Gece, Savaşçı Krallığı’nın üzerine kurşun gibi çökmüştü. Sarayın devasa taş koridorlarında sadece benim hafif adımlarım yankılanıyordu. Dışarıdan bakıldığında kahverengi saçlarını baştan savma toplamış, kehribar gözlerini hafifçe süzerek etrafa ürkek bakışlar atan, basit bir ateş büyüsünü bile yakarken elini tutuşturan o “aptal ve yeteneksiz” prensestim. İçerideyse? İçeride dünyayı tek bir çığlığıyla haritadan silebilecek, kıyametin ta kendisi besleniyordu.
Sarayın en alt katındaki karanlık mahzene doğru süzüldüm. Ağır demir kapıyı yavaşça ittim. Burası abim Chris’in yıllardır komada yattığı soğuk odaydı. İçeri girip yanındaki sandalyeye rahatça oturdum. “Naber abi?” Cevap vermedi. Her zamanki gibi. “Bak her gün yatıyorsun böyle, olmaz. Bir kalk kendine gel.” Kendi espirime güldüm. “Oyun um başlamasına az kaldı abi.” Gülümsemem yavaşça kaybolurken sesimi alçalttım. “Bu krallığı onların başına yıkacağım.” Kulağına fısıldadığım kelimelerle korkusunu hissettim. Derin bir nefes alarak korkusunu içime çektim.
Ayağa kalkarken gözüm masanın üzerindeki meyve tabağına takıldı. Gözlerim abimle meyve tabağı arasında gidip geldi. “Komadaki insana meyve mi verilir?” Yüzümü iğrenmiş gibi buruşturdum. “Beyinsizler.” Bir an elmayı almayı düşündüm ama sonra vazgeçtim. “Neyse, zaten çalmak için geldim sanmasınlar.” Abime son kez baktıktan sonra odadan çıktım.
Abim hileyle komaya sokulmuştu. Bu yüzden önlem amaçlı sarayın en altındaki bu özel mahzende tutuluyordu. Buraya normalde kimsenin girmesine izin verilmiyordu ama ben prensestim ve kuralları özellikle geceleri pek umursamıyordum. Odamın olduğu kata doğru sakin adımlarla yürürken köşeyi döndüğüm anda karşıma çıkan hizmetçiyle yüreğimi bir köşeye bıraktım.
“Prensesim!” Hizmetçi de benden daha fazla korkmuş gibi gözlerini açtı. “Özür dilerim, iyi misiniz?” Elimi kalbime götürüp derin bir nefes aldım. “Değilim ya hu! Gecenin bu saatinde bu koridorda ne yapıyorsunuz?” Sinirle elbisemi düzelttim. “Tüm gün temizlik yapıyorsunuz, gidin yatın canım.” Yanından geçip hızla ilerledim. İki adım sonra arkamdan başka bir ses geldi.
“İyi misin?” Kafamı yana çevirdim. Siyah saçlı, buğday tenli bir gençti. Üstündeki formaya bakılırsa muhafızdı. Daha önce gördüğümü hatırlamıyordum. Tamam, doğru düzgün odamdan çıkmıyordum ama odamın olduğu koridorda hangi muhafızların görev yaptığını bilirdim.
“Sen kimsin?” diye sordum.
“Ben üç ay önce hainlik yaptığım için infaz edilen muhafızım.” Birkaç saniye yüzüne baktım, sonra hızla etrafa göz gezdirdim. “Çok güzel. Ölüsün yani.” Kafasını salladı. “Ölüyüm.” Sonra gayet ciddi bir ifadeyle ekledi: “Ölü olmak çok iyi bu arada, sana da tavsiye ederim.” Bakışlarım hızla ona döndü. “Defol.” Sözümü dinleyerek gerçekten arkasını dönüp gitti. Birkaç saniye arkasından baktım. “Ne kadar saygılı.”
Odama girdiğimde masamın üzerinde rahat rahat yatan ve elma yiyen yılanıma baktım. “Anca ye, başka bir şey yapmıyorsun.” Stew kafasını bile bana çevirmeden cevap verdi. “Sanki sen başka bir şey yapıyorsun.” Kaşlarımı çattım. Doğru söylüyordu. “Cevap verme bana.” Stew dilini çıkarıp tısladı. “Elma çok lezzetli bu arada.” Masamdan yelpazemi aldım. “Boğazında kalsın.” Balkona çıktım. Daha bir dakika geçmeden arkamdan Stew’in sesi duyuldu. “Geri al sözünü manyak karı!” Kahkaha atarak başımı iki yana salladım. “Almıyorum!”
---
Kahvaltı masasında her zamanki gibi gergin bir hava vardı. Bu aileyle aynı masada yemek yemek başlı başına bir işkenceydi. Ağzıma bir parça domates attım ama atmaz olaydım. Bozuktu resmen bu. Yüzümü düz tutmaya çalışarak domatesi ağzımın içinde döndürüp durdum. Kimseye fark ettirmeden nasıl çıkaracağımı düşünürken babamın sesi geldi.
“Malia.” Ona dönmeden “Hmm?” diye mırıldandım. Aynı anda domatesi zor bela yutmaya çalışıyordum. Babam sakin bir sesle konuştu. “Haftaya kardeşlerinle akademiye gidiyorsun.” Duyduğum sözle domates boğazımda kaldı ve bir anda deli gibi öksürmeye başladım. Yanımdaki suyu direkt kafama diktim ama su boğazımı rahatlatmak yerine daha beter etti. Ağzımdaki suyu istemsizce püskürttüm ve bütün su Noah’ın yüzüne gitti.
Noah olduğu yerde dondu. Yüzünden su damlıyordu. “İğrenç.” Mendili eline alıp yüzünü silmeye başladı. “O benim detoks suydu, ne yapıyorsun gerizekâlı?” Aria’nın çığlığıyla yüzümü buruşturdum. “Baba, sen şaka mı yapıyorsun?” Liam sandalyesini geriye iterek ayağa kalktı. “Bu gücü olmayan kız akademiye gelirse alay konusu oluruz.” İçimden ona bakıp gözlerimi devirdim. Senin gücün yok hadsiz. Noah yüzünü silmeye devam ederken başını salladı. “Bence gelsin. Eğlence olur.” Eva da annesinin kızı olduğunu kanıtlar gibi Noah’ı destekledi. “Ben de gelsin diyorum.” Ben itiraz etmek için ağzımı açacaktım ki babam masaya sertçe vurdu.
“Kesin sesinizi!” Masadaki herkes sustu. Babam bana döndü. “Gideceksin Malia. En azından kendini savunmayı öğrenirsin.” Oflayarak kafamı masaya koydum. Ya ben zaten dövüşmeyi biliyorum. Kalsam ne olacaktı sanki? Şatoda sessiz sakin takılıyordum, kimseye de zararım yoktu. En azından çoğu zaman.
“Ben bahçeye gidiyorum.” Liam’ın sesinden sonra sandalyesini çekip kalktığını duydum. Ardından Noah ayağa kalktı. “Ben de duş alacağım. Malum, biri bakterileriyle yüzümü yıkadı.” Başımı kaldırıp ona baktım. “Defol.” Noah bana el sallayıp çıktı. “Memnuniyetle.”
En son benim ve Eva’nın kaldığını anlayınca başımı kaldırdım. Elimi gözüme götürüp ağlıyormuş gibi yaptım. “Ben de abimin yanına gideyim bari. Canım abim.” Masadan kalkıp birkaç adım ilerledim. Sonra geri dönüp cici annemle babamın arasında eğildim. “Eva buradayken ayıp şeyler yapmayın tamam mı?” Babamın sinirle bana döndüğünü görünce çoktan kaçmıştım.
Abimin odasına geldiğimde içeride doktor vardı. Ona bakıp hiçbir şey söylemeden kapıyı gösterdim. “Çık.” Doktor şaşkınlıkla bana baktı. “Ama prensesim…” “Çık dedim.” Doktor daha fazla uğraşmayıp odadan çıktı. Kapının kapandığından emin olduktan sonra abimin yanına oturdum.
“Komadaki insanların rüyaları görebildiğini duymuştum.” Birkaç saniye bekledim. Tabii ki cevap yoktu. “Nereden duyduğumu sorma, çok gizli bir kaynak.” Biraz daha yaklaştım. “Babamın rüyasına girsene. Beni akademiye göndermekten vazgeçsin.” Yine cevap yoktu. Karnına kafamı hafifçe vurdum. “Vay. Komadaki birine göre iyi kasın var ha.” Birkaç dakika daha yanında oturup saçma sapan konuştuktan sonra odama geri kaçtım.
Kapıyı açar açmaz Stew’e baktım. “Stew, babam olacak bozuntu beni akademiye götürüyor.” Stew yatağında yayıldığı yerden kafasını kaldırdı. “Ne güzel. Planını erkene alırsın, olur biter.” Kaşlarımı çattım. “Söylemesi kolay tabii. Ben mutluydum burada.” Yatağıma uzanıp sızlanarak ayaklarımı yatağa vurmaya başladım. “Burada kimse bana karışmıyordu. Akademiye gidince herkes başıma üşüşecek.” Stew bana bakıp dilini çıkardı. “Belki biraz insan görmen iyi gelir.” “Senden tavsiye istemedim.” Tam cevap verecekken arkamdan gelen sesle öylece kaldım.
“Rezil insan.”
Mia. Yavaşça arkamı döndüm. “Ya sen izinsiz neden benim odama giriyorsun?” Mia elindeki eriği ağzına attı. “Odanı temizledim, bir sıkıntı mı var?” “Var. Ben akademiye gitmek istemiyorum.” Mia omuz silkti. “Gitmek zorundasın.” “Sen de mi?” “Ben de.” “Çık.” “Hayır.” “Çık.” “Hayır.” Stew ikimize bakıp sessizce tısladı. Bu odadaki en mantıklı kişi yine yılandı.
---
Bavulun üstünde oturmuş somurtuyordum. Mia beni zorla erkenden kaldırmış, hazırlamış ve valizimi de çoktan kapının önüne koymuştu. O lanet gün sonunda gelmişti. Akademiye gidiyordum.
“Günaydın.” Noah yanımdan geçerken homurdandı. “Sana da.” Birkaç adım gittikten sonra durdu ve bana döndü. “Bavulun üstünde ne yapıyorsun?” Baygın bir bakış attım. “Güneşleniyorum.” Burnunu kırıştırdı. “Sabahın köründe mi?” “Evet. Çok güzel güneş var.” Bana saçma bir insanmışım gibi baktı ve önüne döndü.
Eva ve Aria çıktığında ikisine de göz devirdim. Daha şimdiden iğrenç bir yıl olacağı kesindi. Kuşlar, beni de alın.
“Günaydın.” İkisi de abilerine günaydın deyip bana şöyle bir baktıktan sonra arabaya bindiler. Liam da gözlerini ovuşturarak arabaya binmek üzereydi. “Liam.” Bana döndü. “Bavulumu arabaya koyar mısın?” Eliyle kendisini gösterdi. “Neden ben?” Omuz silktim. “Güçlüsün. Hadi.” Bavulun üstünden kalktım. Liam istemeye istemeye bavulumu aldı ve arabaya yerleştirdi. Ben de arabaya binip Noah’ın yanına oturdum.
Eva’nın sesi geldi. “Senin o tipsiz yılanın nerede?” Stew direkt omzumdan kafasını çıkardı. “Lütfen öyle deme, alınıyor.” Stew bana döndü. “Hassiktir, ne alınıcam?” Onu dinlememiş gibi devam ettim. “Tüm gece ağlıyor sonra.” Stew kulağımın dibinde tısladı. Bu kesinlikle bir uyarıydı. “Tamam, tamam. Bir şey demedim.”
Liam da arabaya bindikten sonra nihayet yola çıktık. Yolun ilk yarım saatinde perdeyle oynayıp durdum. Açtım, kapattım, tekrar açtım. Sonunda Noah elimi tuttu. “Lütfen üç yaşındaki çocuk gibi davranma.” Oflayarak elimi çektim ve arkama yaslandım. “Sıkıldım.” Noah gözlerini devirdi. “Daha yeni çıktık.” “Benim için çok uzun bir süre.”
Ormanın içine girdikten yaklaşık on beş dakika sonra araba bir anda durdu. Hepimiz öne doğru savrulduk. “Ne oluyor?” diye sordum. Şoför hemen arabadan indi. “Kusura bakmayın, arabada bir sorun çıktı galiba. İnip bakayım.” Şoförün inmesiyle diğerleri de arabadan indi. Ben de indim ve bir köşede durup onları izlemeye başladım.
On dakika geçti. Sonra yirmi dakika. Sonra yarım saat. Kimse sorunun ne olduğunu bulamıyordu. Cidden birkaç beceriksizi toplamışlardı buraya. Şoför kaputu açıp duruyor, Liam tekerleklere bakıyor, Noah başka bir tarafı kontrol ediyor ama kimse sorunu göremiyordu. Sonunda dayanamadım.
Arabaya doğru gizlice yürüdüm. Tekerleğin olduğu bölgeye eğilip baktığımda sorunu hemen fark ettim. Tekerleğin dönmesini engelleyen bölgeye taş sıkışmıştı. Taşı elimle çıkardım ve kimse fark etmeden eski yerime geri döndüm.
Bir süre daha bekledim. Sonunda şoföre baktım. “Acaba tekrar mı denesek? Belki anlık bir şeydir.” Liam alayla bana baktı. “Bilmiyorsan sus bence.” Ona tip tip baktım. Bir gün gerçekten seni öldüreceğim. Ama sadece omuz silktim.
Şoför arabaya binip tekrar çalıştırmayı denedi. Motor bir anda çalıştı.
Herkes şaşkınlıkla birbirine bakarken ben Liam’ın yanından saçımı savurarak geçtim. “Rica ederim.” Liam arkamdan seslendi. “Ne yaptın sen?” Arkama bile dönmeden cevap verdim. “Hiçbir şey.”
Tekrar arabaya bindim ve camdan dışarı bakmaya başladım. Akademiye gidiyorduk. Benim için hayatımın en kötü haftası olacağı kesindi.