İçeriğe geç

KIZIL BIÇAK

Bölüm 5 · 30 dk okuma

KIZIL BIÇAK

Bölüm 5

YARDIM

Kalbim göğsümde sabit ama sert bir hızla çarpıyordu. Ne yapacaktım? Bu kızı öldürmek istemiyordum. Ama böyle giderse peşimi de bırakmayacaktı. Öldürmek zorundaydım. Ama istemiyordum. Bu kadar ısrar ederse başka çarem kalmayacaktı, ki kalmıyordu.

"Söyle! Nelly nerede? Neden kayıp? Seninle bir ilgisi olduğunu biliyorum!"

"Nelly ile konuşmayı uzun zaman önce kestik."

"Bunu bilmediğimi mi sanıyorsun? Farkındayım. Ama Nelly'nin etrafındaki tek psikopat sensin. Bu yüzden en mantıklı seçenek sensin."

Bakışlarım alevlendi. Öfke vücuduma delice bir hızla yayıldı. Psikopat mı? Ben mi? Ben psikopat değilim. Ben intikam peşindeyim. Suçluyum. Katilim. Seri katilim. Ama psikopat değilim.

"Hala inanmıyorsun, değil mi? Nelly'nin seni kullandığını fark edemiyorsun. O seni sevmedi, Saroa. Nelly sadece statü bağımlısı biriydi. Ayrıca o herkesi kullanırdı. Sana benim hakkımda ne anlattı bilmiyorum ama Nelly beni de kullandı. O beni kandırdı! Seni de kandırdı. Nelly kendinden aşağıdaki kişilerle asla ilgilenmez. Tek umursadığı güç."

Saroa'nin kahrevengi saçları, konuşurken sallanıyordu. O da öfkeliydi. Belli oluyordu.

"O seni sevmemiş olabilir, Nora. Ama Nelly değişmiş olabilir. Arkadaşlığımız her zaman güzel geçti. Bana hep iyi davrandı. Nelly sana iyi davranmadıysa bunu sen hak etmemişsindir. Sen onun iyi yüzünü görmemişsin."

Patladım resmen.

"Onun iyi yüzü yoktu!"

"Sen duygusuzsun, Nora."

Donup kaldım. İlk kez duraksadım bu anda. Ellerim yanlarımda hafifçe titriyordu. Üzgünlükten falan değil. Öfke, adrenalin ve kendimi tutmaya çalışmamdan. Belki de birazcık doğruluk payından. Ama ben duygusuz değildim. Değildim. Hiç olmadım. Teyzemi öldürdüğüm ve ilk cinayetimi işlediğim o günden sonra annemin yataklardan kalkamamasını izlerken içimdeki vicdan azabını söndüremiyordum. Teyzem için üzülmemiştim. Asla. O hak etmişti. Hak ettiğini bulmuştu. Ama annem için üzülüyordum. Yemeden, uyumadan sadece yatakta duvara bakıyordu. Sadece annemin o hallerini görünce pişmanlık duymuştum. Ama her ne olursa kimse beni bu fikrimden vazgeçiremezdi. Yine olsa, yine yapardım.

"Ne?"

"Her insanın içinde ufak da olsa bir iyilik vardır. En kötü insanda bile. Ama sen duygularını kaybetmişsin. Gözün o kadar kararmış ki, iyi şeyleri göremiyorsun."

Dişlerimi o kadar sıktım ki çenem acıdı.

"Benim gözlerimin karardığını söylüyorsun ama sen daha körsün, Saroa. Nelly'nin içindeki kötülüğü göremiyorsun."

"Soruma cevap ver! O nerede?"

"Bilmek istemezsin."

"Bilmek istemeseydim sormazdım. Söyle! Nelly'e ne yaptın?"

"Onu öldürdüm."

Saroa'nın ifadesi birden değişti. Gözlerine korku yerleşti. Ama korkunun yanında öfke ve kini de görebiliyordum.

"Sen-" dedi ama devamını getiremedi. Elinin aciliyetle cebindeki telefona gittiğini gördüm.

"Sakın."

O anda kapı sesi geldi. Saroa'nın bakışları oraya döndüğünde hızla atılıp elindeki telefonu aldım ve deponun duvarına hızla fırlattım. Telefonun ekranının tuzla buz oluşu depoda yankılandı. Saroa'nın çaresiz ifadesini fark ettim. Birden koşmaya başladı. Ben ise yavaş adımlarla takip ettim. Kaçamazdı. Bunu düşünmüştüm. Sonra çığlığı kulağıma ulaştı. Bunu başına kendi getirmişti. Beni, en başından buna sürüklememeliydi.

Kapı tarafına baktığımda Darian'ın Saroa'yı çoktan tuttuğunu gördüm. Darian'a işaret verdiğimde Saroa'yı duvara yanaştırmaya çalıştı, ama Saroa çırpındığı için sürüklüyor gibi göründü. Saroa'nın elleri Darian'a vurmaya çalışıyor, ayakları yürümemek için direniyordu. Ama nafile. Darian cüsseli bir adamdı. Saroa'nın şansı yoktu.

Bakışlarım deponun köşesindeki dolaba döndü. Sonra oraya doğru ilerledim. Dolabı açtığımda içeride bir çok şey vardı. Bıçaklar, kürek, çöp poşetleri...

Saroa'ya döndüğümde bakışlarındaki çaresizlik ile karşılaştım. Öfke sönmüştü ama izlerini hala görebiliyordum. Şu an daha belirgin olan duygu, korkuydu. Titriyordu.

"Yapma," dedi sesinde bariz korku ve panikle.

"Lütfen yapma. Ölmek istemiyorum. Ölmekten çok korkuyorum. Hayallerim var... yapmak istediğim şeyler var. Ölmek istemiyorum."

Gözlerinden yaşlar boşalmaya başladı. Konuşurken sesi titriyordu. Ama neden hiçbir şey hissetmiyordum? Onu böyle görmek içimde vicdan duygusu uyandırmalıydı. Üzülüyordum da, bunu inkar edemezdim. Saroa'yı öldürmek istemezdim. Ama beni buna zorlamıştı.

"Nora... Yalvarıyorum, bırak beni. Evde hasta bir kardeşim var. Akciğer hastası. Ona sadece annem bakabiliyor. Dönerken ona çikolata almamı istemişti. Evde beni bekliyor. Lütfen öldürme beni... Korkuyorum."

Bir anlığına bir duraksama oldu zihnimde ve vücudumda. Ama durmadım.

"Seni hayatta bırakmam imkansız, Saroa. Bunu başına sen getirdin. Beni bu kadar sorgulamamalıydın. Nelly'e ne olduğunu ısrarla sormamalıydın. Seni bırakamam, Saroa. Bunu yapmam aptallık olur."

Gözlerindeki korkuyu gördüm. Korkmakta haklıydı. Muhtemelen ölümü, Nelly'nin ölümünden bile acılı olacaktı. Çünkü elimi kana bulamamam gerekiyordu. Bunu yapmak istemiyordum. Ama Saroa beni buna zorlamıştı. Yakmam gerekiyordu. Başka çarem yoktu. Saroa'nın yüz ifadesini tamamen inceledim. Gözleri korkuyla açılmış, dudakları ve bedeni titriyor, kahverengi saçları omuzları ve duvar arasında sıkışmış, etrafa bakıp duruyordu. Muhtemelen bir kurtulma yeri arıyordu.

"Ne yapalım, Nora?"

Darian abimin sesi tepkisizdi.

"Yanında çakmak var mı?"

Bir anlığına kaşları çatıldı. Sonra omuzları gerildi. Cebine baktı.

"Arabada olmalı."

Saroa yalvaran gözlerle bana baktı.

"Bana ne yapacaksın?"

Tepkisiz bir ifadeyle ona baktım ama aslında ifademin altında çığlıklar atan bir ses vardı.

"Acılı olmasını istemiyorum. Ama yapabileceklerim kısıtlı."

"Nora..." dedi bir kez daha. Sesindeki titreme o kadar belirgindi ki afalladım. Bunu yaptıktan sonra muhtemelen rahat uyuyamayacaktım. Ama lanet olsun ki, buna mecburdum. Öylece bırakamazdım. Bir yerde asla tutamazdım. Seri katildim ama kimseye uzun süreli işkence etmişliğim yoktu.

"Lütfen öldürme beni. Kardeşimin benden ve annemden başka kimsesi yok. Lütfen bırak beni. Lütfen..."

"Yalvarma, Saroa."

Bu ses tonunu duymaktan bıkmıştım. Daha önce hiç, masum birini öldürmemiştim. Ama bu... ilk olacaktı. Hayattaki en kötü ilkim. Dolaba tekrar baktım. Darian orada Saroa'yı tutarken, ben dolaptan bir kevlar halat aldım. Böylece halat yanmayacaktı. Sonra ipi Darian'a attım. O da tek eliyle cebinden arabanın anahtarını bana fırlattı. Depodan çıkıp, hemen girişe park ettiği arabaya ilerledim. Ön kapıyı açtım ve etrafta çakmak aradım. Önce kapının yanındaki boşluk alana baktım, orada yoktu. Vites boşluğunun etrafında da bir şey yoktu. Sonra torpidoya baktım. Ve oradaydı. Hızla çakmağı aldım. Ama orada bir fotoğraf kağıdı gördüm. Duraksadım. Fotoğrafa uzandığımda Kumral saçlı ve siyah gözlere sahip, tatlı bir kadının fotoğrafını gördüm. Darian'ın bana dün gösterdiği fotoğraftaki kızla aynı kişiydi. Bu Laira olmalıydı, o halde. Fotoğrafı yerine bıraktım ve arabayı tekrar kapatıp kilitleyerek deponun içine yöneldim.

İçeri girdiğimde Darian'ın Saroa'yı bağlamış olduğunu gördüm. Yüzüm düştü. Yavaş, ama emin adımlarla yürüyüp oraya gittim. Saroa'nın bakışları anında elimdeki çakmağa takıldı. Dudakları titredi. Ve en sonunda korkudan bir çığlık salıverdi. Darian, Saroa'dan bir metre kadar uzakta duruyordu. Gecenin karanlığı sokağa çökmüş, insanlar evlerine çekilmiş ve bu sessiz karanlıktan uzakta duruyorlardı. Depo ıssızdı. Evlerden araba mesafesiyle birkaç dakika uzaktaydı. Etrafında ağaçlar vardı ama burası orman değildi. İnsanlar terk etmiş, ve sonrasında bir daha kimse gelmemişti. Ayrıca kameralar da yoktu. Bir süre öncesine kadar buranın lanetli olduğuna dair söylentiler çıktığı için insanlar buraya yaklaşmayı bıraktı. Söylentiler bittikten sonra dahi gelmediler. Bu da benim gibilerinin işine geldi. Çünkü insanları Weryst ormanına götürmek çok şüpheli algılanıyordu. Saroa'ya ilerledim.

"Nora... yalvarıyorum sana. Yapma. Lütfen. Ölmek istemiyorum. Çok korkuyorum. Sonumun Nelly gibi olmasını istemiyorum."

Sert bir tonla gürledim. "Kes yalvarmayı!" Bıçakla kesilmiş gibi sustu. Dudakları hala titriyordu. Birbirine bastırılmış dudaklarının üzerine bir yaş damlası düştü. Birkaç saniye onu izledim. Ne kadar çaresiz göründüğünü, gözlerindeki ölüm korkusunun derinliğini inceledim. Artık yalvarmıyordu. Sadece izliyordu. Olacaklarını değiştiremeyeceğini anlamıştı. Bu gece, bu depoda can vereceğini anlamıştı. "Benim suçum neydi, Nora?" "Senin suçun çok güvenmekti. Hem Nelly'e, hem de kendine. Nelly'nin masum olduğuna o kadar inandın ki arkadaş kurbanı oldun. Kendine çok güvendin ve benimle başa çıkabileceğini düşünüp benimle buluşmak istedin. Bunu yapmamalıydın, Saroa. Bir seri katil asla görgü tanıklarını ortada bırakmaz. Ülkede Avcı adında bir seri katilimiz varken böyle cesurluk yapmamalıydın. Kendi kendi ateşe attın. Ciddi anlamda."

Gözlerine derin bir dehşet yayıldı.

"B-beni yakacak mısın?"

Konuşmadım. Sustum. O da zaten anlamıştı. Gözündeki korku arttı. Vücudu öyle titriyordu ki ipler bir titremesini bastıramıyordu.

"Acı verici olmasını istemezdim."

Gözünden bir damla yaş düştü.

"Ne kadar acı çekeceğim?"

Duraksadım. Darian abim yanımda ifadesiz bir şekilde duvara bakıyordu.

"Ne kadar çabuk bayılırsan çekeceğin acı o kadar az olur."

Birkaç saniye sustuktan sonra tekrar konuştum.

"Söyleyeceğin son bir şey var mı?"

Dudakları titrerken konuştu.

"Kardeşime çikolata gönderir misin? Adı Renna."

Bakışlarım birkaç saniye yere düştü. Genelde öldüreceğim kişilere merhamet etmezdim. Yakınlarına üzülürdüm.

Çünkü biliyordum ki, ölüm ölene değil, kalana zordur.

Teyzemi öldürdüğüm zaman üzülmemiştim. Annemin depresyona girmesine üzülmüştüm. Hiçbir şey yemiyordu, içmiyordu. Ruh gibiydi. Sevenlerin yaptığı gibi. Sevenlerin yapacağı gibi.

"Kardeşine çikolata götüreceğim."

Çünkü böyle dayanamazdım. Annemi gördükten sonra değil. Annem iki hafta boyunca yataktan kalkamamıştı. O süre boyunca yanından hiç ayrılmamıştım. Babam anneme sarılırdı, yanından ayrılmazdı, saçlarını okşardı. İkimiz de teyzemin ölümünden pişman değildik. Zaten teyzemi öldürdükten sonrasını babam halletmişti. Onu yakan da, küllerini gömen de babamdı. Bana yardım eden oydu.

Teyzemin ölümünden bir ay sonra ise annem ani bir kalp krizi geçirdi. Hastaneye bile yetişemeden öldü.

Annem öldükten sonra, onun hissettiği şeyleri hissettim. Yataktan çıkamadım. Yemedim, içmedim, uyumadım...

Yanımda sadece babam vardı. Yemesem bile üç öğün yemek hazırlardı. Bebek gibi davranırdı bana. Yanımda durur, saçlarımı okşar, saçlarımı öper, sarılır, kendime bir şey yapmadığımdan emin olmak için yanımdan ayrılmazdı. Sessizleşmiştim o zaman. Ciddi bir kilo kaybı yaşamıştım. Benimle ilgilenmekten annemin yasını bile doğru düzgün tutamadı.

Babam benim için güçlü kaldı ama içten içe onun da benimle aynı şeyleri hissettiğini biliyordum. Ölüm kaçınılmazdı. Her an, herkesi bulabilirdi. Ama bundan en çok geride kalanlar etkilenirdi.

Saroa'nın gözlerine baktım. Gençti. Onun geride kalanı var mıydı? Kardeşi vardı. Annesi vardı. Başka birisi var mıydı? Yutkundu. Vaktinin geldiğini anladı.

Yumruklarımı sıktım. Nasıl yapacaktım? daha önce hiçbir masumu öldürmemiştim. Saroa'nın bir şey yapması gerekiyordu. Beni öfkelendirecek bir şey... sinirlenmemi sağlayacak bir şey. Çünkü öldürmemin asıl sebebi öfkem ve intikam duygumdu. Başka bir şey değildi. Seri katildim. Kaç kişiyi öldürdüğümü bile hatırlamıyordum. Ama hiçbir masumu öldürmediğimi hatırlıyordum. Eğlencesine insanları öldüren birisi değildim ki ben.

Ellerimi hafifçe kaldırdım. Sonra birden Saroa'nın yerdeki kırık telefonu titredi. Ellerimi yere yöneltip telefonu aldım. Ardından kırık ekranda beliren yazı ise beklediğim öfkeyi vücuduma yerleştirmişti.

"Nelly'e ne olduğunu öğrendin mi?"

Bakışlarım Saroa'ya döndü. Öfkeli bir şekilde. Kim böyle bir şeyi bu denli merak ederdi.

"Bu kim?"

Saroa mesajı görünce irkildi.

"Nate. Nelly'nin lisede buluştuğu bir arkadaşıymış. Ben bilmiyordum. Nelly'den haber alamayınca ona ne olduğunu araştırmamı istedi. Ben de Nelly arkadaşım olduğu için kabul ettim."

Gürledim.

"Bu kim sen biliyor musun? Nelly'i lisede kandırıp onunla ilişkiye giren iğrenç herifin teki! Nelly'i kandıran bir orospu!"

Saroa irkildi. Donup kaldı.

"O benim sevgilim."

Bu kez ben de dondum. Yanımdaki Darian abim bile kaskatı kesilmişti.

"Ne?"

"O iyi biri-"

Ellerimi Saroa'nın boğazına yerleştirdim ve büyük bir baskı uyguladım. Gözlerim tam olarak ne olduğunu anlayamadığım bir duyguyla dolmuştu. Saroa ise nefessizlik ile çırpınmaya başladı. Bunun üzerine daha fazla baskı uyguladım. Bilincinin hızlı kapanması gerekiyordu. Hızlı ölmeliydi. Acı çekmek istemiyorsa hızlı bayılmalıydı. Bir süre öyle sert çırpındı ki iplerin çıkacağını düşünmeye başladık.

Sonra hareket etmeyi bıraktı. Gözleri açık bir şekilde deponun penceresinde görünen yıldızlara sabitlendi.

Ölmüştü. Ölmediyse de birazdan ölecekti çünkü kalbi durmuştu. Bunun üzerine ellerim hafifçe titreyerek bir adım geri çekildim.

Darian abimin bakışları bendeydi. Saroa'nın ise gördüğü son görüntü yıldızlar olmuştu. Yanağıma bir damla yaş düştü. Masum katili olmanın ağırlığıyla.

"Nora..." dedi Darian abimin sesi. Bakmadım. Bakamadım. Bakışlarım sadece Saroa'nın gözlerindeydi. Sonra omuzlarımı tutan elleri hissettim. Vücudum geriye çevirildi. Şimdi bakışlarımın karşısında Darian abim vardı.

"Kendine gel. Yoksa bu işi bitiremeyiz. O öldü. Bunu geri getiremeyiz. Şimdi işimizi bitirmemiz gerekiyor."

Doğru söylüyordu. Kirpiklerimi kırpıştırdım. Sonra bakışlarımı dolaba çevirdim.

"Yakmamız gerekiyor. Ama çok uzun sürecek. Nasıl yapacağız?"

Darian abim birkaç saniye bakışlarını duvara çevirip düşündü. Sonra elleri hala omuzlarımdayken tekrar bana baktı.

"Onu Weryst ormanına götürmemiz gerek. Orada gömebiliriz. Ama yakmak gerçekten çok uzun sürer. Hadi, hemen bitirelim şunu."

...

Şu an Weryst ormanının üçüncü bölümündeydim. Saroa'nın bedenini gömmüştük. O sırada biraz ağlamıştım. Darian abim şüphe olmaması için barını açmaya gitmişti.

Saat epey geç olmuştu. Babamın aramak üzere olduğunu biliyordum. Saroa'yı gömdüğüm yerden yavaş adımlarla uzaklaşırken telefonuma uzanıp rehberdeki numarayı aradım. İki kere çaldıktan sonra açıldı.

"Nora?" dedi Riven'ın alışık olduğum sesi.

"Sana bir adres göndereceğim. O adrese bir kutu bademli çikolata gönder. Ayrıca bir ara sana gelmem lazım. Birinin daha telefonunu vereceğim. Ne yap ne et her şeyi yok et. Her şeyi."

"Tamam, olur. Ne zaman gelirsin?"

Büyük ağaçların etrafından geçerken kısık sesle konuştum.

"Şu an gelemem. Saat epey geç oldu. Yarın gelirim."

"Tamam. Sen iyi misin?"

"Her zamanki gibi."

"Soğuk yani?"

"Her neyse ondan işte. Kapatmam lazım şimdi."

"Tamam. Dikkat et kendine."

Telefonu kapatıp yürümeye devam ettim. Her zaman yanından geçtiğim terk edilmiş kulübenin yanından geçiyordum ki bir anda içeriden bir ses gelince olduğum yerde donakaldım.

"Kullanılmışa benziyor, komiserim."

Ne? Neler oluyordu? Komiserim? Kim vardı burada?

"Hazırlıksız gelmemeliydik. Ama işimize yaramadı da değil. Burayı Avcıdan başkası kullanmış olamaz. Her şey onu gösteriyor."

Callen? Bu Callen'ın sesiydi. Burada ne işi vardı? Burası aranmaya mı başlanmıştı? Geri geri yürürken yanlışlıkla kuru yapraklardan birine bastım. Lanet olsun. Normal zamanda bu kadar ses çıkarmazlardı!

Bir anlığına içerideki ses de kesildi. Sonra Callen'ın sesini duydum.

"O ses neydi?"

Kulübenin kapısının sesini duydum.

Sonra birden belimde eller hissettim. Aynı anda büyük bir güçle geriye çekildim ve sırtım bir göğüs kafesine yaslandı. Kalp atışlarım hızlandı. Tam çırpınıp bir şey söyleyecektim ki, kulağımda sıcak bir nefes hissettim. Sonra alçak, olgun bir ses.

"Konuşma."

Afalladım. Bu kimdi? Neden belimden tutuyordu? Neden şu anda ona yaslıydım. Bırakmıyordu. Ama garip bir şekilde paniklemiyordum. Beni hafifçe çektiğinde yavaş ve sessizce yürüyüp kulübenin önüne geldik. O sırada Callen ve yanındaki polis de arka tarafa geçmiş olmalılardı. Diğer polisin sesi bize ulaştı.

"Sanırım sincap falandı, komiserim."

Birkaç saniye sessizlik oldu. Belimdeki ellerin hafifçe sıkılaştığını hissettim

"Bilmiyorum. Buraya tekrar döneceğiz. Kulübenin fotoğrafını çektin mi?"

"Çektim, komiserim."

Sonra ayak sesleri. Uzaklaştılar. Onlar yeterince uzaklaşınca hızla omzumun üzerinden geriye döndüm. Ve simsiyah gözlerini gördüğüm anda beni delip geçtiler. Karanlık bir gölü andırıyordu gözleri adeta. Öylesine siyahtı ki bir kara delik gibiydi. Ama irislerini görebiliyordum. Bu karanlık havada bile. Weryst ormanının bu karanlığında bile.

Gözleri gibi simsiyah, kömür siyahı saçları vardı. Bakımlı ve gür saçları vardı. Düzdü ama hafif uzun olduğu için çok güzel görünüyordu.

Sol yanağının üst kısmında, elmacık kemiğinin üzerinde tırnak boyundan biraz daha büyük bir yara izi vardı. Yeni gibi görünüyordu.

Çenesi ve yüz hatları keskindi. Ufak, yeni çıkmış sakalları vardı. Teni açık renkliydi. Nefes nefeseydi. Koşmuş muydu?

Boyu uzundu. Öyle ki bir doksanlarda olduğunu rahatlıkla söyleyebilirdim. Ayrıca cüsseliydi.

Dövüşçü falan mıydı acaba? Öyle bir görünüm almıştım ama dövüşçülerden daha ciddi bir ifadesi olduğunu görünce daha farklı bir şey gibi durduğunu fark ettim.

Daha karanlık. Öyle uzun ve kaslıydı ki bir anlığına yanında kendimi küçük hissettim.

Hem de 1.78 boyumla! Bir adamın bu kadar uzun olması imkansız gibi geliyordu bana. Babam da uzundu. Ama bu kadar değil. Seri katil olduğumuz için sürekli hareketliydik. Koşuyorduk, duvarlardan atlıyorduk, saklanıyorduk. Muhtemelen bu yüzden böyle uzunduk. Tabii lisedeyken beden eğitimi öğretmeni oturanlara düşük not vermeye başladığında her derste basketbol oynamak zorunda kalmıştım. Bu yüzden de uzamış olabilirdim.

"Sen kimsin?" dedim sert sesimle düşüncelerimden sıyrılarak.

Bakışları birkaç saniye saçlarımda dolaştı. Ülkede çok fazla kızıl saçlı kişi yoktu. Varsa bile çoğu boyatıyordu. Ama benimkiler doğaldı. Tabii buna çoğu kişi inanmıyordu. Ve bu çok sinir bozucuydu. Lisede saç boyatmak yasak olduğu için Nelly ve beni çok darlıyordu öğretmenler. Ama ben boya olamadığını kanıtlayınca kurtuluyordum. Nelly ise genelde ceza alıyordu.

Adamın bakışları saçlarımda dolaştıktan sonra gözlerime düştü. Benimkilerle aynı renkti gözleri. Siyah. Ama onunkiler aynı bir siyahtı. Yakınındayken irisleri belli olsa da uzaktan bakınca görebildiğiniz tek ton siyahtı. Koyu kahverengi demeye dilim varmıyordu. Düpedüz siyahtı işte. Ama öyle bir siyahtı ki kaybolduğumu hissettiriyordu.

Ne oluyordu bana şu an?

"Az önceki polislerin aradığı kişi."

Net tonla bunu söyledi karşımdaki adam. Afalladım. Sonra sinirlendim. Onu hızla ittim ve geri çekildim. Bedenlerimiz arasına birkaç santim boşluk girince bir metre kadar geri çekildim.

"O halde neden benim yanıma geldin öyle? Yakalansaydık benim de suçum olduğunu düşüneceklerdi! Aptal mısın sen? Beni de tehlikeye attın!"

Birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Ama bakışlarını bakışlarımdan da çekmedi.

"Suçlu değil misin zaten?"

Donup kaldım. Konuşamadım. Sonra kendimi toparladım.

"Öyleyse bile kendi suçuna beni de karıştıramazsın. Polisler bizi görseydi tanıştığımızı sanırdı."

Bana doğru yavaş bir adım attığında geri çekilmedim. Yüzü ifadesizdi ama adını tam olarak tanımlayamadığım bir şey daha vardı. Bakışlarını gözlerimden bir saniye bile çekmiyordu.

"Seni tehlikeye atmadım. Sen görmemelerini sağladım. Görünüşe göre başarılı da oldum."

Kollarımı bağladım ve çenemi havaya diktim. Bu benim beden dilimde inatçılık ve direniş göstergesiydi.

"Kendi başımın çaresine bakabilirim, adını bile bilmediğim adam."

Dudakları ürpertici bir şekilde yukarı kıvrıldı. Ama içten bir gülüştü. Tepki vermedim. Çünkü beni korkutamamıştı.

"Ne zaman ne olacağını bilemezsin. Kim bilir, belki burada olmasaydım seni görmüş olurlardı."

"Belki de sen olmasaydın burada hiç olmamış olurlardı."

Başını hafifçe yana eğdi.

"Belki de."

Bu kez ben ona doğru bir adım attım. Ne olursa olsun beni küçük görmesine izin vermeyecektim. Ne onun, ne bir başkasının.

"Bunu bir daha yapma. Yaparsan iyi olmaz."

"Ne yapabilirsin?"

Geri çekilmeden gözlerinin içine bakarak söyledim.

"Seni öldürürüm."

Bakışları bir anlığına donuklaştı, ama gülümsemesi kaybolmadı. Ellerini cebine soktu. Bakışları hala gözlerimdeydi. Nasıl bu kadar dik ve yorulmadan aynı yere bakabiliyordu? Bu adamla göz kırpmama yarışı yapmak çok zor olurdu muhtemelen.

"Ölüm tehdidi ha?"

"Tehditten çekinen birisi gibi mi görünüyorum? Evet, ölüm tehdidi. Seni öldürürüm."

Vücutlarımız artık birbirine çok yakındı. Gülümsemesi hafifçe büyüdü.

"Beni öldüremezsin hanımefendi."

Hanımefendi deyişi bu kadar sıcak hissettirmemeliydi. Tehlikeliydi. Bunca zaman kendime karşı kızım, Nora'm, canım ve sonuncu olarak Kızıl Peri den başka lakap duymamıştım. Zaten kızıl peri hariç, hepsini babam kullanmıştı. Başka yoktu. Hanımefendi hiç yoktu.

Gözlerinin derin karanlığına kilitlendi bakışlarım.

"Yaparım, emin ol. Kimleri öldürdüm, seni mi öldüremeyeceğim. Kim olduğun belli zaten. Katil olmasan bu saatte burada işin olmaz. Ama emin ol, katil olmasam benim de işim olmaz. Bu yüzden senden zerre korkmadığımı bilmeni isterim."

Sol elini yavaşça kaldırdı ve tereddütle yüzüme yaklaştırdı. Parmakları yanağımın tenine temas ettiği anda bileğini sertçe yakalayarak ayağına çelme taktım. Yere sırt üstü düştüğünde bende üstüne çöktüm. Bir dizim yere dayalı bir şekilde üstünde duruyordum. Bileğini o kadar sıkı tutuyordum ki, biraz daha çevirsem kırabilirdim.

Neden karşılık vermiyordu? Verebilirdi. Oldukça kaslı görünüyordu. İstese beni şu anda yerle bir edebilirdi. Ama yapmıyordu. Güçsüz müydü, yoksa bilerek mi karşı çıkmıyordu? Güçsüz demek aptallık olurdu sanırım. O halde neden şu an hiçbir şey yapmadan öylece bana ayak uyduruyordu?

"Bana dokunmaya cüret etme. Sen de mi öyle bir pisliksin? Sen de mi bana dokunmaya çalışacaksın?"

Derken tonum sertti. Öyle bir sertti ki geçmişi hatırladım. Teyzemin iğrençliklerini, beni vermeye çalıştığı adamları.

Ama sonra bir şey oldu. Bakışları öyle bir hızla yumuşadı ki ne olduğunu anlayamadım. Sonra boştaki elini yavaşça teslim olur gibi kaldırdı. İfadesinde asla panik yoktu. Sadece panikleme ve endişe vardı. Bileğini tutan elim hafifçe gevşedi ama bırakmadım.

"Hayır," derken seni kısık ve yumuşaktı. Şaşırmıştım. "Sana kötü bir şey yapmayacağım. Asla yapmam."

Dişlerimi sıktım. "Sana neden güveneyim?"

İç çekti. Bakışları bir süre sonra gözlerimden ayrıldı ve saçlarıma düştü. Sonra tekrar gözlerime.

"Zorla güvenini kazanamayacağımı biliyorum. Ama bana güvenebilirsin."

Göz kırptığında afalladım.

"Hatta beni bağlayabilirsin. Geri çekilmem."

Gözlerim büyürken afal afal bakışım sürdü. Ama sonra ağırlığımı üzerine biraz daha verdim. Yüzümüz birbirine yakındı. İrislerini daha iyi görebiliyordum. Gözlerinin lens olma ihtimali yüzde kaçtı? Çünkü daha önce hiç bu kadar... siyah ve güzel gözler görmemiştim. Ayrıca bu kadar siyah olması ama irislerinin görünmesi beni benden alıyordu. Bu nasıl mümkün olabilmişti? Saçları da kömür siyahıydı. Gördüğüm en koyu siyah. Teni ise buna zıt bir şekilde açıktı ve bu onu gerçekten yakışıklı yapmıştı. Ama tabii ki hiçbirini belli edemeyecek kadar zihnim ve bedenim farklı hareket ediyordu.

"Neden kendini bu kadar hızlı feda ediyorsun? Bağladıktan sonra seni öldürmeyeceğimi nereden biliyorsun? Bundan nasıl bu kadar eminsin?"

Bir anlığına öyle derin baktı ki bütün zihnimi okuduğunu hissettim. Yutkundum.

"Çünkü görebiliyorum."

Başını hafifçe kaldırıp yüzünü yüzüme yaklaştırdı.

"Sen beni öldüremezsin."

Ağırlığımı ona biraz daha verip başını tekrar yere yaslamasını sağladım.

"Belki de yanlış görüyorsundur ha?"

Dudaklarından kısık bir kıkırdama çıktı.

"Sanmıyorum. İnsanları okumakta iyiyim."

Dişlerimi sıktım.

"Belki de hata yapıyorsundur ha?"

"Ben hata yapmam."

Bakışları gözlerimden ayrılırken gülümsemesi genişledi.

"Ve şu an üstümdesin."

Bakışlarım anında büyürken bulunduğumuz durum kafama dank etti. Adam yerde, ben de üstündeydim. Bunun üzerine hemen yerden kalktım. Utangaçlıktan kulaklarımın yandığını hissediyordum ki kulaklarım her zaman kızarmazdı. Ya ateşim varken, hastayken. Ya da herhangi bir duyguyu aşırı fazla hissettiğimde kulaklarım kızarırdı.

O da sırıtarak yerden kalktı ve üzerindeki tozları çırptı. Ardından iki elini arkada birleştirdi ve hafifçe öne eğilirken başını sola yatırdı.

"Aslında kalkmana gerek yoktu. Söyleyene kadar gayet rahat görünüyordun."

Hemen çıkıştım. Çünkü ne olursa olsun ben hep inkar ederdim. Gerçekten rahattım doğrusu. Ama bunu ona söyleyecek değildim.

"Senin sorunun ne be adam?"

Sırıtışı genişledi. Eli hafifçe uzanıp omzumda olduğunu fark etmediğim bir yaprak parçasını aldı. Yerdeki hengameden sonra orada kalmış olmalıydı.

"Fazla öfkelisin, prenses. Sakinleş biraz."

Ama sözleri beni daha çok gıcık etmek ister gibi değil, gerçekten kast ediyor gibiydi.

"Sen nasıl bu kadar sakin olabiliyorsun?"

"Ortada endişe edecek bir şey yok. Sakinleş ki, uzun yaşa. Ayrıca şu an kontrolde olmayan hiçbir şey yok."

İşte buna neredeyse güldüm. Yarı sinirden, yarı hoşuma gittiği için.

"Umurumda değilsin. Ben gidiyorum."

Arkamı döndüm ve bir adım attığım anda sol bileğim sıkı ama nazik bir şekilde tutulup çekildi. İşte şimdi bedenlerimiz birbirine temas ediyordu. Ona kocaman gözlerle baktım.

"Ne yapmaya çalışıyorsun?"

Diğer kolunu belime doladığında şaşkınlığım arttı. Birbirimize sıkıca bastırılmış vaziyetteydik. Öyle şaşırmıştım ki, fiziksel olarak herhangi bir tepki verebilecek durumda değildim.

"Bekle."

"Ne demeye çalışıyorsun, sapık herif?"

Onu itmeye çalıştım ama bırakmadı.

"Sapık değilim. Sadece kendimi açıklamak istiyorum. Ve sana söz veriyorum, istemediğin hiçbir şeyi yapmayacağım. Sadece biraz kal. Ve sonra kendim gideceğim."

Birkaç saniye durdum.

"Kimsin sen? Söyle."

Belimdeki tutuşu hafifçe sıkılaşırken, vücutlarımızın da birbirine bastırılması sebebiyle yüzlerimiz yakındı. Yanağındaki yaradan minik bir damla kan damlamıştı. Ama kurumak üzere gibi duruyordu. Gözlerindeki karanlık göl beni içine çekiyor, kaybolmamı sağlıyordu.

"Ben Javed Lorwan. Şehir hastanesinde kalp cerrahıyım. Aynı zamanda seninle aynı şeyi yapan birisi."

Bunun üzerine ağzım açık kalmamak için kendimi zor tuttum. Ne? Buna verilebilecek en iyi tepki buydu sanırım. Gerçekten mi? Hafif alaycı ve inanamayan bir kıkırdama çıkardım.

"Kalp cerrahı öyle mi? Hem de seri katil. Bir yanda can alıyor, bir yanda can mı kurtarıyorsun?"

"Aynen öyle. Bir yanda can alıyorum, diğer yanda can kurtarıyorum."

"Peki bunun benimle ne ilgisi var?"

Gülümsediğinde garip bir şekilde içimin ısındığını hissettim. Bu soğuk kış havasına rağmen.

Kendine hakim ol, Nora!

"Kendimi açıklıyorum. Bunu istememiş miydin?"

Belimi daha sıkı sardığında bakışlarımız buluştu. Sağ elini belimden çekip siyah deri ceketinin iç cebine uzandı ve bir kart çıkarıp bana uzattı.

"Vaktin olduğunda hastaneye gelirsen daha çok konuşuruz. Beni bulman zor olmaz."

Karta uzanıp aldığımda diğer elini de benden çekti. Gitmeden önce son kez göz kırptı. Belimde bir soğukluk hissediyordum. Elini çektikten sonra oraya bir soğukluk oturmuştu. Elleri sıcacıktı...

Kendine gel, Nora!

Daha sonrasında yaptığım ise birkaç dakika öyle bekledikten sonra arkamı dönüp gitmek oldu.

...

İnsan nasıl olurdu da sadece bir an'a takılıp kalırdı? Yaşamışken, yaşıyorken, yaşayacakken nasıl sadece bir an'ı düşünürdü? Şu an tam olarak bunu yapıyordum. Son olayın üzerinden iki gün geçmişti. Ve ben temel ihtiyaçlarım haricinde odamdan, hatta yatağımdan çıkmamıştım. Genelde böyle yapardım zaten. Böyle çok düşündüğüm zamanlarda yatağımdan çıkmazdım. Daha iyi odaklanırdım, daha iyi düşünürdüm.

Sonunda kapımın yavaş gıcırtısını duyduğumda bakışlarımı oraya çevirdim. Babam başını hafifçe uzatmış, kapı eşiğinde dikiliyordu. Birkaç saniye bakışları üzerimde kaldı. Konuşmadı. Sonra yavaşça yanıma doğru yürüdü. Geldi ve yatağın ucuna, yanıma oturdu. Elleri saçlarıma doğru uzandı. Annemden aldığım şarap kızılı hafif dalgalı tutamları okşadı. Saçlarımı çok severdi. Beni hafifçe çekerek kendine yasladı. Geri çekilmeden ona yaslandım ve kolumu ona doladım. Sonunda bana hayatımın en büyük huzurunu veren sesi kulaklarıma ulaştı.

"Benim güzel kızıma ne oldu? Neden biricik kızımın morali bozuk gibi görünüyor? Neden iki gündür odasından çıkmıyor?"

Bakışlarım babama döndü.

"Neden sürekli tek bir şeyi düşünüyorum, baba? Sürekli aklımda dolaşıyor. Kafamdan çıkmıyor, başka şeyler düşünmeme engel oluyor."

Babam neyi düşündüğümü bile sormadı.

"Düşünen kısmın neresi, kızım? Aklın mı, kalbin mi?"

"Ben..." duraksadım. Bunun cevabından emin değildim ama ağır basan tarafım kalbimdi. Çünkü iki gündür kafamdan çok kalbimi yormuştum. Düşünmekten çok hissetmiştim.

Babam sakince elini kaldırdı ve sözümü kesti. Konuşamayacağımı fark ettiği zamanlarda beni sustururdu. İyice düşündükten sonra konuşmamı sağlardı.

Babam merak ve beklentiyle baktım.

"Sadece bir kez soracağım ve iyice düşünüp net bir cevap vermeni istiyorum, kızım."

Birkaç saniye duraksadı. Gözlerimin içine baktı. Sonra o cümleyi kurdu.

"Aşık mı oldun?"

Cümle, yerin içine girmek istememe yetti. Bütün vücudum kaskatı kesilmedi ama uzun bir duraksama yaşadı. Sonra ani bir tepki verdim.

"Hayır! Tabii ki hayır! Alakası yok!"

Bunun üzerine babamdan eğlenceli bir kahkaha koptu. Sanki yalan söylemene gerek yok, çünkü yalan söylediğini biliyorum, der gibiydi.

"Bu aşırı tepkilerin ne anlama geldiğini çok iyi biliyorsun, Nora."

"Ama öyle değil ki, baba ya."

Gülümserken saçlarımı okşamaya devam etti.

"Buna ben değil, sen karar vereceksin. Ve bunu zamanla öğreneceğiz."

...

Şehir hastanesinin önündeydim. Gerçekten buraya geldiğime inanamıyordum. Neden yaptığımı da bilmiyordum. Sadece gelmek istemiştim.

Hastaneye.

Gelmek istediğim için.

Evet, muhtemelen pek de iyi bir bahane değildi. Burası şehrin en büyük hastanesiydi. Alt kattaki iki bodrum katını da sayarsak toplamda on katlı bir yapıydı.

Ama bodrum katları geçmiş zamanlarda aldığı bazı hasarlar yüzünden artık kullanılmıyordu. Üzerimde siyah, uzun kollu bir crop kazak vardı. Dolabımın yüzde kırkını oluşturan tür. Ve buna karşılık uzun bir mont giymiştim. Altımda ise koyu renkli, bol kargo pantolonum vardı. Saçlarımı açık bırakmıştım. Güzel ve uyumlu bir kıyafet kombini yaptığım söylenemezdi, çünkü denememiştim bile. Ne bulduysam giyip hemen evden çıkmıştım. Apar topar çıktığımdan yanımda sadece telefonum vardı. Makyaj bile yapmamıştım.

Neden bu kadar acele ettiğim hakkında bir fikrim yoktu ama babamla o konuşmayı yaptıktan sonra hemen elime geçeni giyip telefonuma uzanmış ve evden çıkmıştım.

Derin bir nefes aldım ve hastanenin içine adımladım. Hastanenin ilk katındaki danışma bölümüne ilerlediğimde orada oturan kadın bana bakıp sıcak bir şekilde gülümsedi. Benden biraz daha genç duruyordu.

"Nasıl yardımcı olabilirim?"

Etrafa bakındım. Sonra tekrar kadına döndüm.

"Javed Lorwan'ın ofisi nerede? Onunla görüşmem gerekiyor."

Kadının yüzündeki gülümseme hafifçe solarken bir anlığına ifadesinde tedirginlik belirdi. İfadesi daha ciddi bir hal aldı.

"O şu an hastanede ama ofisine kimsenin girmesine izin vermez. Muayene randevunuz var mıydı?"

Başımı hafifçe iki yana salladım.

"Hayır. Onunla görüşmem gereken bir konu var."

"Üzgünüm ama o yoğun. Bu gün iki tane ameliyata girecek. Az önce de katta biraz sıkıntı yaşandı. Muhtemelen şu an kimseyi görmek istemez. Size tavsiyem yanına pek yaklaşmayı-"

Kaşlarım çatıldı. Tam o anda kadının sözü sert ve baskın bir ses tonuyla kesildi.

"Sana benim yerime kimseye böyle şeyler söyleme dememiş miydim, Liz hanım?"

Adının Liz olduğunu öğrendiğim kadın tedirginlikle yerine sindi. Şaşırmıştım.

"Size bir soru sordum, Liz hanım."

Durumu kurtarmak adına her zaman yaptığım gibi konuşmaya atladım.

"Doktor Javed Lorwan."

Düz bir tonla söyledim ama bakışlarımız buluştuğunda kalbim küt küt attı. Yine de ifademi bozmadım. Liz'e kızmaması için konuşmayı devam ettirip bu girişten ayrılmayı planlıyordum.

Javed bana baktı birkaç saniye. Hiçbir şey söylemedi. Ama bakışlarını da çekmedi. Ayrıca kafama takılan bir şey daha vardı. Javed, ofisine neden kimseyi almıyordu? Aklımda birkaç şey vardı ama tam olarak emin değildim.

Ofisinde bir şey saklıyor olabilir miydi? Hayır. Hastanede riskliydi. Bunu yapamazdı.

Belki de sadece kimsenin girmesini istemiyordu. Bu daha makul bir seçenekti. Daha sonra bakışlarımı hafifçe kaçırarak konuştum.

"Konuşabilir miyiz? Birkaç dakika."

Sonra gülümsedi. Sıcak ve tatlı ama bir yandan da tedirgin edici bir şekilde. Kalbimde dev bir ateş topunun oluştuğunu hissettim.

"Bütün dakikalar senin."

Arkasını döndüğünde sırıtma isteğimi bastırmak için çok zorlanmıştım ama başarmıştım.

Onunla beraber yürüdüm. Asansöre bindik. O kısım tamamen sessiz geçti çünkü söyleyecek bir şey bulamadım. Ve dördüncü kattaki ofisine geldik.

Elini cebine attı ve bir anahtar çıkararak ofisin kapısını açtı. Bunun üzerine şaşırdım.

Ne diye şaşırıyordum ki? Kimseyi almamıştı ama beni alıyordu şu an. Bu şaşırtıcıydı, evet.

Ayrıca kapının yanında özenilmiş bir isim panosu vardı.

Javed Lorwan

Kalp cerrahı

Baş cerrah

"Bekle. Ofisine kimseyi almadığın doğru mu?"

Gözünü kapattı ve birkaç saniye sonra tekrar açtı. Bu hareketi neden yapmıştı? Yoksa sinirlenmiş miydi? Sanmıyordum. Önceki gün sorduğum ve söylediğim o kadar şeyde bile sinirlenmedikten sonra bir soruya sinirlenmiş olamazdı.

"Ofisime giren ilk kişi sensin. Daha önce başka kimseyi almadım. Almayacağım da."

Yüzünde bir gülümseme yayılırken göz kırptı. Ardından bir adım geri çekildi ve girmemi işaret etti. Omuzlarımı dik tutarak içeri bir adım attım. Sonra neden ofisine kimseyi almadığını anladım.

Ofisten çok, bir laboratuvara benziyordu. Odanın ortasında U şeklinde mavi bir masa, etrafında dört tane sandalye vardı. Cerrah olduğunu bariz bir şekilde gösteren kalp maketleri vardı. Masanın üzerinde bazı ameliyat aletlerinin oyuncakları vardı.

Bu neden bana bu kadar komik ve tatlı gelmişti?

Işık biraz loştu. Ama etrafta şu an yanmayan bazı lambalar daha görebiliyordum. Kapı tarafındaki sol duvarın önünde bazı çiçekler vardı. Üzerlerinde ise fotoğraflar. Fotoğrafları görünce neredeyse küçük dilimi yutacaktım.

Bu gerçekten onun çocukluğu muydu? İki fotoğrafta küçük bir erkek çocuk vardı. Aynı kömür siyahı saçlar ve gözler, geniş bir gülümsemeyle birleştiğinde ortaya çok tatlı bir erkek çocuk çıkmıştı.

Karşıda bir çalışma masası, üzerinde bir laptop, kırmızı bir kalem kutusu, defterler vardı. Sağ duvar ise tamamen kitaplıktan ibaretti. Kitaplar renklerine göre sıralanmıştı. Çok güzel görünüyordu. U şeklindeki masanın ortasındaki boş yerde ise bir keman duruyordu.

Kalbim kasıldı. Keman mı çalıyordu?

Tabii ki bunu sormadan duramadım. Ben de güzel sanatlar üniversitesinden mezundum. Ama iş olmadığı için boşta kalmıştım. Yine de pişman değildim. Müzik en sevdiğim şeylerden biriydi. Piyano çalmayı öğrenmiştim. Gitar çalmayı öğrenmiştim. Şarkı söylemekte zaten hep iyi olmuştum.

"Kemanı çalıyor musun?"

Yanıma adımladı ve dibimde durdu.

"İlgini çekti gibi duruyor. Evet, çalıyorum."

Bana bir sandalye çekti ve çenesiyle oturmamı işaret etti. Ben de oturdum. O da yanıma bir sandalye çekti ve ona kendi oturdu.

"Ben de güzel sanatlar üniversitesi mezunuyum. Keman çok severim."

Tek kaşı kalkarken gülümsedi.

"Güzel sanatlar üniversitesi ha? Ve eminim çalışmıyorsun."

Dudaklarımı hafifçe büzdüm.

"Maalesef. Ülkenin sanatçılara hiç saygısı yok. İş bulamadım. Müzik öğretmenliği önerdiler ama..."

Birkaç saniye duraksadım.

"Malum. Kabul etmedim."

Son gördüğümde yanağının üst kısmındaki yara kabul bağlamıştı. Birkaç güne iyileşirdi.

Biraz yüzünü inceledim. Kusursuz, herkesin istediği türden bir burnu vardı. Saçlarından ve gözlerinden bahsetmiyorum bile. Doktor önlüğü ve gözlük vardı üzerinde. Yakışmıştı. Güzel görünüyordu.

Adem elması belirgindi. Her yutkunduğunda hareketini izlemekten kendimi alamıyordum.

Ayrıca boyu bu kadar uzun olmamalıydı. Kendimi bu kadar küçük hissetmemeliydim.

"Sana bir sır vereyim mi?"

Kaşlarım çatıldı. Sessiz kaldım ama ifademle onayladım.

"Seni sandığından uzun zamandır tanıyorum."

Bunun üzerine nasıl tepki verdiğimi bile anlamadan hızlı bir şekilde ayağa kalktım. Afallamıştım.

"Ne?"

Beni nereden tanıyor olabilirdi ki? Bu mümkün olabilir miydi? Ben onu hiç gördüğümü hatırlamıyordum. Görmedim. O beni nereden tanısındı ki? Yok. Hayır. Yalan söylüyordu. Başka açıklaması yoktu. Ama sonraki söylediği kanımın donmasına yetti.

"Nora Estell."

Bir adım geriledim. İki gün önce Weryst ormanında karşılaştıktan sonra bir daha karşılaşmamıştık. Ona ismimi de söylememiştim. O nereden biliyordu? Acaba onun da mı Riven gibi tanıdığı birisi mi vardı? Yok. Öğrenmem gerekiyordu. Yoksa bu gece odama daha çok gömülecektim. Tam ağızımı açıp bir şey söyleyecektim ki, o benden önce konuştu.

"Merak etme. Seni takip ettiğimden falan değil. Aynı lisede okuduk."

Buna güldüm işte. Hatta alayla kahkaha attım.

"Aynı lisede okumuş olsaydık seni tanırdım. Ama ben seni o ormanda ilk kez gördüm. Seni daha önce görseydim hatırlardım."

Bunun üzerine dudakları beni şaşırtacak şekilde gerçekten masum bir sevinçle yukarı kıvrıldı. Kaşlarım çatıldı.

"Sorun da zaten burada, Nora Estell. Aynı lisede okuduk ama sen bir kez bile bana bakmadın. Ben senin saçlarından ayrılamadım ama sen benim yüzümü bir kez bile görmedin. Beni gördüğün her an arkam dönüktü. Ben senin her anını bilirken sen beni sadece arkam dönükken gördün."

Kaşlarım daha çok çatıldı. Ne oluyordu lan? Sonra ayağa kalktı. Ama kalkmasa daha iyiydi. Boyunun uzunluğu yüzünden ona bakarken başımı yukarı çevirmem gerekiyordu. Ve bu beni komik gösteriyor olabilirdi, çünkü babamla bazen minik tartışmalara girdiğimizde o benden uzun olduğu için tartışırken yukarı bakardım. Babam da buna gülerdi.

"Sen benim ne gözlerime baktın, ne de yüzüme. Daha doğrusu görmedin. Çünkü görseydin eğer... Bakardın. Benim sana baktığım gibi."

Nefesim boğazıma düğümlendi. Bu his de neydi? Ne oluyordu bana? Daha önce hiç böyle hissetmemiştim. Daha önce kalbim hiç, birinin karşısında hızlanmamıştı. Okul sınavlarında bile, insanların karşısında şarkı söylerken ya da konuşma yaparken bile. Sadece teyzemin karşısındayken ve annemin ölü bedenini gördüğümde böyle hızlı atmıştı.

Birde...

Hiç beklemediğim anlarda karşıma çıkıp sadece geçip giden o kişi...

Bir dakika.

Aklıma birkaç gün önce babamla yaşadığımız lunapark kavgası geldi. Karakolda babam, Callen ve ben koridordan diğer bir odaya yürürken kapının önüne geldiğimizde arkamdan bir adam geçmişti. Ve yine içimde bir ürperti oluşmuş, kalbim hızlanmıştı. Javed? O? Yok yok. Olamazdı değil mi?

Ona doğru iki adım atıp aramızdaki mesafeyi kapattım. Vücutlarımız birbirine çok yakındı ama temas etmiyordu.

"Karakoldaki o adam sendin. Bu saç rengi... başka kimsede görmedim."

Ne kadar yakın olduğumuza baktı. Sonra gözlerime. Gözlerimle ilgili bir sorun vardı sanırım. Bakışlarını asla çekmiyordu ama ben gözlerime çok fazla bakılınca utanıyordum. Yine de bunu bazen gizlemeyi başarıyordum. Yine başardım. Ben de onun gözlerinin içine baktım. Ama bakışları aniden gözlerimden inip, dudaklarıma kaydığında utanç hızla vücuduma hükmetti. Sonra güldü. Gerçekten sesli güldü.

"Yüzün kızardı. Yanakların, çenen, ve şakakların."

Gözlerim büyüdü. Etrafta ayna aradım. Çünkü ben utanınca kızarmazdım ki. Kızarır mıydım? Kızarmaz mıydım? Nasıl kızarmıştım ya?

"Ben kızarmam ki. Hayır. Olmadı öyle bir şey."

Sonra aradığım aynayı kitaplığın köşesinde görünce gerçekten kızardığımı fark ettim. Bunun üzerine hemen önüme döndüm ve bakışlarımı kaçırdım. Gerçekten kızarmıştım. Demek ki utanınca kızarıyormuşum.

"Lisede derslerin çok yüksekti. Ama bir dönem matematikten otuz almıştın. Çok üzülmüştün, ağlamıştın. Ama yılı belgeyle bitirmiştin. Ağlamana değmedi."

Donup kaldım. Gözlerine baktım. Bu kez bakışlarını o kaçırıyordu.

"Ben almadım o notu."

"Biliyorum. Hepsini biliyorum."

Nefesim boğazıma düğümlendi. Kalbim hop etti. Karnımda bir hareketlenme oldu. Bir gıdıklanma, bir şey... karında kelebekler uçması buna mı deniyordu acaba?

"Bir dönem okuldaki kızlar sana zorbalık yapmaya çalışırdı. Sırf senin güzelliğini kıskandıkları için."

"Kıskandıklarını nereden biliyorsun?"

"Çünkü boyalı saçın rengi akar. Uzun süre kalırsa da saçı yıpratır. En pahalı boyalar bile saçta uzun süre kalınca saçı yıpratır. O kızların hepsinin saçı yıpranmıştı. Her gün okula tonla makyaj yapıp geliyorlardı. Ama sen hep doğaldın. Saçların doğaldı. Makyajın sadece dudağına ruj sürmek ve kirpiklerini kıvırmak oldu. Hepsini hatırlıyorum."

"Bunların hepsini nereden biliyorsun."

"Biz de öyle durmadık herhalde."

Güldü. Hiç çekinmeden omzuna vurdum. Sert değildi ama sertmiş gibi yaptı.

"Ciddiyim. Nereden biliyorsun?"

"Bir arkadaşım o zamanlar o gruptan bir kızdan hoşlanıyordu. Sonra onunla arkadaşlığımı bitirmiştim."

Cevap vermedim. Cevabımı almıştım. Elini hafifçe kaldırdığında bakışlarım eline kaydı. Yavaşça saçlarıma uzandı ve tereddütle, omuzlarımdan dökülen saçlarımdan bir tutamla nazikçe oynamaya başladı.

İki gün önce olduğu gibi yere sermedim onu. İzin verdim. Neden yaptım, ben de bilmiyordum.

Uzaklaşmalıydım. Belki de tam şu an geri çekilmeli, bu ofisi terk etmeliydim. Ama yapmıyordum. Yapmıyor muydum, yoksa yapamıyor muydum? Sanırım yapamıyordum. Bilmiyorum. İçimde çok farklı hisler ve duygular dolaşıyordu.

"Ağlardın üzülünce. Ama ezdirmezdin kendini. Bazı piçler zorbalamaya çalışırdı seni. Ama sen yine de dik durdun. Klişe belki ama hayatımda gördüğüm en güçlü kişiydin."

"Ben mi?"

"Başkası mı?"

"Başkası mı?"

"Hayır. Senden başkası olamazdı."

Ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemedim. Bu duruma nasıl düşmüştüm?

"Javed..." ismi fısıltı olarak döküldü dudaklarımdan.

"Belki tanırsın. O okul birincisi sayısalcı bendim."

Gözlerini devirdi.

"Kızlar çok fazla gelip mektup verdiği için belki bilirsin."

Gerçekten bilmiştim. Öyle birisini hatırlıyordum. Ama gerçekten de yüzünü hiç görmemiştim. O kişi gerçekten şu anda karşımda duran adam mıydı? O Javed Lorwan mıydı?

"Sendin. O sendin. Hepsi sendin."

Taşlar yerine oturmuştu. Bütün anıları ve parçaları birbirine taktım. Ve neredeyse küçük dilimi yutacaktım.

"Hepsi sendin. Teyzemden kaçarken yanlışlıkla çarptığım o çocuk, Nelly'nin sürekli gelip bana anlattığı çocuk, karakoldaki o adam. Hepsi sendin."

"Bendim."

Sadece bunu söyledi. Sonra beni büyük bir bombayla karşı karşıya bıraktı.

"Bendim. Yine benim. Ve hep ben olacağım."

Kalbim hızlandı. Onu hangi anlamda söylemişti? Birden telefonum titreyince elime alıp açtım. Babam mesaj atmıştı.

Neredesin, kızım?

"Ben gitsem iyi olacak. Babam bekliyor."

Telefonu tekrar cebime koydum.

"Hastane çıkışına kadar seninle geleyim. Yarım saat sonra ameliyatım var."

Ofisten çıktık. O da kapıyı kilitleyip benimle birlikte yürüdü. Garip bir nedenden ötürü herkes bize şaşkın şaşkın bakıyordu. Ben de bunu garipsedim.

"Aslında gelmene gerek yoktu. Dinlensen daha iyi olurdu. Bu gün yoğunmuşsun."

Huzurlu ifadesi anında dağıldı ve gıcık olduğunu belirten bir huysuz ifade yerleşti. Sanırım bu en hafif derecedeki siniriydi.

"Ah Liz, Ah Liz!"

Dudaklarımdan bir kıkırdama koptu.

"Ama kadın haklı. Yoğunsun. İki ameliyatın var."

"İki ameliyat bir gün için az bile. Ama bunlar fazla önemli. Kritik olacak. Ayrıca bu kadının benim yerime insanlara bir şey söylemesinden nefret ediyorum. Seni nasıl geri çevirir?"

"Belki de yorgun olduğunu anlamıştır."

"Sanmıyorum. Sürekli böyle yapıyor."

"Belki de Liz hakkında yanılmışsındır."

"Ben asla yanılmam, Nora."

Hastanenin önüne geldiğimizde bir taksiye işaret yaptı. Taksi yanımızda durduğunda ise benim için kapıyı açtı.

Tam binecektim ki durdum. Bakışlarımı ona çevirdim.

"Bu arada, Javed," dedim. Bakışları hemen ciddileşti ve gözlerimin içine baktı sanki bir şeyleri tartar gibi.

"Evet, prenses?"

Dudaklarımda hafif bir tebessüm oluştu. prenses kelimesiyle biraz utandığımı itiraf edebilirdim.

"Yardımın için teşekkür ederim. Weryst ormanındaki. Belki bir gün bir şeyler yapabiliriz."

Bakışları dondu. Ama tatlı bir şekilde. Küçük bir çocuğa en çok istediği şeyi verdiğinizde oluşan donukluk gibiydi. Bunun üzerine kıkırdadım. Ve taksiye bindim. Oradan uzaklaştım. O ise son dönüp bakışımda arkadan bakıyordu aynı donuk ifadeyle.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.