Lukas’ın gidişinin üzerinden geçen beş gün, zihnimdeki savaşı durdurmaya yetmemişti. Bir yandan kardeşlerimi koruma hırsıyla kendimi yıpratıyor, diğer yandan o sabah ağacın altında yaşadığımız anın anısını aklımdan kazımak için amansız bir mücadele veriyordum. Onu unutmak için çabalarken daha çok zihnimi ele geçiriyordu.
Beş günün sonunda, sıra yine bana geldiğinde doğu patikasındaki nöbet yerimi aldım. Bu kez yanımda kimse yoktu; karanlık ve rüzgâr tek arkadaşımdı. Ormanın uğultusu ayazla birleşirken gölgelerin arasını keskin bakışlarımla tarıyor, elimdeki hançere sıkıca sarılmış bir hâlde devriye geziyordum.
Şaşıran bir yaprak hışırtısı ve hemen arkamda beliren belirsiz bir hareketlilikle vücudum anında refleks verdi. Babamın yıllarca ruhuma işlediği o savaşçı içgüdüsüyle hızla arkama döndüm. Karartıyı bir düşman sayıp tek bir akıcı ve ölümcül hamleyle hançerimi öne savurdum.
Hançerin buz gibi çelik ucu, bir adamın tam boğazının milim ötesinde, tenine temas etmeye ramak kala durdu.
Nefes nefese kalmış bir hâlde hançeri tutan elimi sabitledim. Bakışlarımı yukarı kaydırdığımda, gecenin karanlığında parıldayan o dondurucu buz mavisi gözlerle karşılaştım.
Lukas.
Sinsice yaklaşmıştı ama hamlemi bekliyormuş gibi en ufak bir irkilme bile yaşamamıştı. Gözlerinde ne bir korku ne de şaşkınlık vardı; aksine dudaklarının kenarında o tanıdık, kendinden emin tebessüm süzülüyordu.
"Reflekslerin hâlâ çok keskin Zamira," dedi Lukas, boğazındaki hançere rağmen sesindeki o sakin ve alaycı tonu bozmadan.
Hançeri hemen çekmedim. Göğsüm hızla kalkıp inerken aramızdaki mesafe o kadar azdı ki, nefesinin sıcaklığını yüzümde hissedebiliyordum. "Sinsice yaklaşmamayı öğrenemedin mi?" dedim dişlerimi sıkarak, sesimdeki sertliği korumaya çalışarak. "Seni bir yağmacı sanıp boğazını kesebilirdim!"
"Bir haftalığına gideceğimi söylemiştim," dedi Lukas, sesi bu kez derin ve tuhaf bir yumuşaklığa bürünerek. "Ama beş gün ancak dayanabildim."
Gözleri doğrudan gözlerime Kilitlenmişti. O an, günlerdir zihnimden atmaya çalıştığım o siluet, kokusu ve ağacın altındaki o anın sıcaklığı bir dalga gibi üzerime devrildi. Hançerimi tutan elimde hafif bir titreme oldu. İçimde, katı duvarlarımın arasında daha önce hiç hissetmediğim, tanımlayamadığım hafif ve sıcak bir duygu kıpırtısı belirdi. Bu bir anlık yumuşama beni kendimden korkuttu.
Hızla geriye bir adım atıp hançerimi kınına soktum. Kalbimin ritmini gizlemek için yüzüme hemen o soğuk ve mesafeli maskemi taktım.
"Erken dönmen hiçbir şeyi değiştirmez Lukas," dedim bakışlarımı ondan kaçırarak. "Nöbetimin son saatlerindeyim, kasabana veya kaldığın ahıra dönsen iyi edersin."
Lukas geri çekilmedi. Kolunu göğsünde birleştirip bana bir adım daha yaklaştı. "Hançerini indirdin ama gözlerindeki o kıpırtıyı gizleyemedin Zamira. Beni gördüğüne memnun olmadığını söyleyebilir misin?"
"Ben sadece nöbet tutuyorum," diye kestirip attım, patikaya doğru adımlarımı hızlandırarak.
Arkamdan takip eden hafif adımlarını duyuyordum. Zihnimdeki ve kalbimdeki o küçük çatlak genişliyordu ama ona boyun eğmeye, duvarlarımı tamamen yıkmaya henüz hazır değildim...
