İçeriğe geç

KIYAMET

Bölüm 2 · 5 dk okuma

KIYAMET

Bölüm 2

2.Bölüm

Elimdeki kitabın sayfalarını çevirirken kafam iyice karışmıştı. Asla istediğim cevapları bulamıyordum. Kitabı sertçe masaya bıraktım ve birkaç saniye öylece ona baktım. Annem neden bu kitaba bu kadar bağlıydı? Bana hep, “Aradığın tüm cevaplar bu kitapta,” diyordu ama bu kitapta sadece çiçeklerle ilgili bilgiler yazıyordu.

Yine de pes etmeyip kitabı önüme çektim ve sayfaları karıştırmaya devam ettim. O sırada bir çiçek dikkatimi çekti. Resmini görür görmez tanımıştım. Annemin en sevdiği çiçekti. Kehanet çiçeği. Her ay mutlaka o çiçekten tekrar alırdı. Ona huzur getirdiğini söylerdi. Parmaklarımı resmin üzerinde gezdirirken gözüm yetiştiği yere kaydı ve kaşlarım çatıldı. İyi de bu imkânsızdı.

Kıyamet Ormanı'na kimse giremezdi. Muhafızlar ormanın etrafını kuşatır, kimseyi içeri sokmazdı. Ölümü getirdiğine inanılırdı ve insanlar ormana yaklaşmayı bile göze alamazdı. Annem bu çiçeği alamazdı. O ormana giremezdi. Peki her ay elindeki o çiçekler nereden geliyordu?

“Stew.” Diye seslendim. Banyodan sürünerek çıktı ve yüzüme baktı. “Bir şey buldun mu?” Çiçeği incelerken ona döndüm. “Sayılır.” Yatağa çıkıp kendini bıraktı. “Dinliyorum.” Çiçeğin olduğu sayfayı ona doğru çevirdim. “Annemin en sevdiği çiçek kehanet çiçeği.” Stew resme bakıp başını salladı. “Hatırlıyorum.” Derin bir nefes aldım. “Yetiştiği yere bak, Stew.”

Stew'in gözlerindeki şaşkınlığı görünce kitabı yavaşça masaya bıraktım. Birkaç saniye ikimiz de konuşmadık. “Kıyamet Ormanı'na girmek yasaksa annem her ay nasıl oradan çiçek alabilir?” Stew bana doğru yaklaşıp sayfaya tekrar baktı. “Belki de oradan almıyordur?” Kafamı iki yana salladım. “Sadece orada yetişiyormuş.” Kitabı kapattım ve masanın altına sakladım. “Anlaşılan oraya uğramam gerekecek.”

Stew bir anda yanıma geldi. “Saçmalama, ölmek mi istiyorsun?” Elbisemi düzeltirken ona baktım. “Merak etme, kolay ölmem.” Kapıyı gösterdim. “Müsaadenle aptal rolü yapmam gerek.”

Koridora çıkar çıkmaz daha birkaç adım atmıştım ki Eva'nın sesi arkamdan geldi. “Ezik.” Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Daha odadan yeni çıkmıştık, dakika bir gol bir. Böyle miydi bu cümle ya? Arkama döndüğümde Eva çantasını bana doğru uzatıyordu. “Çantamı taşı.”

Çantayı bana doğru attı. Tabii ki tutmadım. Ağır çantasını kim taşır onun? Çanta yere düşünce Eva'nın yüzü asıldı. Ben de hiç umursamadan diğer tarafa kaçmaya çalıştım. “Neden senin çantanı taşıyorum ki?” Anlamıyormuşum gibi ona baktım. “Bana karşı mı geliyorsun?” Kaşlarını kaldırınca derin bir nefes aldım. “Peki.”

Yere eğilip çantasını alıyordum ki biri önümden uzanıp beni tuttu. Noah'tı. “Yeter Eva. Kendi çantanı kendin taşı.” Eva'nın yüzündeki ifade anında değişti. Kaşlarını çattı, belli ki abisinin beni savunması hiç hoşuna gitmemişti. “Ama abi.” Noah elini kaldırıp onu susturdu. “Kes sesini. Eğer elinle bacağını kullanamıyorsan kıralım, Eva.” Eva sinirle çantasını yerden aldı. Yanımdan geçerken özellikle omzuma çarptı ve hiçbir şey söylemeden ilerledi.

Noah arkasından bakıp başını iki yana salladıktan sonra bana döndü. “Keşke karışmasaydın. Kardeşinle aranı bozmak istemem.” Noah bana birkaç saniye baktı. “Sen de kardeşimsin, Lyra.” Dedi ve Eva'nın peşinden gitti.

Arkasından bakakaldım. Sanki beni savunmana ihtiyacım var, gerizekâlı.

Sınıfa doğru ilerlerken koridordaki öğrencilerin arasından geçtim. Herkes kendi derdindeydi, bu yüzden kimseyle uğraşmadan sınıfa girip en arkadaki sırama geçtim. Kalemimi ve defterimi çıkarıp dersi dinlemeye başladım. Bir süre sonra öğretmen tahtaya bir şeyler yazıp sınıfa döndü.

“Bu soruyu kim çözmek ister?”

Çoğu kişi parmak kaldırdı. Tabii ki ben kaldırmadım. Benim planım sessizce oturup dersin bitmesini beklemekti ama öğretmenin gözleri doğrudan bana döndü.

“Malia, tahtaya.”

Ağzım açık ona baktım. “İyi de ben parmak kaldırmadım.” Öğretmen ellerini masaya koyup bana baktı. “Yani ben yanlış gördüm.” Kafamı hızla iki yana salladım. “Öyle demek istemedim.” Tahtayı işaret etti. “Kalk o zaman.”

İçimden söylene söylene ayağa kalktım. Tahtaya doğru yürürken soruya baktım. Büyük Savaş'ın gerçek nedeni neydi?

Tam cevap vermeye başlayacakken Eva'nın sesi sınıfta yankılandı. “Hocam, onun yerine ben çözerim.” Beni eziklemek için söylediği o kadar belliydi ki birkaç kişi gülmeye başladı. Öğretmen ise ona sinirle döndü. “Eğer senin çözmeni isteseydim tahtada sen olurdun.” Eva sustu.

Ben de tahtaya dönüp anlatmaya başladım. “Rhys Kralı'nın kızı ölünce tüm dünyaya düşman kesilip savaş başlattı. Yarattığı ordu ile aylarca süren savaşta en büyük kayıplarımızı verdik ama en büyük ve tehlikeli savaş yer savaşıydı. Eğer iki kişi bir yeri yönetmek isterse biri yok olur sonuçta.”

Bir an durup nefes aldım. Sınıftaki herkesin bana baktığını fark edince devam ettim. “Kral Derek tüm dünyayı yönetmek istedi ve bu yakayı da almak istedi. Sonunda savaş başladığında kaybeden taraf o oldu. Halk dünyanın gördüğü en zor savaş olduğunu söylüyor.”

Öğretmen birkaç saniye bana baktıktan sonra başını salladı. “Aferin. Geç yerine, Lyra.” Sırama dönerken yüzümde istemsiz bir gülümseme oluştu. En azından bugün bir şeyi doğru yapmıştım.

Daha oturur oturmaz yanımdan bir ses geldi. “Pişt.” Liam'a döndüm. “Sen nereden biliyon kız bunu?” Omuz silktim. “Ara sıra kitap okuyorum, sana da tavsiye ederim.” Aslında kitap okuduğum falan yoktu. Konusu dikkatimi çekmişti, yoksa kim saatlerce o sıkıcı tarih kitaplarını okumak ister ki?

Liam yüzünü buruşturarak önüne döndü. Ben de kafamı cama çevirdim. Tam o sırada dışarıda uçan Yaşam Kuşu'nu gördüm. Mavi ve sarı tüyleri güneşin altında parlıyordu. Bir süre onu izleyip istemsizce gülümsedim.

Bu ders bittikten sonra kendi sınıfıma gittim. Bazı ortak derslerde üst sınıflardan birileriyle olsak da genelde bu sınıftaydım. Sırama oturup defterimi açtım. Her zamanki döngü başladı; dersi dinliyor, arada not alıyordum. Bir ara isyan edip kendimi yerden yere atmak istesem de dışarıdan hiçbir şey olmamış gibi düz bir şekilde oturmaya devam ettim.

Tam biraz rahatladığımı düşünürken öğretmenin sesi geldi. “Lyra, bize bu soruyu cevapla.”

E ebenin şeyi ama ya.

“Ben mi?” Sınıfa baktım. “Başka Lyra var da bu sınıfta ben mi bilmiyorum.” Dudaklarımı büzüp ayağa kalktım. Öğretmen tahtadaki yazıya bakarak sordu. “Eskiden Ölüm Ayini nasıl yapılırdı?”

Gülümsedim. “Bilmiyorum.”

Bana bakmaya devam etti. “Bence biliyorsun.”

Dudaklarımı daha da büzdüm. “Sadece yedi Kıyamet Canavarı ile bir ritüel yapıldığını biliyorum.”

“Tamam, otur.”

Yerime oturdum. Neyse ki bu son dersimizdi. Ama öğretmenin benimle işi henüz bitmemişti.

“Lyra, İlk Yaşam İksiri'ni kim bulmuştur ve neyle yapılmıştır?”

Malia ölsün, gebersin. Malia.

“Usta Yüşa bulmuştur. Yaşam Kuşu'nun gözyaşı ve çiriş otu karıştırılarak meydana gelmiştir.”

Öğretmen başını salladı. “Otur.”

Ders bittiği anda sınıftan kaçar gibi çıktım. Koridoru geçip odama vardığımda kapıyı arkamdan kapattım ve kendimi yatağın üzerine bıraktım.

“Bu hocalar bana taktı ya.”

Stew cebap vermedi, benimle dalga geçmedi. Öylece tavana bakıyordu. “Sen iyi misin?”

Kafasını iki yana salladı. “Hayatımın aşkı beni terk etti.”

Kaşlarım havalandı. “Hayatının aşkı mı?”

Kafasını salladı. “Rüyamda gördüm ama benden ayrıldı.”

Gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım. Bir süre ona bakıp ne diyeceğimi düşündüm. Sonunda sadece kafamı salladım. “Anlıyorum.”

Stew'in yüzündeki ciddi ifadeyi görünce gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Hayatımda gördüğüm en garip şeylerden biri kesinlikle bu yılanın rüyasında bile terk edilmesiydi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.