Sabahın erken saatlerinde kasabaya ulaştığımızda, pazar yerinin girişinde siyah zırhlar kuşanmış, atlı iki süvari bizi bekliyordu. Göğüslerindeki gümüş işlemede buz dalgası figürü parıldıyordu. Prens Lukas’ın muhafızlarıydı bunlar.
Süvarilerden biri atından inip Lukas’ın önünde diz çöktü ve alçak sesle bir şeyler fısıldadı. Lukas’ın her zamanki rahat ve alaycı yüz ifadesi anında kayboldu; yerini krallara layık bir ciddiyete ve keskin bir soğukluğa bıraktı. Buz mavisi gözleri bir an için karardı.
"Konsey toplanıyor," dedi süvari, kasabadakilerin duyamayacağı bir sesle. "Sınırda hareketlilik var Prens'im. Saraya dönmeniz şart."
Lukas hafifçe başını salladı. Ardından bana doğru döndü. Bakışlarında gece boyunca meşe ağacının altında hissettiğim o tuhaf sıcaklıktan izler vardı.
"Gitmek zorundayım Zamira," dedi, sesi alacakaranlıktaki o mesafeli tonuna bürünerek. "En fazla bir hafta. Krallığımdaki meseleleri halledip döneceğim."
Kollarımı göğsümde birleştirdim, duruşumu bozmamaya özen gösterdim. "Nereye gittiğin ya da dönüp dönmeyeceğin beni ilgilendirmez Lukas. Kasabamdan uzak durman benim için sadece bir kazanç olur."
Lukas dudaklarının kenarıyla hafifçe gülümsedi. Bana doğru bir adım yaklaşıp sesini sadece benim duyabileceğim bir seviyeye indirdi. "Bunu söylerken bile gözlerin aynı şeyi fısıldamıyor. Bir hafta sonra görüşürüz."
Atına atladığı gibi süvarileriyle birlikte kasabadan yıldız gibi kayıp gitti. Toz bulutu dağıldığında, onun gidişiyle içimde beliren o rahatlama hissine tutunmaya çalıştım. Sonunda gitmişti. Artık başımda dikilen, attığım her adımı izleyen ve rüşvetlerle nöbet eşleşmesi ayarlayan o sinir bozucu adam yoktu.
Fakat işler düşündüğüm gibi gitmedi. Kasabalılar bu adamın kim olduğunu, burada ne işi olduğunu sorgulamaya ve beni sıkıştırır gibi soru yağmuruna tutmaya başladılar.
"Zamira kim bu adam? Neden adamlar önünde eğildiler? Soylu biriyse burada ne işi var? " Sinirimi bozmaya başlamışlardı. Gaddar bakışlarımın arasından onlara baktım. Dişlerimi sıkıp,
"Ben oradan her gelen gezginin bekçisi gibi mi duruyorum? Bana neden soruyorsunuz bu saçma gereksiz soruları? Geri gelirse bizzat ona sorsanızda. " dediğimde, hepsi bakışlarımdan ve gerginliğimden çekinip geriye saçıldılar. Her birine ölüm bakışı atmam onların dağılmalarını sağlamıştı. Oradan ayrıldım ve günlük hayatın kargaşasına geri döndüm. Tarladaki buğdayları biçtim, tavukların yemini verdim, kardeşlerimi kırlarda çalıştırmaya devam ettim. Ama ne yaparsam yapayım, zihnim bana ihanet ediyordu. Tarlada çalışırken veya kardeşlerime ahşap kılıçla hamle gösterirken, gözüm istemsizce patikadaki meşe ağacına kayıyordu.
En çok da sabahın ilk ışıklarında uyandığım o an zihnimi tırmalıyordu.
Gözlerimi her kapattığımda Lukas’ın geniş omzunu, kokusunu ve arkamdan sarmalayan o korumacı kolunu hissediyor gibi oluyordum. Yanaklarımın aniden ısınması ve içimi kaplayan o utanç duygusu sinirlerimi bozuyordu. Sevmediğim, güvenmediğim ve kasabamdan defolup gitmesini istediğim bir adam nasıl olur da zihnimi bu kadar meşgul edebilirdi?
"Sadece yorgundun Zamira," diye fısıldadım kendi kendime, tarlada elimdeki tırpanı buğdaylara sertçe vururken. "Sadece havanın ayazındandı. Başka hiçbir anlamı yok."
Zihnimden o anı silmek, o buz mavisi gözlerin imgesini kazımak için kendimi daha çok işe verdim. Kardeşlerimin antrenmanlarını neredeyse gece yarılarına kadar uzattım. Fakat günler geçtikçe, içimdeki o öfkenin yerini garip bir huzursuzluğa bıraktığını fark etmek beni daha da korkutuyordu.
Bir haftanın dolmasına sadece iki gün kalmıştı ve ben ilk defa kendime karşı dürüst olmaktan kaçınıyordum: Ben onun gidişiyle rahatlamamış, aksine bıraktığı boşlukla ve zihnimdeki anılarla baş başa kalmıştım...




