İçeriğe geç

Kızıl Ateş

Bölüm 11 · 5 dk okuma

Kızıl Ateş

Bölüm 11

Özlemiş

-(Alexandr'ın ağzından.)-

Mehru o adada kaybolalı yıllar olmuştu ama hâlâ kabul edemiyordum bunu. Sanki hâlâ bir yerlerde yaşıyordu. Onu hiç bulamadık o adada. Başına ne geldi ve ona ne oldu bilmiyorum.

Onu hâlâ deli gibi özlüyorum. Bir yerlerde yaşamasını ummak istiyorum ama, sadece umuyorum. Belki de öldüğünü kabul etmeliyim. Bu sefer şanslı değildi belki. O ilk öldüğünde mucizevi bir şekilde geri geldi ama belki bu sefer bir mucize yok.

Ne olursa olsun onun intikamını almak istemiştim. Bir zamanlar, onunla yakındık. Onu özlüyorum ama belki de bunu atlatıp önce intikamını almalıyım.

Bugün takım ve ben ispanyol toparlaklarındayız. Kim için, lord Darian. Yıllardır zenginliğine zenginkik katıyor ve fakir insanların parasını yiyor. O olmasa belki Mehru şu an yaşıyor olurdu. Onun elinden tüm bu zenginlikleri almanın bir yolu yoksa belki d eonun elinden hayatını almalıyım. O nasıl Mehru'ya acımadıysa, ben neden ona acıyım.

Sarayın arka tarafındaydık. Yüksek bir duvar vardı ama hiç asker yoktu. Korsanlardan birini görevlendirdim, o çok güzel tırmanıyordu. Beline bir ip bağladı. Bıçaklarını çıkarttı ve duvara delikler bırakarak tırmanmaya başladı. En yukarı çıktığında beline bağladığı ipi oraya bağladı ve aşağı sarkıttı.

Ben ve takımdaki diğerleri de o iple tırmanmıştık. Yukarı çıktığımda ipi duvarın öbür tarafına attık ve böylece arka bahçeye indik. Arka bahçede oturma yerlerdi ve güzel ağaç, çiçekler vardı. Saklanarak sarayın içine girdik. Etrafta asker yoktu. Daha rahat bir saraydı.

Koridorda takımla beraber gittiğimde güzel ve şık bir oda gördük. Önce içeri bir korsanı yolladım. Biz ise köşeye saklanıp ne olacağını bekliyorduk. Korsan kapıyı açtığı anda dondu ve ellerini havaya kaldırdı. Ellerini basının arkasına götürünce bize bir işaret yaptı. Bu işaret bizim takımımızın 'gelin' hareketiydi. Bir de ayrı işaret olarak 'sakın gelmeyin' var.

Köşelerden dolandık ve kapının iki yanı artık korsan doluydu. İçeriden lord "Askerler!" diye bağırdı. Buraya koşan askerleri hızlıca etkisiz hâle getirtmeyi başardık. Başka gelen asker yoktu. Rahat rahat yürüdüm ve odanın içine girdim.

Lordun çok korktuğu belliydi. "Bittiniz siz!" dedi. "Yıllar önce ölüme terk ettiğin kızı hatırlıyor musun?" diye sordum. "Dalga mı geçiyorsun? 10 saniye içinde giderseniz yaşamanıza izin veririm." dedi. "Senden korktuğumu mu sanıyorsun?Ben zaten ölmüşüm. Senin ölüme mahkûm biraktığın o kızla öldüm ben." dedim.

"Kimden bahsediyorsun?" dedi. Karşısında durdum ve "Hatırlamıyorsun bile." dedim. "Mehru, tanıdık geldi mi?" diye sorduğumda gözleri büyüdü. "Eski karımdan sana ne?" diye sordu. "Sizin gerçekten evlenmediğini biliyorum." dedim. "Hiç bir şey bildiğin yok." dedi.

"İntikam için geldim." dedim. "ASKERLER!" diye bağırdı. Odanın içinde askerler dolmuştu. Takimim onlarla dövüşüyordu. Belimden silahımı çıkarttım "Zorlama, bugün burada ikimiz de öleceğiz." dedim.

"Yanılıyorsun, sadece sen öleceksin. Seni herkesin önünde hain olarak öldüreceğim." dedi. "Hak etmediğim hayatı, bir kızdan çalacak kadar hain değilim ya o bana yeter." dedim. Silahımı çektim ve tam ateş edecekken boynuma vurulan onunla gözlerim karardı. Bayılmışım.

"Uyan!" diye Mehru'nun sesini duydum. Sonra ses kalınlaştı ve "Uyan!Uyan!Uyan!" diye çoğalmaya başladı. "M-mehru?" diye fısıldayarak uyandım. Etrafıma baktığımda çok kalabalık olan şehri gördüm. Ellerim bağlıydı ve kımıldayamıyodum. Gözlerimi açtığımda halkın beni idam etmek için toplandığını anlamıştım.

Beni tanımayan onca kişi ölümüme heyecanlandılar. "Yan! Yan!" diye bağırıyorlardı. Bir adam geldi. Altımda çalılar vardı. Tüm takımımı ve arkadaşlarımı da benim gibi bağlamışlardı. Ben ölebilirdim ama benim yüzümden onlara zarar gelsin istemem. "Beni alın ama takımı bırakın!" diye bağırdım. Artık çok geçti. Aceleci davranmış ve kendim dahil tüm takımın sonunu getirmiştim. Buraya kadarmış, Mehru'nun yanına gidiyorum.

Beni asarak yada başka türlü de idam edebilirlerdi ama neden böyle yakma gereği duyduklarını anlamıyorum. Belki de acı çekmemi ve rezil olmamı istiyorlar. En acı veren ölümü aramışlardır belki benim için. Neyse artık bir önemi yok.

Cellat bana yaklaştı. Elinde bir meşale taşıyordu. Yanımda durdu. Tüm halk coşkuyla bağırmaya devam etti. Gözlerimi kapattım ve sesleri duymazdan geldim. En az acıyla Mehru'nun yanına gitmek istiyorum. Sonra bir yanma sesi geldi. Ayaklarımdaki çalılar yanıyordu ama ben hiç bir şey hissetmedim. Dur bir dakika neden hiç bir şey hissetmediğimi anlamıyorum. Ölüm bu kadar kolay mı.

Gözlerimi açtım ve etrafıma baktım. Ateşin içindeydim ama yanmıyordum. Yanıma baktığımda Mehruyu gördüm. Çoktan ölmüş olmalıyım. Eli havadaydı ve ağzını okuduğumda "Sana yanmamayı emrediyorum." diye fısıldıyordu. Ellerime baktım ve ateş hâla vardı ama acımıyordu. Halk da çok şaşkındı.

Mehru bana doğru yürürken onun da ateş içinde olduğunu gördüm. Elimdeki ipler yanarak yok olmuştu. Bileğim biraz yanarak acımıştı ama şuan umrumda değildi. Mehruya şaşkınca baktım. Bu oydu, gelmişti. Hâlâ yaşadığımdan emin değilim ama onu gördüm ya ben kesin cennetteyim.

Koştu ve kollarımı açıp ona sıkıca sarıldım. O çok özlediğim kokusu hâla aynıydı. Sıkı sıkı sarıldım ona. Şu an gerçek olamayacak kadar güzeldi.

Biraz geri çekildi ve yüzüne baktım. "Öldüm mü?" diye sordum.

"Daha değil."

"Bu nasıl...?"

"Anlatacağım! Seni çok özledim! Çok!"

Ona tekrar sarıldım.

Bu arada neler olduğunu anlamayan halk sinirle yuhlamaya başladı. "Buradan kaçmalıyız." dedi Mehru. Takım da benim gibi ateşten kurtulmuştu. Askerlerin bize doğru koştuğunu gördüm. Mehru'nun elini tuttum ve ara sokağa doğru koştuk. Halk kendi işine dönmüştü. Onlara göre bir eğlence olmadığını anlamışlardı.

Takımla gemiye doğru koştuk. Gemimizin yanında bir geminin daha olduğunu ve tüm takımının bize doğru baktığını gördüm. Bizim için bir tehlike olabilirdi ama Mehru çok emin bir şekilde koşuyordu.

"Siz kendi geminize binin, biz yanınızdan geliyor olacağız!" dedi. "Siz?" diye sorduğumda "Ben ve takımım." dedi. Bir kaptan olmuş gibiydi ama o adada kaybolduktan sonra nasıl olmuş olabilir anlamıyorum. Elimi bıraktı ve hızlıca kendi gemisine tırmandı. Biz de öyle yaptık. Karalardaki bağları saldık ve olabildiğince hızlı karafan ayrılmaya çalıştık.

Arkamızdan koşan askerler bize yetişmişti ama biz gemiye çıkmış ve gitmeye başlamıştık. Onların hali hazırda bir gemisi yoktu. Yanımızdaki gemide mehru en uca gitti ve buraya bir ip atmıştı. İpi gemiye bağladım ve o ipe çubuk takıp bu gemiye doğru tutunarak uçtu. Onu tuttum ve içeri aldım. Sonra yan gemiden bir kuş uçarak geldi. Uçtu ve Mehru'nun omzuna kondu. Mehru'yu buraya getiren gemi ise hemen yolunu değiştirdi. Mehru onlara umursamayarak baktı ve bana mutlu mutlu gülüyordu.

O hâlâ aynıydı ve yine hiç yaşlanmamıştı. "Sana ne oldu? Neredeydin?!" diye sordum. Gözünden bir yaş süzüldü ve "Bu çok uzun hikâye." dedi. "Dinlerim, vaktim var." dedim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.