İçeriğe geç

Kıvılcımlar Ve Küller

Bölüm 8 · 6 dk okuma

Kıvılcımlar Ve Küller

Bölüm 8

İş Arkadaşı

O sabah kafeye adım attığımda, üzerimde dünkü o ezilmişlikten, o omuzlarıma çöken Mert’in yasından ve Pelin’in baskısından eser yoktu. Gece boyunca Kutay’ın attığı o zehirli mesaj zihnimin duvarlarına çarpıp durmuştu: "Yarın mağdur olarak değil, sadece iş arkadaşım olarak gel. Yoksa bu savaş ikimizi de bitirecek." Tamam Kutay, dedim içimden yatağımda tavanı izlerken, istediğin gibi olsun. Eğer sen bu ilişkiyi bir savaş alanına çevirmek istiyorsan, ben en ağır zırhlarımı kuşanmış, cephanemi hazırlamış bir şekilde oradayım. Hazırlanırken her zamanki sıradan kıyafetlerimin dışına çıktım. Üzerime boğazlı, vücuduma tam oturan siyah bir kazak, altına ise hatlarımı belli eden koyu renk bir jean giydim. Saçlarımı o her zamanki "ev hali" dağınık topuzun aksine, enseden sıkıca toplayarak yüzümün tüm sertliğini, elmacık kemiklerimin keskinliğini ortaya çıkardım. Ama asıl imzam dudaklarımdaydı; vişne çürüğü, koyu ve iddialı bir ruj sürdüm. Aynaya baktığımda gördüğüm kadın, asansörde ağlayan o çaresiz kız değildi. Bu kadın, Kutay’ın "acıdan besleniyorsun" dediği o kurban rolünü elinin tersiyle itmiş, kendi acısını bir silaha dönüştürmüştü. Kafeye girdiğimde kapıdaki zil her zamankinden daha gürültülü çaldı. Pelin yine kasanın arkasında, elinde bir yığın fatura ve sipariş listesiyle boğuşuyordu. Beni gördüğünde gözleri fal taşı gibi açıldı. "Kış? Bu ne hal? Bir randevun falan mı var?" "Hayır Pelin," dedim, çantamı sertçe tezgaha bırakarak. "Sadece bugün 'iş arkadaşı' olmaya karar verdim. Profesyonel görünmek istedim." Tezgahın arkasına geçtiğimde Kutay çoktan oradaydı. Sırtı bana dönüktü, buhar çubuğunu temizliyor, çıkan o keskin ve tiz sesle dükkanın sessizliğini deliyordu. Adımımı attığım an, bakmadan, o ezberlediği adımlarımdan beni tanıdığını belli ederek konuştu: "Rujun fazla iddialı değil mi 'iş arkadaşım'? Müşterileri mi etkileyeceğiz, yoksa beni korkutmaya mı çalışıyorsun?" Yavaşça ona doğru döndüm. Kutay elindeki bezi bırakıp bana baktığında, ela gözlerindeki o alaycı parıltının bir anlığına söndüğünü, yerini saf bir şaşkınlığa bıraktığını gördüm. Bakışları dudaklarımda, sonra gözlerimde takılı kaldı. Boğazının düğümlendiğini, o her zamanki gevşek omuzlarının dikleştiğini fark ettim. "Korkman gereken son şey rujum olsun Kutay," dedim, sesimi olabildiğince alçak ve etkileyici tutarak. "Bugün hata istemiyorum. Pelin için, Mert’in hatırası için... Ve senin o çocukça laf sokmaların için hiç vaktim yok. Makineleri ısıttın mı?" Kutay bir an duraksadı, sanki söyleyeceği kelimeleri unuttu. Sonra kendini toparladı, o her zamanki savunma mekanizması olan alaycılığına geri döndü. "Vay canına... Savaş boyalarını sürmüşsün. Ama unutma Kış, boyalar sadece yüzünü gizler, içindeki o titreyen kızı değil. O ruj, o keskin bakışlar... Hepsi birer maske. Ama ben maskelerin arkasını görmeyi iyi bilirim." "İçimdeki kızın ne yaptığını sen asansörde bıraktın Kutay," dedim tezgaha yaslanarak. "Bugün karşındaki kişi sadece iş ortağın. Şimdi çekil de sütleri yerleştireyim. Yer kaplıyorsun." Öğle saatlerine doğru kaza geliyorum demedi. Kafenin kapısı açıldı ve içeriye, dünkü çiçeklerin sahibi Selim girdi. Selim, liseden beri babamın hukuk işlerine bakan ailenin oğluydu; nazik, her zaman kontrolü elinde tutan ve bana karşı o korumacı tavrını asla bırakmayan biriydi. Ama bugün buraya gelmesi, tam da Kutay ile aramızdaki o gergin telil üzerinde yürürken, hiç beklediğim bir şey değildi. Selim kasaya yaklaştığında Kutay’ın süt potunu bir anda bıraktığını ve gözlerini bize diktiğini hissettim. Atmosfer bir anda buz kesti. Makinelerin sesi bile o an için sustu sanki. "Kış, çiçekleri beğendin mi?" dedi Selim, elini tezgaha yaslayarak. Sesi o kadar yumuşaktı ki, Kutay’ın biraz önceki hırçın sesinden sonra bir melodi gibi geliyordu. "Teşekkür ederim Selim, çok güzellerdi ama buraya gelmemeliydin, yoğunum," dedim. Göz ucuyla Kutay’a baktığında, elindeki kahve kaşığını kıracakmış gibi sıktığını gördüm. Damarlarındaki o ani gerilimi uzaktan bile hissedebiliyordum. "Sadece seni görmek ve bir kahve içmek istedim," dedi Selim. Bakışları Kış’ın üzerindeki siyah kazağa ve vişne çürüğü rujuna kaydı. "Bugün... farklı görünüyorsun. Çok güzel görünüyorsun. Bu renk seni çok daha iddialı yapmış." Tam o sırada Kutay araya girdi. Hiçbir davet beklemeden Selim ve benim aramıza, o dev cüssesiyle adeta bir duvar gibi dikildi. Elindeki bezi tezgaha sertçe vurdu. "Kahveyi ben yapıyorum Selim Bey. Kış bugün sadece hesaplarla ilgileniyor, elleri biraz dolu. Ne alırdınız? Mağduriyet aromalı bir espresso mu, yoksa geçmişe dönüş latte mi? Belki de 'vaktinden önce gelen çiçekçiler' serimizden bir şeyler denersiniz?" Selim kaşlarını kaldırarak Kutay’a baktı. "Sen... Kutay’dın, değil mi? Kış’ın lisede hayatını cehenneme çeviren o çocuk. Görüyorum ki hala büyümemişsin, hala aynı kaba saba çocuksun." Kutay’ın çenesi kasıldı, gözlerinden resmen ateş çıktı. "Büyümek görecelidir Selim. Mesela ben, bir kadının en zayıf anında asansörde yanında kalacak kadar büyüdüm. Onu o karanlıktan çıkaran kişiydim. Sen o sırada muhtemelen takım elbiseni ütülüyordun veya babanın dosyaları arasında kayboluyordun." "Yeter!" diye araya girdim. Pelin içeriden "Neler oluyor orada? Müşteriler bekliyor!" diye seslenince sesimi alçalttım. "Kutay, işine dön. Selim, kahveni masana getireceğim, lütfen geç otur." Kutay arkasını döndüğünde bardağı makineye o kadar sert yerleştirdi ki, porselenin çatlama sesi kafenin içinde yankılandı. Selim uzaklaştığında Kutay yanıma geldi. Soluğu kulağımın dibindeydi, sıcaklığı tenimi yakıyordu. "O heriften nefret ediyorum," diye fısıldadı. "Sana bakışındaki o mülkiyetçilikten nefret ediyorum." "Neden?" dedim ona bakmadan, ellerim titremesin diye tezgaha tutunarak. "Çünkü o benim senin lisede yaptıklarını unutmadığımı biliyor diye mi? Yoksa gerçek bir beyefendi gibi davranabildiği için mi?" "Hayır!" dedi Kutay, sesini yükseltmemek için kendini zor tutarak. "Çünkü sana bakarken... sanki sana sahipmiş gibi bakıyor. Sanki senin o buzdan duvarlarını o örmüş gibi. Ve sen buna izin veriyorsun. Senin o 'acıdan doğan zırhın' neden sadece bana karşı bu kadar kalın Kış? Neden Selim’e karşı bir kedi gibisin? Neden ona pençelerini göstermiyorsun?" "Çünkü Selim beni asansörlerde nefessiz bırakmadı Kutay! O benim canımı hiç yakmadı. Bana her zaman nazik davrandı." Kutay sustu. O an, o gevşek maskesinin altındaki gerçek Kutay’ı gördüm. Canı yanmıştı, hem de hiç olmadığı kadar. Bakışlarında bir kırgınlık, bir hayal kırıklığı vardı. Ve tuhaf bir şekilde, onun canının yanması benim kalbimde bir yerleri sızlattı. Günün geri kalanı bir savaş alanı gibiydi. Selim gittikten sonra Kutay tek bir kelime bile etmedi. Ama yaptığı her kahve, koyduğu her bardak bir meydan okumaydı. Makinelerin buharı arasında birbirimize çarpıp durduk. O her yaklaştığında nefesimi tuttum, o her uzaklaştığında kalbim hızlandı. Akşam dükkanı kapatırken Pelin çıktıktan sonra baş başa kaldık. Yağmur dışarıda camları dövüyordu, gökyüzü Mert için ağlıyor gibiydi. İçerideki loş ışıklar, aramızdaki o gerilimi daha da koyulaştırıyordu. Kutay anahtarları bana uzatırken parmaklarımız birbirine değdi. Bu sefer elimi çekmedim. Gözlerinin içine, en derinine, o ela harelerin içine saklanmış fırtınaya baktım. "Beni kıskanıyor musun Kutay?" dedim, sesimdeki o cesur tona ben bile inanamayarak. "Yoksa bu sadece liseden kalma bir sahiplenme dürtüsü mü?" Kutay bir adım daha yaklaştı. Aramızda sadece birkaç santim kalmıştı, kalp atışlarını duyabiliyordum. "Kıskanmıyorum Kış," dedi sesi boğuklaşarak, nefesi dudaklarıma çarpıyordu. "Sadece... senin o rujunu benden başka kimse görsün istemiyorum. O rujun rengi, benim zihnimdeki o en karanlık geceye ait. Bu, kıskançlık mı yoksa başka bir şey mi, sen söyle." Elini yavaşça yüzüme doğru kaldırdı, parmak uçları çeneme teğet geçti ama tam olarak dokunmadı. Havada asılı kalan o eli, bitmek bilmeyen o gerilimimizin, asansörde başlayan o sessiz hikayenin bir sembolü gibiydi. "Yarın," dedi Kutay. "O rujunu silip gel. Sadece Kış olarak gel. Yalansız, zırhsız, sadece kendin olarak. Yoksa ben silmek zorunda kalacağım. Ve inan bana, bunu yapmak için hiç de profesyonel yollar kullanmam." Hiçbir şey diyemedim. Boğazım kurudu. Kutay dükkandan çıkıp yağmurun içine karışırken, ben olduğum yerde, vişne çürüğü rujumun ve hırpalanmış kalbimin arasında kalakaldım. Kafenin içindeki sessizlik artık Mert’in ölümüyle değil, Kutay’ın bıraktığı o yakıcı tehdit ve vaatle doluydu. Aramızdaki o nefretin aslında enkaz altındaki devasa bir aşka evrilmeye başladığının ilk kanıtıyla, yağmurun gürültüsü eşliğinde sona erdi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.