Güneş, o sabah odamın perdelerinden sızarken her zamankinden daha gri, daha soğuk ve daha suçlayıcıydı. Yatağın içinde doğruldum, eklemlerim sanki bir gece önce bir savaştan çıkmışım gibi sızlıyordu. Komodinin üzerinde duran telefonun ekranı, Kutay’ın gece yarısı attığı o zehirli mesajın ağırlığıyla hala parlıyordu. “Mağdur olarak değil, sadece iş arkadaşım olarak gel. Yoksa bu savaş ikimizi de bitirecek.” Bu sözler zihnimde asılı kalmış bir idam ipi gibiydi. Her okuduğumda boğazımın daraldığını, nefesimin o asansördeki gibi kesilmeye başladığını hissediyordum. Ama bu sefer bir fark vardı. Artık korkmuyordum. İçimde bir yerlerde, o bitmek bilmeyen anksiyetenin yerini alan, katıksız ve yakıcı bir inat filizleniyordu. Yataktan kalkıp banyoya yöneldim. Aynadaki yansımam, bir yabancıya ait gibiydi. Göz altlarımdaki morluklar, solgun tenim ve birbirine karışmış siyah saçlarım... Kutay’ın dediği gibi "acıdan beslenen" o kız mıydım gerçekten? Yoksa acı, benim istemediğim halde üzerime giydirilmiş tek kıyafet miydi? Yüzüme buz gibi bir su çarptım. Suyun tenimdeki o şok edici serinliği, zihnimdeki karmaşayı bir anlığına susturdu. Bugün o kafeye gidecektim. Ama Kutay’ın beklediği o yıkılmış, savunmasız ve her an atak geçirmeye hazır Kış olarak değil; onun her bir saldırısını göğüsleyebilecek, o asansörün kapılarını kendi elleriyle açabilecek bir kadın olarak. Hazırlanırken Nil’in yattığı odanın önünden geçtim. Kapısı aralıktı, içeriden gelen o düzenli nefes alışları evin sessizliğinde yankılanıyordu. Nil, benim bu dünyadaki tek gerçek sığınağımdı ama dün gece onun bile Kutay ile aynı dili konuştuğunu görmek, içimdeki o yalnızlık hissini körüklemişti. "Sen de mi Nil?" diye fısıldadım kapı eşiğinde. Nil kımıldadı ama uyanmadı. Evden çıkarken anahtarın kilitte dönerken çıkardığı o metalik ses, sanki bir geri sayımın başlangıcıydı. Kafeye vardığımda sokaklar henüz tam uyanmamıştı. Havada asılı kalan o nemli sabah kokusu, Mert’in yokluğuyla birleşince genzimi yakıyordu. Kapıyı açıp içeri girdiğimde, karanlık dükkanın içinde espresso makinelerinin o alçak perdeden gelen uğultusunu duydum. Işıkları açmadım. Bir süre o yarı karanlıkta, Mert’in her zaman durduğu o kasanın önünde bekledim. Orası artık bir boşluktan ibaretti. Bir gün içinde bir insan nasıl bir boşluğa dönüşebilirdi? Pelin’in mesajı kulaklarımda yankılandı: "Bencillik yapma." Belki de haklıydı. Belki de hepimiz, başkalarının acıları üzerinden kendi hayatlarımızı meşrulaştırıyorduk. Işıkları açtığımda dükkanın o endüstriyel soğukluğu yüzüme çarptı. Önlüğümü aldım, iplerini belime her zamankinden daha sıkı, canımı acıtacak kadar sert doladım. Tam o sırada kapının zili o tiz sesiyle çaldı. Gelen Kutay’dı. Üzerinde her zamanki gibi gri, bol bir sweatshirt vardı. Saçları dağınıktı, gözlerindeki o yorgun ifade onun da geceyi pek iyi geçirmediğini kanıtlıyordu. Ela gözleri beni bulduğunda, o meşhur alaycı gülümsemesini takınmaya çalıştı ama dudaklarının kenarı sadece hafifçe titredi. "Erkencisin," dedi Kutay, sesindeki o çatallı tonu gizleyemeyerek. Tezgahın arkasına geçti, ceketini bir kenara fırlattı. "Mesajımı okumadın sanmıştım. Ya da okuyup bir köşe başında ağlıyorsundur diye düşünmüştüm." "Mesajını okudum Kutay," dedim, sesimi olabildiğince düz ve buz gibi tutarak. Gözlerinin tam içine baktım. "Ve buradayım. Ama senin beklediğin o 'mağdur' olarak değil. Sadece bir iş arkadaşı olarak. Yani bugün benden ekstra bir duygu performansı bekleme." Kutay duraksadı. Benden bir savunma, bir kavga ya da dünkü tokat gibi ağır bir tepki bekliyordu. Sessizliğim ve bu aşırı profesyonel duruşum onu rahatsız etmişti. Elindeki bezle tezgahı silmeye başladı ama hareketleri her zamankinden daha sertti. "Vay canına, bugün buz kraliçesi maskesini iyice sabitlemişiz. Asansördeki o titreyen kızı nereye sakladın Kış? Yoksa onu o karanlıkta mı bıraktın?" "O kız asansörde kalmadı Kutay. O kız sadece senin gibi insanların ne kadar tehlikeli olabileceğini öğrendi," dedim ve süt potlarını hazırlamaya başladım. "Şimdi, eğer bittiyseniz işimize odaklanalım. Pelin bugün Mert’in ailesinin geleceğini söyledi. Ortamın yeterince gergin olmasına gerek yok." Gün ilerledikçe kafenin içindeki o sessiz savaş daha da kızıştı. Müşteriler içeri girip çıkıyor, biz ise Kutay ile bir dansın provasını yapar gibi birbirimizin etrafında dönüyorduk. Ama bu pek de zarif bir dans değildi; daha çok iki yabancı hayvanın alan kavgasına benziyordu. O sütü almak için uzandığında ben bardağı koyuyordum, o shotları çekerken ben kapağı kapatıyordum. Parmaklarımız birbirine her değdiğinde, tenimin altından bir elektrik akımının geçtiğini hissediyordum. Bu, asansörde elimi tuttuğundaki o sıcaklığın aynısıydı ama şimdi o sıcaklık canımı yakıyordu. "Şu latteyi al," dedi Kutay, bardağı tezgaha biraz sertçe bırakarak. "Müşteri bekliyor." "Daha nazik olabilirsin," dedim bardağı alırken. "Nezaket mi? Senin lügatinde böyle bir kelime olduğunu bilmiyordum Kış. Sen sadece nefret etmeyi ve suçlamayı bilirsin sanıyordum." "Senin lügatinde de 'özür dilemek' bir silah olarak yer alıyor, değil mi Kutay? Önce vurup sonra 'pardon' demek senin hobin herhalde." Kutay bir an için durdu. Elindeki kahve kaşığını sıktığını gördüm. "O özür gerçekti. Ama senin o kibrin, gerçeği göremeyecek kadar kör etmiş seni. Sen sadece sana zarar verenleri seviyorsun. Ben sana el uzattığımda o eli kırmak istiyorsun çünkü birinin seni gerçekten önemsiyor olma ihtimali senin dünyanı yıkar." "Beni önemsiyor musun?" dedim alaycı bir gülüşle. "Lisede beni spor salonuna kilitlediğinde de mi önemsiyordun? Ya da asansörde benimle dalga geçerken?" Kutay bana doğru eğildi. Aramızda sadece kahve makinelerinden yükselen o sıcak buhar vardı. "Evet," dedi, sesi fısıltı kadar alçak ama bir çığlık kadar keskindi. "Çünkü o zamanlar senden nefret etmenin, seni sevmekten daha kolay olduğunu sanıyordum. Ama asansörde o nefesin kesildiğinde, kalbim yerinden çıkacak gibi olduğunda anladım ki... ben senden nefret falan etmiyorum Kış. Ben sadece senin o duvarlarını aşamıyorum." Bu itiraf, kafenin içindeki tüm sesleri susturdu. Başım dönmeye başladı, o tanıdık atak hissi yine boğazıma tırmandı. Ama bu sefer Kutay’ın gözlerindeki o çaresizlik beni daha çok korkuttu. Tam cevap verecekken kapı açıldı. Pelin içeri girdi, yanında Mert’in annesi ve kız kardeşi vardı. Kadınların yüzündeki o derin keder, bizim bu çocukça kavgamızı bir anda anlamsızlaştırdı. Mert’in annesi, oğlunun her gün çalıştığı o tezgaha yaklaştı. Elleri titreyerek mermer yüzeye dokundu. "Buradaydı," dedi hıçkırarak. "Burada kahve yapardı, gülümserdi..." Pelin kadına sarıldı, hepimiz olduğumuz yere çivilendik. Kutay’ın başı öne düştü. O an, dün geceki o suçlamasını hatırladım: "Mert benim arkadaşımdı." Gerçekten de öyleydi. Kutay’ın gözlerinin dolduğunu ilk kez o an gördüm. O gevşek, dünyayı umursamaz çocuk gitmiş; yerine en yakın arkadaşını kaybetmiş, suçluluk duygusuyla kavrulan bir genç adam gelmişti. İlerleyen saatlerde kafenin içindeki hava daha da ağırlaştı. Mert’in ailesi gittikten sonra Pelin hiçbir şey demeden arka odaya kapandı. Kutay ile baş başa kaldık. Dışarıda yağmur başlamıştı, camlara vuran damlaların sesi içerideki sessizliği daha da belirginleştiriyordu. Kutay bir köşeye oturmuş, boş boş sokağı izliyordu. Onu hiç böyle görmemiştim. "Kutay," dedim kısık bir sesle. Bana bakmadı. "Haklıydın Kış," dedi sesi boğuklaşarak. "Ben sadece kaçıyorum. Her şeyden. Mert’ten, o asansörden, senden... Espri yapınca geçecek sanıyorum. Gevşek davranınca kimse canımın yandığını anlamaz sanıyorum. Ama geçmiyor." Yanına gittim. Arada bir mesafe bırakarak oturdum. "Acıdan beslenmiyorum Kutay," dedim, dün geceki sözlerine atıfta bulunarak. "Sadece... acı benim en iyi tanıdığım duygu. Başka bir şeye nasıl inanılır, bilmiyorum." Kutay yavaşça bana döndü. Ela gözleri yağmurun ışığıyla parlıyordu. "Ben de bilmiyorum. Ama belki beraber öğrenebiliriz. Savaşmak yerine... sadece nefes almayı öğrenebiliriz." O an, kafenin o loş ışığında, asansörden çıktığımızdan beri ilk kez birbirimizi gerçekten gördük. İki yaralı ruh, iki eski düşman, iki zorunlu iş arkadaşı... Yağmur camları döverken, aramızdaki o kalın duvarın bir tuğlası daha yerinden oynadı. Ama biliyordum, o duvarın tamamen yıkılması için daha çok fırtına kopması gerekecekti. Kutay elini masanın üzerine koydu, avucu açıktı. Bir davet gibi. Elini tutmadım ama ondan kaçmadım da. Sadece yan yana oturduk ve sessizliğin içinde, Mert’in artık gelmeyeceği o yeni güne baktık. Yarın yine gelecektik. Yine kavga edecektik, yine Pelin’e sinirlenecektik. Ama artık o asansörün içindeki iki yabancı değildik. Biz, aynı enkazın altından sağ çıkmış ve birbirinin yaralarına bakmaya henüz cesaret edemeyen iki kaçaktık. Kutay derin bir nefes aldı ve ayağa kalktı. "Hadi Kış. Dükkanı kapatalım. Yarın sınavın var, değil mi?" Şaşkınlıkla ona baktım. "Nereden biliyorsun?" "Ajandanda açık kalmıştı," dedi, o eski alaycı tavrından küçük bir parça takınarak. "İş arkadaşın olarak başarısız olmanı istemem. Yoksa tüm işler bana kalır." Gülümsedim. Hafif, neredeyse belli belirsiz bir gülümsemeydi bu. "İyi geceler Kutay." "İyi geceler buz kraliçesi" Kafeden çıkıp soğuk havaya adım attığımda, içimde bir yerlerde asansörün o ağır kapılarının nihayet gerçekten kapandığını ve asıl yolculuğun şimdi başladığını hissettim.
Bölüm 7
Enkazdan Kalanlar
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.