"
"Bilmediğin mi?" Sinirle kolumu çektim ve ona döndüm. "Abim evde yok. Leyal de dönmedi daha. Yani evde yalnızım. Kısacası gidiyorsun."
Öfkemin sahici olduğunu şimdi daha iyi kavramış gibi gözlerini belirginleştirdi. O kolumu tekrar tuttu ve beni evlerin arasından arka bahçeye doğru çekti. Direnmek yerine etrafıma bakındım. Eğer çevredekilere yanlış anlaşılmak istiyorsam tepinir ya da bağırırdım. Beni karşısına alıp bıraktığında ona ölümcül bir bakış attım.
"Ne yaptın şimdi sen?"
"Anlat," dedi elini itiraz kabul etmez gibi sallayarak. "Anlat beni çıldırtma."
"Anlatmayacağım," diyerek dişlerimi sıktım. "Kendin anla. Kendin çöz. Düşün ben bu kıza ne yalanlar söyledim diye. Belki çok fazladır. Böylece diğerlerini de öğrenirim."
"Ben sana yalan söylemedim," dedi kendinden emin. İşte bu sinirimi bozuyordu. İmayla gülümsedim. "Tamam, o zaman sorun yok. Yalan söylemediysen harikayız Ali Cihan. Hiç sorun yok."
"Kızım," dedi elini önüme sallayarak. "Öldürecek gibi bakıyorsun. Ben ne yapmış olabilirim ki bu kadar-"
"Düşün işte Ali Cihan. Düşün diyorum yok diyorsun. Bir bok yemişsin ama söylememişsin. Eminim yakında hatırlarsın." İki parmağımla şakağına vurdum. "Beni ne çok istiyormuşsun. O yüzden mi yalanlar söylüyorsun?"
Havadaki elimi yakaladı. "Yalan söylemedim diyorum. Sabrımı mı sınıyorsun? Balca yeminle-"
O dişlerini sıkarken, "Balca!" diye bir ses yükseldi. Abim ön bahçeden sesleniyordu. Sesimi mi duymuştu? Beni duyduysa Ali Cihan'ı da duymuş olmalıydı.
"Abi!" diye seslendim hemen. "Arkadayım. Geliyorum."
"Ali Cihan da mı orada?"
Sen cevap ver der gibi başımı salladım.
"Buradayım Yalvaç. Maç için geldim."
Yalnızca dudaklarımla, "Maç mı?" diye söylendim. "Sana maç falan yok demedim mi?"
"Rahatını bozacağım ama," dedi fısıltılı bir bağırışla. "Gitmiyorum. Hadi gönder, gönderebiliyorsan."
Ayağına tekme attım. "Ne halin varsa gör. Ben odamda olacağım. Seni görmek istemiyorum."
Kaşlarının arası çatıldı. "Balca," dedi adıma vurgu yaparak. "Kızım bak seni dizime yatırır tokatlarım. Şu saçma tavırlarına son ver."
Amacım bu değildi. Ama yaptığıma da son vermeyecektim, çünkü çok doluydum.
Ondan uzaklaşıp hızlı adımlarla ön bahçeye geçtim. Arkamdan beni takip ediyordu. Abim kapıdaydı. Elinde iki poşet dolusu abur cubur ve bira vardı. Tam maç hazırlığı. Çok güzel. Ben bir de Ali Cihan'a abime uymuyorsun demiştim.
İkisi selamlaşırken yanlarından geçip eve girdim.
Amacım odamda takılmak ve birkaç telefon görüşmesi daha yapmaktı. Fakat çok geçmeden abim kapımda belirdi. Maç saatinin yaklaştığını ve abur cuburlarını hazırlamamı istiyordu. Ona ters bir bakış gönderdim. "Sizin eliniz kolunuz yok mu? Ben de işten geldim, yorgunum."
"Biz başka bir şey mi yaptık Balca," dedi abim. "Kızım sen daha güzel hazırlıyorsun. Ben bakındım ama cipsler için derin kâse bulamadım."
Kurtuluşum yoktu. Söylenerek mutfağa gittim. Gerçekten kâse aramıştı ve dolap kapakları açıktı. Abim içeriye geçerken hızlıca onlara yiyeceklerini hazırlayıp salona götürdüm.
Elindeki patlamış mısır paketinden atıştıran Ali Cihan bacaklarını aralayıp önüne rahatça uzatmış vaziyette oturuyordu. Gözleri benimkilerle buluşurken orada umut aradığını gördüm. İfadem değişmezken ona gözlerimi devirdim. Yutkundu ve elindeki paketi yanında oturan abime verdi. "Sen de izlemek ister misin?" diye sordu bana.
"İstemem." Cevabım kısa ve netti. Maçtan hiç hoşlanmazdım. Sadece maçtan da değil, bir topu kaleye sokabilmeyi başardı, maçı kazandı diye günlerce sokaklarla kutlama yapan konvoyları da sevmezdim. Onlar da bu saçma şeyi yapmayacaklardı değil mi?
"Fener maçı bu," dedi abim burun kıvırarak. "Sen de Fenerli değil misin? Nasıl izlemeden duracaksın?"
"Ne zaman izledim ki abi?" İlginçti gerçekten.
"Hiç izlemediğin için sevmemiş olabilir misin?" Sorusuyla Ali Cihan'a baktım. "İlgilenmiyorum. Gidip mutfağı toplayacağım, sonra da odamda çalışacağım. Sizden ricam insan gibi davranın."
Abim tam da o sırada, "Başlıyor!" diye böğürdü. Eliyle bana televizyonun önünden çekil işareti verirken Ali Cihan bıyık altından gülüyordu. "Abin için söz veremeyeceğimi anlamışsındır."
İkisine de inanamıyormuş gibi bakarak odadan çıktım. Mutfağın dağınıklığını hallettikten sonra odama geçecekken abimin telefonunu masanın üzerinde gördüm. Ona götürmek için elime almıştım ki aklıma şahane bir fikir geldi.
Telefonu cebime saklayıp odama girdim ve kapıyı kapattım.
Bir süre sonra yatağın üzerine kuruldum. Artık telefon takibinde değildim ama yine de bunu kendi telefonumdan yapmak istemiyordum. Ali Cihan teşkilatı ilişkimiz olmadığına inandırdığını, Göçebe'nin telefonlarımızı dinlemediğini ve yeni bir istihbaratçının da bunu yapmadığını söylüyordu ama ikimiz de tedbiri elden bırakmıyorduk. Bu yüzden en güvenilir telefon abiminkiydi. Numarayı nasıl gizleyeceğimi düşünürken kapım çalındı. Telefonu hızlıca arkama saklarken Leyal içeriye girdi. Rahatlamış bir şekilde nefes verdim.
Hemen anladı ve, "Ne yapıyordun?" diye sordu. Ona gözlerimi devirdim. "Ne yapacağım ya. Abimin telefonunu karıştırıyordum."
"Oha," dedi ve kapıyı arkasından kilitleyerek gelip yanıma oturdu. "Bunu neden yapıyorsun? Şu Ankaralı yüzünden mi?"
"Alakası yok. Ama güzel fikirmiş. Ben Ali Cihan'a yazacağım. Numara nasıl gizleniyor biliyor musun?"
Sırıtarak telefonu arkamdan aldı ve karıştırmaya başladı. "Şifresi ne bunun?"
"Aylin Nazlı'nın doğum tarihiydi. Ver ben gireyim."
Telefonu elime alıp denedim ama olmadı. "Hadi! Neden değiştirdi ki?"
"Seninki olmasın? Ya da şu Ankaralının. Ne olduğunu bilmiyoruz ki."
"Ankaralı ne alaka ya!" diye söylendim. "Ya ben ya Aylin Nazlı olur, olsa olsa. Ankaralı kim?"
Leyal kahkaha attı. "Görümce," dedi akrep der gibi. Söz konusu abimse akrebe dönüşebilirdim. Telefon şifresini o kızın doğum yılı yapması kavga sebebiydi çünkü bu özeldi. "Kendi doğum yılımı gireceğim," dedim ve ekranda 1999'u tuşladım.
Leyal, "Oldu vallahi!" diye heyecanla bağırdı. "Kızım abin senden vazgeçmemiş."
O gülüyor diye ben de güldüm. "Tabii, hele bir geçsin."
"Sen git, üzerini değiştir ben de Ali Cihan'ı terleteyim."
"Tamam," diyerek kalktı yanımdan ve dolaba ilerledi.
Mesaj bölümüne girdim. Ne yazacağımı zaten telefonu elime ilk geçirdiğim anda düşünmüştüm.
Gönderen – Yalvaç: "Ali Cihan iyi akşamlar."
"Az kalsın lale koyacaktım. Son anda hatırladım. İnşallah hemen cevap verir."
"İnşallah," derken üzerindeki gömleği çıkarıp beyaz bir tişört geçirdi. "Ne yazıyorsun şimdi ona?"
"Ağzını arıyorum." Ekranda bir mesajınız var yazısı belirdi. Kalbim küt küt atarken, "Yazdı," diye fısıltıyla bağırdım. "Elime düştün Ali Cihan."
Gönderen – Ali Cihan: "😊 İyi akşamlar."
"Eşeğe bak!" diye söylendim. Taytını giyerken Leyal ile göz göze geldik.
"Ne oldu?"
"Bana gülücük gönderdi. Her yazana neden böyle cevap veriyor? İnsan kimsin diye sorar? Hayvan mı bu?"
Leyal cevap vermek yerine dudağının kenarını ısırdı. O da farkındaydı birazdan Ali Cihan'ın avuçlayacağını.
Gönderen – Yalvaç: "Ben olduğumu anladın mı? Bugün seni görmek güzeldi. Sen ne düşünüyorsun? Tabii, ikimiz hakkında."
"Gupse, Ali Cihan'ın eski kız arkadaşıymış."
"Ne!" Leyal şaşkınlıktan olduğu yerde duraksarken başımı salladım. "Onun ağzından yazıyorum. Eşek Ali Cihan şimdi seni özledim falan yazarsa içeride abim falan var dinlemeden kan çıkartacağım. Hazır ol."
Gönderen – Ali Cihan:"Seni görmek her zaman güzel. Ama dün gece de birlikteydik. Sabah da. Sen beni mi deniyorsun? Sınavım hala bitmedi mi?"
Elimi yatağa vurdum. "Şerefsiz!" dedim tükürür gibi. Leyal üzerini zar zor toparlayıp yanıma oturdu.
"Ne oluyor be!?"
Gözlerim sinirden dolarken, "Ben bunu gebertirim. Onunla sabah da görüşmüş!" diye söylendim.
Leyal bakışlarını mesaj da dolaştırdı. "Kızım gece de diyor. Siz gemide değil miydiniz? Nasıl görüşsün?"
Sorusuyla beynim yandı. "Doğru," dedim olduğum yerde kalırken. "Anlarız şimdi," diyerek bir mesaj daha yazdım.
Gönderen – Yalvaç: "Seni denemiyorum. Niye deniyeyim? Sadece tekrar görüşebilir miyiz diye merak ediyorum."
"Balca," diye hayretle bağırdı Leyal. "Kızım sen numarayı gizlememişsin ki! Abinden yazıyorsun!"
"Ne!" dedim telefona bakarak. Ayarları kontrol ettim. "Sen yapacaktın."
"Şifreyi bulmaya çalıştık ya. Senin aklın karıştı herhalde. Hemen toparla. Yoksa büyük sıçacaksın."
Aceleyle bir mesaj yazmaya daha koyuldum.
Gönderen – Yalvaç: "İyi akşamlar Kıdemli Ajan Kavur🌷"
"Böyle mi toparlayacaksın yani?" diye sordu Leyal.
"Vallahi aklıma başka bir şey gelmiyor. Eğlenmek için yazıyormuşum gibi yapacağım."
Leyal bana inanamaz bir bakış attıktan sonra yanımdan kalktı. Aynanın önüne yürüyüp makyajını temizlemeye koyulurken Ali Cihan'dan cevap geldi.
Gönderen – Ali Cihan: "Hadi! Konu değiştiriyoruz. Beynimi yaktın. İyi akşamlar Çaylak."
Az önceki hata yüzünden benimki de hala yanıyordu.
Gönderen – Yalvaç: "Sana görev listemi gönderdim🌷"
Gönderen – Ali Cihan: "Seç Birini diyorsun yani?"
Gönderen – Yalvaç: "Eski günlerdeki gibi🌷"
Gönderen – Ali Cihan: "İyi misin deli bal? Abinin telefonundan arkadaşına yürüyorsun?"
Gönderen – Yalvaç: "Özlemişsindir diye düşündüm. Birazdan tüm mesajları sileceğim. Ayrıca sen benim sevgilimsin🌷"
"Ooo!" Leyal'in tepemde dikildiğini çıkardığı tezahürat sesi ile fark edebildim. "Ne ooo," diye homurdandım. Onun çırasını yakacağım. Sadece anlamasın diye uğraşıyorum. Yoksa o beni yakacak."
"Yalnız şu yaptığın hiç hoş değil. Yaparsa haklıdır."
"Sen de yani! Az önce beni destekliyordun."
"O da suçsuz diyemem. Eski sevgili ile yeniyi aynı yerde tutmak nedir?" Başımı salladım. Bu şerefsizlikti. En azından haberim olsa bu kadar hazırlıksız yakalanmazdım.
Gönderen – Ali Cihan: "Özlediğim sensin. Yalvaç'ın telefonuna bana bunu da gönderttin ya, sana helal olsun 😊"
"Yazık ya," dedi Leyal iç çekerek. "Bu seni çok seviyor. Baksana hemen nasıl heveslendi. Kızım bu adam yapmaz. Boşuna kendini yeme."
Gönderen – Yalvaç: "Ne demiştin: Yapana değil yaptırana bakacaksın🌷"
"Bana bunu o yaptırıyor. Başkanla konuşmadan çıktıktan sonra ikisi beni odada bekliyordu. Basıp gitseydi! Ne diye kızın yanında duruyor?"
Leyal bir şey diyecekken kapım neredeyse sessiz denebilecek şekilde tıklatıldı. Leyal ile birbirimize baktık. "Ali Cihan," diye fısıldadı. "Ben çıkıyorum."
"Saçmalama, dur! Abim içeride. O buraya gelemez."
Leyal bana rağmen kapıya yürüyüp açtı. Tahmininde haklıydı. Ali Cihan içeriye girerken Leyal'e, "Yalvaç'ı oyalasana," diyordu. Leyal dünden razı gibi kapıyı arkasından kapatırken ayağa kalktım. "Delirdin mi?"
"Asıl sen delirdin mi? Az önce yaptığın şey neydi?" Gergin görünüyordu. Oysa ona yutturduğumu sanıyordum.
"Dedim ya. Özlemişsindir diye-"
"Birkaç saat önce bana atar yapan sen değil miydin? Sen neyi öğrenmeye çalışıyorsun? Söylesene!"
Anlamış bulunuyordum ki hiç yememişti. Elimle yüzümün yanını ovuşturdum. Galiba artık dümdüz sormalıydım. "O kız nasıl benimle aynı yerde çalışır? Hani sen ben varken kimseyle-"
Anlamış gibi elini kaldırdı. "Tamamlama bence." Kolumu tuttu ve beni kendine çekti. Göğsüm gövdesine yapışırken, "Yapma," dedi vurgulayarak. "Ben sana hiç yalan söylemedim. En başından sorsan söylerdim. Neye kızdığını bile anlayamadım."
"Buna kızdım Ali Cihan. Gupse midir, neyse, karşıma geçti o benim eski sevgilim dedi. Ben öylece kaldım. Neden söylemedin?" Hatırlayınca sinirlendim. Üst kolunun derisini başparmağımla işaret parmağımın arasına sıkıştırıp bükerken dişlerimin arasından, "Hani bendeyken başkası olmamıştı?" diye hesap sordum. Canını yakıyor olmalıydım ama ifadesine yansımadı. "İşe yarıyor mu?" diye sordu gözleriyle onu çimdiklediğim yeri işaret ederek. "Sık, izi kalsın. Yarın tişört giyip herkese göstermeyen Ali Cihan değildir."
"Bu ne işine yarayacak ki?"
"Sorana benimki yaptı derim. Uslu, değilmişim, cezamı kesti. Halbuki gözlerim ondan başkasını görmüyor derim."
Şu dediklerine eriyebilirdim ama sıkı durdum. Parmaklarımı sıktım. "İyi, al o zaman. Benim canım bundan daha çok yandı. Onunla ne zaman sevgili olduğunuzu söyleyeceksin. Ve ne zaman ayrıldığınızı." Diğer elimin işaretparmağını yüzüne sallarken kolumdaki eli belime kaydı ve beni göğsüne yapıştırdı. "Senden önceydi. 24 yaşında falandım. En çapkın olduğum zamanlar." Yüzümü buruşturdum. Elim derisini sıkıştırmaya devam ederken hala bana mısın demiyordu. "Aramızda duygusal ilişki yoktu. O yaşlarda aşkla tanışmamıştım."
Gözlerim dolarken sert bir nefes çektim ve tek seferde bıraktım. "Benimle başladığında yok muydu yani? Bana âşık olduğunda."
Olumsuz anlamda kafa salladı. "Yoktu. Aşkla tanıştım. Seninle. O dakikadan sonra başkası ile işim olmazdı."
"Benim vardı ama. Oooo, sürüsüne bereketti. Her gün günümü gün ettim."
"Balca," dedi kızar gibi. "Kolumdan hırsını yeterince alamıyor musun? Daha derine mi girsin istiyorsun?" Parmaklarımı daha çok sıkıştırdım. "Girsin. O kızla yan yana görmeyeceğim Ali Cihan. Bak ben kıskanç biriyim. Bunu da saklamıyorum. Ben öyle eski sevgili, dost kaldık ayaklarına gelemem. Cezanı anında keserim."
Kaşını kaldırdı. "Ne yaparsın?"
Gözlerimi kaçırdım. "Görürsün. Ama gününü. Yüzümü göremezsin."
Burnundan güldü. "Görürüm."
"Göremezsin!" dedim diklenerek. Bakışlarımız buluştuğundan gülüşünün sürdüğünü gördüm. "Görürüm, çünkü böyle bir şey yapmam. Ve şu yaptığını bir kere affederim. Bir daha bana güvensizlik duyarsan bozuşuruz."
Başımı salladım. "Uslu dur, ben de uslu olayım."
Dudaklarının kenarı titredi. "Kolumu bırak. Gerçekten yarın herkes soracak."
"Sen de benimki yaptı diyeceksin," dedim başımı sallayarak. Burnundan gülerek nefes aldı. Başını iki yana sallarken, "Beni öldürüyorsun. Şu an seni öpmek istiyorum. Ağzını, burnunu yemek istiyorum. Bahçede kalbime indirdin haberin var mı?"
Parmaklarımı çözdüm. Tuttuğum yer kıpkırmızıydı. Yüzümün yanını o kolunun üst kısmına yasladım. "Sen de benim. Yalan söyledin sandım."
Başımın üzerini öptü. "Asla," diye fısıldarken iki kolunun arasına hapsoldum. "Maçın en heyecanlı yerinde çişim geldi. Hepsi senin için. Yaptığına pişman oldun mu?"
Omuz çektim. "Oh olsun. Pişman falan olmadım. En azından etlerini lime lime edeceğimi anladın."
Neredeyse kahkaha atacakken kendini sıktı. "Yaparsın. Aslansın. Benim yavru kaplanımsın." Az önce parmağımla sıktığım yeri öptüm. Beni biraz daha kollarının arasına sıkıştırırken, dudakları saçlarımın arasından kulağıma fısıldadı.
"Başkanla konuştum. O görev için sana yardım edebilirim. İste yeter."
Başım göğsünden hızla kalktı. "Gerçekten mi? Sen nereden biliyorsun ki?"
"Sen anlatmayınca başkanla konuştum. Bana böyle bir travman olduğundan bahsetmeliydin. Benden istesen sana her şekilde yardım ederdim."
"Ali Cihan, bu benim için çok önemli. Dosya yasaklı. Adli tıpçı kimliğim bile işlemiyor. Mezarını açtıramıyorum. Bilmiyorum... Sen nasıl-"
"Ben bir şeyler öğrendim bile. Dediğim gibi. Keşke önceden haberim olsaydı."
"Ne- ne öğrendin ki?" diye sordum yutkunurken.
"Bunu ayaküstü konuşamayız. Sonra-"
"Meraktan çatlarım."
Güldü. "Tamam, o zaman şöyle yapalım. Yalvaç tüm abur cuburları bitirdi. Markete gidiyoruz diye çıkalım. Hatta bunu sen içeriye gelip söyle. Dışarıya çıkınca konuşalım."
"Abim seni bırakmaz ki. Maç var. Tek git der."
"Tek falan gidemezsin." Söylediğim misaldi ama gerçek algılayışına kaşımı kaldırdım. "Yavru kaplanım diyordun. Hayırdır sen?"
Bakışlarını yüzümde dolaştırdı. "Baba kaplan olmadan nereye? Ben varken değerlendir diye diyorum."
"Ha şöyle, akıllı ol. Öyle yapamazsın, edemezsin yok."
"Konumuz bu mu Balca? İçeriye gidiyorum, sen de gelip bir şey de işte."
O çıktığında üzerime en hızlısından yazlık bir elbise geçirdim. İşten geldiğim kıyafetlerimle oturuyordum. Sutyenimi çıkardığımı da şu an fark ediyordum. Ben daha kaç kere Ali Cihan'a böyle yakalanacaktım?
Oflayarak abimin telefonunu mutfağa bırakmak için aldım. Ancak o an komodinin üzerinde duran kendi telefonum çalmaya başladı. Arayanın Göçebe olduğunu gördüğümde bunu beklemiyordum. Birkaç saat önce işi olduğunu söyleyip telefonu kapatmak için yer aramamış mıydı? Şimdi neden arıyordu?
"Alo, Göçebe?"
"Tekrar ben. Ne yapıyorsun diye merak ettim."
Bu pek Göçebelik değildi. "Beni mi merak ettin? Evdeyim. Görevde olmadığımı biliyor olmalısın."
"Artık telefonunu dinlemiyorum. Sadece uslu dur demeyi unuttum. Onu söylemek için aradım."
"Ne konuda uslu durmalıyım?"
"Kavur konusunda. Yükselme almak istediğini söylemiştin. Ondan uzak dur yoksa mesleğini yakarsın."
"Bizi bir araya sen getirmedin mi? Şimdi böyle mi oldu?"
"O başka, bu başka. Şu an geçiş dönemindesin. Yükselme alana kadar dikkatli ol demek istiyorum."
"Sen ne biliyorsun?" Yoksa abimin telefonundan attığım mesajları mı görmüştü. İyi de abimin telefonunu neden kontrol etsindi ki? Bu yasaktı. Ben MİT için çalışıyor olmama rağmen aile üyelerimin dinlenmesi ya da izlenmesi kural dışıydı. Arama zamanı düşünülürse de yazışmaları görmüş olması mantıklı geliyordu.
"Hala birlikte olduğunuzu bilmiyorum ama bunun için kanıta gerek yok."
"Yanlış mı buluyorsun, beni mi koruyorsun?" Onu anlamaya çalışıyordum.
"Seni koruyorum. Eğer ilişkiye devam edecekseniz dikkatli olmanız gerekiyor. Bu hata kabul etmez Balca. Bu defa ikiniz de uzaklaştırma alırsınız."
Ondan saklamayacaktım. Göçebe bizi eşleyen ve başından beri ona yönelmemi sağlayan kişiydi. Ali Cihan'ın da yanında olduğunu biliyordum.
"Onu seviyorum ve evet, birlikteyiz. Beni düşündüğün için teşekkür ederim, Göçebe."
"Ah, biliyordum. Çok yakışıyorsunuz. Sadece... Yanlış anlama Balca. Senin de yükselmeni çok istiyorum. Bugünkü gergin konuşmalarımdan dolayı da kusura bakma."
Kendimi gülümsemekten alamadım. "Sorun değil. Seni yanlış anlamıyorum. Umarım bir gün yine amık faresi avına çıkarız." Belli belirsiz güldüğünü işittim. "Tamam, kendine iyi bak. Şimdi kapatıyorum."
"Sen de. Hoşça kal."
*
Bulduğum bahane bir paket naneli ve karpuz aromalı sakız almaktı. Bu tamamen yalan sayılmazdı. Aylin karpuzlu sakıza bayılırdı ve geçen sabah karpuzlu sakızı kalmadığı için neredeyse ağlayacaktı. Naneli sakızı da ben severdim. Akşamın şu saati canımın istemiş olması gayet normaldi.
Ali Cihan'ı bahçe kapısının önünde beklerken karşıdaki apartmanın ikinci kattaki balkonuna baktım. Annemler balkondaydı. Ve benim kapının önünde beklediğimin hepsi farkındaydı. Diyar'ın bana el salladığını gördüm. Ona karşılık verdim. "Abim de geliyor değil mi? Nereye gidiyorsan tek gitme." İki kardeşin de aklı aynı çalışıyordu değil mi? Ama bu soruyu annemler soruyor olmalıydı. "Geliyor," diye seslendim. "Bakkala gidiyoruz."
"Abin mi gönderiyor? Her maç yedikleri yüzünden mide felci geçiriyor."
Annemin söylediğine gözlerimi devirdim. "Hayır bunu defa sakız almak için çıkıyorum." Bunu itiraf etmek utanç verici geldi.
"Ben de sigara alacağım." Ali Cihan'ın sesi ile bakışlarımı ona çevirdim. Kapıyı çekiyordu. "Çay var mı Zehra?" derken yanıma gelip elimi tuttu. Bu beni şaşırtırken bakışlarımı omzumun üzerinden ona çevirdim. Bana bakıp sırıtırken karşı balkondan cevap geldi. "Var. Gelecekseniz, su ekleyeyim."
"Geliriz belki. Önce Balca'ya sakız alalım da."
"Ali Cihan," dedim sitemle. "Şöyle yapma."
"Ne yapıyorum ki," diyerek elimden çekti ve yolun aşağısına doğru adımlamaya başladık. Arkamızdan yükselen gülüşme seslerini duyabiliyordum. Bizi duyamayacakları bir noktada, "Utandırıyorsun beni," dedim.
"Utanma. Onlar bundan mutlu oluyor."
Haklı olabilirdi ama ben yine de utanıyordum. "Onları mutlu etmek için mi elimi tuttun?"
"Hayır," dedi sırıtarak. "Kendimi mutlu ediyordum." Bu beni de mutlu ediyordu. Ellerimizin birleştiği yere bakarken içimi çektim. Sonra da sakız almaya giden küçük bir kız gibi ellerimizi öne ve geriye salladım. "Sakızları sen alıyorsun. Bunu hak ettin."
"Zaten öyle yapacaktım. Sana bir poşet sakız alacağım."
Dudaklarımı O şekilline getirdim. "Abartma, ne yapacağım o kadar sakızı?"
"Bir daha akşamları sakız almaya çıkmazsın işte. Ama benimle buluşmak için bahane gerekiyorsa almayalım. Ciddiyim," diyerek göz kırptı.
"Bunun için bahane gerekmiyor. Nasılsa beni bulup gemiye çekiyorsun."
Kaşlarının arası çatıldı. "Bunu sevmiyor musun?"
İşin aslı onunla uyuyup, uyanmayı çok sevmiştim. Sıcaktı, güçlüydü, korunaklıydı. Bu hissi gerçekten çok sevmiştim. Onunlayken dinleniyormuş gibi hissediyordum. "Yarın, belki," dedim bakışlarımı yola çevirerek. Bakışlarını yüzümün yanında dolaştırdığının farkındaydım. "Gemiye gelirim."
Adımları ağırlaşırken benimkiler de yavaşladı. Ona bakmayı reddettim. "Hım, bunun için izin almalıydım değil mi?" Elimi çekti ve ben yine onun taş gibi sert gövdesine tosladım. Elim göğsüne yapışırken başımı geriye atıp ona baktım. "Sokağın ortasında," dedim azarlar gibi. "Yapma şunu."
"Beni çocuk gibi azarlamana bayılıyorum. Birkaç saniye önce bal kadar tatlı, birkaç saniye sonra deli bala dönüşmene ölüyorum, bitiyorum."
Omzumu silktim. "Bu benim. Bununla sürekli karşılaşacaksın. Sıkılmamaya bak." Etrafa bakınarak ondan uzaklaştım. O esnada, "Gel," dedi ellerimizi birbirinden ayırmadan. Şimdi daha sıkı tutuyordu. "Sana yemek yapayım."
"Yemek yapmayı bilmediğini sanıyordum."
"İsteyince oluyor. Öyle alengirli şeyler olmaz ama et yemeğimi seversin."
Gülümsedim. "Erkekler ve et yemekleri."
Kaşını kaldırdı. "Sana kim et yemeği yaptı?"
Gülüşüm sesliye dönüştü. "Kıskançsın. Öyle demezler mi? Ayrıca ben de bir erkeğin elinden yemek yedim. Görevdeyken her şey olabiliyor."
Boynunu esnetti. "Unutuyorsun," dedi. "Güzelse bile unutuyorsun."
"Güzeldi ama," dedim gülmeye devam ederek. "Yalan mı söyleyeyim. Bayıla bayıla yedim."
Elimi bıraktı. Sonra da kolları göğsünün üzerine bağlandı. "Kaçar mısın yoksa seni gemiye götüreyim mi?"
"Sakın!" dedim ayağımı yere vurarak. "Bu defa karşılık veririm. Sonuç bilek güreşindeki gibi de olmaz. Sonuçta senin de normal olmadığını biliyorum. Bu defa tam güç Ali Cihan."
"Normal değilim zaten," dedi tehdit içeren bir bakışla. Saldırıya geçecekti! Bir adım geri çekilirken etrafı kontrol ettim. Civarda görünen kimse yoktu. "Çok pis dalarım," dedim parmağımı ona doğru sallayarak. "Allah ne verdiyse."
Güldü. "Elinden gelini Ali Cihan'a uygula," diyerek üzerime atıldı. Dev gibi kollarıyla beni kıskacına alacakken birini yakalayıp altında döndüm ve sırt kısmına geçerek onu geriye kırdım. Ne var ki ayağını ayağıma geçirdi ve çekti. Kolu yüksek güç uygulayarak beni sırtına doğru çekerken Ali Cihan sen dev görünümlü bir çocuksun!" diye bağırdım. Kolunu gevşetmeyi başarıp sırtındaki kıskaçtan kaydım ve yerde dönerek tekmemi bacaklarına geçirdim. İnledi. Bu güzeldi.
Bana dönüşü hızlı olurken ondan daha atik davranıp hemen ayağa kalktım. Önümde yumruklarımı sıktım.
"Acaba yiyeceğin yumruktan sonra beni sevmeye devam eder misin?"
"Soruyor musun?" diyerek üzerime atıldı. Söz verdiğim gibi yumruğumu çenesinin altına geçirdim. Fakat o da hareketimde açık bulup beni kollarının arasında sıkıştırdı ve havaya kaldırdı. O sırada hayvani bir sesle inliyordu. Bunu çekici bulacağım aklıma gelmezdi.
"Çok güzel dev adam. Şimdi beni kollarına almayı başardın. Bundan sonra olacakları sana sadece anlatacağım. Yüzüne geçen bir kafa yiyeceksin. En çok burnunun üzerine gelen darbe seni afallatmaktan ziyade ölümle burun buruna getirecek. Sonra kolların gevşeyince hayalarına saldıracağım. İkinci dalga seni elin taşaklarında yere serecek. Karnına yediğin tekmeyle bayılırken, tepende durmuş seni izliyor olacağım."
Gözünü bile kırpmadı. Mimikleri haya ve taşak kısımlarında titrerken, az önce ne dediğimi şimdi fark ediyordum. Derin bir nefes aldım. Utanç yanaklarıma hücum etti. Küfürbaz Balca kendini görevde mi sanmıştı? Bunlar sevgiliye söylenecek şeyler miydi?"
"Şey oldu," dedim hemen açıklama yapma gereği duyarak. "Kendimi fazla kaptırdım."
Yalnızca başını salladı. Ama sonra sessizliğini bozdu. "Başka bir tanışma gibiydi."
"Hoşuna gitmedi değil mi?" derken gözümün birini kısarak onu anlamaya çalıştım.
Bu defa başını olumsuz anlamda salladı. "Bunu bir daha denemek istiyorum. Ama şimdi değil. Yarına ne dersin?"
Neden utanmam gerekiyordu ki? Bakışlarımı önüme indirdim ve yutkunarak, "Olabilir," dedim. "Ama bir daha küfretmemeye çalışacağım."
"Edeceksin."
"Etmeyeceğim," diye inatlaştım.
"Edeceksin. Demişti dersin." Hala farklı bir konuda konuşuyormuş gibi hissediyordum.
"Şey," dedim beni bıraksın diye kollarına vurarak. Gevşedi. Kucağından kaydım ve ayaklarımı yere bastıktan sonra aramızda mesafe açtım. "Bana dosyadan bahsedecektin."
Bir adımla aramızdaki mesafeyi kavrayıp elimi tuttu. Bakkala doğru normalden daha ağır adımlarla ilerledik. "Başkan ondan kara melek diye bahsediyor. Nazlı dediğin arkadaşın dosyaya bu şekilde kaydedilmiş olmalı."
"Kara melek mi? Ne alaka?"
"Bilmiyorum ama ölümüyle alakalı olmalı. Masumluğun rengi beyazken onunkinde daha kirli şeyler olmalı."
"Dayak yiyerek öldürülmüş olması için uygun isim değil gibi."
"Öyle," dedi. "Ne anlama geldiğini bulmak zor. Dosyaya dediğin gibi erişim yok. Kızın babası nerede bilinmiyor. Mezarının açılmasını vakti zamanında o engellemiş. Çünkü tek yakını o."
"Ama katili de o." Başını sallayarak bakışlarını gözlerime çevirdi.
"Ama bu ispatlanmadı. Kız intihar etmiş görünüyor."
"Ali Cihan," dedim ve onu elinden çekerek durdurdum. Markete çok yakındık. "O mezarı açtırmamız gerek. Bir çaylak olarak buna iznim yok. Dosyası da göremiyorum."
"Bunun için sana yardım edeceğim. Yarın o dosyayı kucağında bil."
Şaşırdım. "Bu kadar kolay olamaz."
"Benim erişim iznim var. Gök Kuzgun'a geçen diğer arkadaşımın da vardı. Dosya onda ve-"
"Şaka yapıyorsun! O senin arkadaşın mıydı? Ali Cihan benim onunla tanışmam gerek."
Gözleri kısıldı. "Bu," dedi başını kati şekilde iki yana sallayarak. "Asla olamaz. O gizli çalışıyor. Ama yarın seni çok yakın bir arkadaşımla tanıştıracağım. Onun savcı tanıdıkları var. Mezarın açılması ile ilgili bize yardım edebilir. Artık bir suçlu olan Ahmet'in iznine ihtiyacımız yok."
İşte bunu merak ediyordum. "O neden aranıyor?" Nazlı yüzünden olamazdı değil mi?
Ali Cihan sesli şekilde iç çekti. "Kırımdan."
Algılamak için çok uzun bir süre geçmesi gerekti. Kırım çok sayıda ölüme, çok kısa sürede neden olmaya denmez miydi?
"Bu adam ne tesadüftür ki Trabzonlu. Bunu biliyor muydun?"
Olumsuz anlamda başımı salladım. "Kızı ile buraya taşınmadan önce orada yaşıyorlarmış. O dönem merkezde bir gece kulübü yakılmış. Raporlara kaza olarak geçmiş. 102 kişiden kaçabilenlerin dışında 95 kişi can vermiş. Birkaç gün sonra Hayrat'ta bir ev taranmış. O ev bir milli istihbarat ofisiymiş. O gün de görüşme varmış. Yirmi yedi kıdemli ajanın tamamı ölmüş."
"Offf, bunlar onunla-"
Başını sallayarak korktuğum şeyi dillendirdi. "Onunla ilişkili. Kızının ölümünden beş yıl sonra ortaya çıkıyor. Tabii adam kayıplara karıştığı için kırmızı bültenle geçiyorlar. O günden bugüne kadar da hakkında bilenen hiçbir şey yok."
Nefes almaya çalıştım. "Bu- bu," dedim zorlanarak. Gözlerimin içi sızladı. "Ali Cihan Nazlı'yı o öldürdü. Ama neden üstü kapatıldı?"
Ali Cihan beni kollarının arasına çekip, sarıldı. "Bilmiyorum, güzelim. Ama öğreneceğiz."
Bölüm Bitti...
Beğenmeyi ve yorum yapmayı unutmayınız :))