Vadi, dumanı tüten karanlık gölgelerin külleriyle doluyken, Gökçe Hatun atı Sümbül’ün üzerinde bir heykel gibi duruyordu. Zafer kazanılmıştı ancak yüreğindeki o soğuk sızı dinmemişti. Börü, ağzında kararmış bir kumaş parçasıyla yanına geldi. Bu, sıradan bir Bizans kumaşı değildi; üzerinde mor bir mühür, bir yılan sembolü vardı."Karanlık sandığımızdan daha derin, değil mi Börü?" diye mırıldandı Gökçe. Börü’nün alçak hırıltısı, zihninde yankılandı: "Bu sadece bir başlangıç, Kurt Kızı. Toprağın altındaki asıl yılan henüz başını kaldırmadı."Gökçe, obaya dönmek yerine rotasını ormanın en kuytu köşesindeki Yalnız Ardıç’a çevirdi. Orada, obanın en yaşlısı, rüzgarın dilini bilen Şaman Akça yaşardı. Sümbül sessizce süzülürken, omzundaki Alaca huzursuzca kıpırdandı. Omzunda hissettiği o ağırlık, sadece bir kuşun ağırlığı değildi; sanki yaklaşan fırtınanın basıncıydı.Akça’nın çadırından yayılan kekik ve üzerlik otu kokusu karşıladı onları. Yaşlı adam, ateşin başında közleri karıştırıyordu. Gökçe içeri girdiğinde başını bile kaldırmadı."Kurt Kızı, kan kokusuyla gelmişsin," dedi Akça, sesi kurumuş yaprakların hışırtısı gibiydi. "Ama üzerinden gelen koku sadece düşman kanı değil... Kadim bir büyünün paslı kokusu."Gökçe, Börü’nün getirdiği mühürlü kumaşı yaşlı şamanın önüne bıraktı. "Bizans tekfurları bu kez yalnız değil Akça Ata. Gölge askerler kılıçla ölmüyor, ancak nurla dağılıyorlar. Bu mühür nedir?"
Yılanın İni: İznik Kapıları
Akça, kumaşa dokunduğu an parmakları titredi. Gözleri bembeyaz oldu, sanki o an başka bir zamana bakıyordu. "Bu, İznik’in derin zindanlarında beslenen Büyücü Leon’un nişanıdır. O, ölü ruhları topraktan çekip onlara çelikten zırh giydirir. Amacı sadece Söğüt değil, Kayı’nın soyunu kurutmaktır. Çünkü senin kanında, Asena’nın kutsal mirası var Gökçe. Senin uluman, onun büyülerini bozan tek frekanstır."Gökçe’nin elindeki kama, şamanın sözleriyle hafifçe titredi. Artık bu sadece bir sınır çatışması değil, bir varoluş savaşıydı.
Pusu ve İhanet
Şamanın yanından ayrılıp obaya doğru sürerken, Alaca aniden çığlık atarak göğe yükseldi. Bu kez uyarısı daha keskindi. Gökçe, Sümbül’ün dizginlerini sıktı. Börü, çalılıkların arasından fırlayan bir gölgeyi fark ettiğinde artık çok geçti.Karanlığın içinden fırlayan zincirler, Sümbül’ün ayaklarına dolandı. Gökçe, ustaca bir manevrayla attan atladı ama havada yakalandı. Bu gelenler asker değildi; yüzleri maskeli, ellerinde garip asalar tutan büyücü muhafızlardı."Kurt Kızı’nı canlı istiyoruz!" diye bağırdı içlerinden biri.Gökçe, dizlerinin üzerine düştüğünde Börü devasa bir kükremeyle öne atıldı. Ama büyücülerden biri asasını yere vurduğunda, Börü’nün çevresinde görünmez bir duvar oluştu. Kurt, çaresizce duvara çarpıyordu.Gökçe, omzunda hala pençelerini hisseder gibi olduğu Alaca’ya baktı. Kartal, gökyüzünde ışık hızıyla süzülerek en öndeki büyücünün gözlerine saldırdı. O kısa karmaşada Gökçe, kuşağındaki gümüş kamayı çekti."Siz beni zincire vuramazsınız!" diye haykırdı Gökçe. "Benim ruhum bozkırın rüzgarıdır!"Gökçe, tam kamasını saplayacakken, ormanın derinliklerinden bir ok geldi ve büyücünün tam boğazına saplandı. Gelen, Osman Bey'in en sadık alplarından biri ve Gökçe'nin çocukluk arkadaşı olan Turgut Alp idi. Ancak Turgut’un gözlerinde garip bir ifade vardı."Geç kaldım mı Kurt Kızı?" dedi Turgut, ama sesi her zamankinden daha soğuk geliyordu.Gökçe, kamasını indirmeden Turgut’a baktı. Börü, hala görünmez kafesinin içinde hırlıyordu. Börü’nün zihninden gelen tek bir kelime Gökçe’nin kulaklarında çınladı:
"İhanet…”