Karanlık üzerime bir ceset torbası gibi kapandığında, ilk hissettiğim şey metalik bir soğukluk ve ciğerlerimi zorlayan o tanıdık, boğucu baskı oldu. Ama bu seferki bir panik atak değildi; bu, gerçek bir ölümün nefesiydi. Cam kırıkları dükkanın içine birer elmas tozu gibi saçılırken, belime dolanan o devasa eller beni kaba bir kuvvetle geriye doğru çekti. Sırtım, mutfak tezgahının o buz gibi mermerine çarptığında acıyla inledim ama sesim, ağzıma kapanan deri bir eldivenin sert dokusuyla boğuldu. Deri eldivenin o yapay ve soğuk dokusu, dağılmış vişne çürüğü rujumun üzerine kapandığında, Kış’ın midesi bulandı. Dudaklarındaki o koyu renk, şimdi eldivene bulaşıyor, sabah binbir emekle kuşanmaya çalıştığı o zırh, şimdi bir yabancının avucunda paramparça oluyordu. Gözlerim karanlığa alışmaya çalışırken dükkanın içinde yankılanan cam kırığı seslerini duyabiliyordum. Birileri, o siyah cipten inen gölgeler, kırılan vitrinden içeri süzülmüştü. El fenerlerinin ışıkları, kafenin tavanında devasa, korkunç şekiller oluşturarak geziniyordu. Işık bir an için tezgahın üzerindeki fotoğraflara, sonra da Mert’in her gün özenle dizdiği porselen bardaklara çarptı. "Şşşt," dedi yabancı bir ses. Kulağımın dibindeki bu fısıltı, asansörün mekanik gıcırtısından bile daha duygusuzdu. "Sessiz olursan, bu gece ölmezsin küçük kız. Sadece o dosyayı alıp gideceğiz." Kutay nerede? Selim nerede? Zihnimin içinde sadece bu iki isim yankılanıyordu ama asıl boşluk Kutay’ın olduğu taraftaydı. Beni o asansörden çekip alan, rujumu silmekle tehdit eden o ela gözlü bela neredeydi? Selim’in getirdiği o sarı zarf tezgâhın üzerinde, dökülen camların altında kalmıştı. Mert’in sırrı, şimdi bizim mezarımız olmaya hazırlanıyordu. "Bırak..." diye mırıldanmaya çalıştım ama adamın eli ağzımı daha da sert sıktı. Nefes alamıyordum. Asansördeki o boğulma hissi geri dönmüştü ama bu sefer yanımda elimi tutacak bir Kutay yoktu. Kendi başımaydım. Kendi karanlığımda, kendi canavarımla baş başa. O an, içimde bir yerlerde bir şeylerin kırıldığını ama bu kırılmanın beni zayıflatmak yerine keskinleştirdiğini hissettim. Kutay’ın dediği o "acıdan beslenen kız" olmayacaktım. Eğer bir kurbansam, bu gece o avcıyı da yanımda götürecektim. Vücuduma yayılan o ani adrenalin, parmak uçlarıma kadar uyuşmama neden oldu. Adamın dikkati, dükkanın ortasında el feneriyle dosyalara bakan diğer gölgeye kaydığı o milisaniyeyi kolladım. Bütün gücümü bacaklarıma verdim ve yabancının ayağına, topuğumla var gücümle bastım. Aynı anda dirseğimi arkamdaki adamın kaburgalarına geçirdim. Beklemediği bu ani atakla yabancı hafifçe sarsıldı ve eli ağzımdan kaydı. "Kutay!" diye haykırdım, sesim boş dükkanda yankılanırken. "Buradalar! Yardım et!" Yabancı küfür ederek beni tekrar yakalamaya çalıştı ama ben, tezgahın altındaki dar boşluktan bir kedi çevikliğiyle fırladım. Karanlıkta nereye gittiğimi görmüyordum ama dükkanın her santimini ezbere biliyordum. Kahve makinelerinin arkasından dolandım, mermer yüzeyin soğukluğunu parmak uçlarımda hissettim. Dizlerim yerdeki cam kırıklarına çarptığında keskin bir acı bacağımdan yukarı tırmandı ama durmadım. "Dur orda!" diye bir emir yükseldi karanlıktan. Ardından bir silah sesi sessizliği yırttı. Güm. Kulaklarım anında uğuldamaya başladı. Mermi, hemen yanımdaki profesyonel kahve değirmenine çarptı; metalin parçalanma sesi ve etrafa saçılan kahve çekirdeklerinin sesi yağmurun sesine karıştı. Değirmenin içindeki çekirdekler sanki gökten yağan dolu taneleri gibi her yerime çarptı. "Kış! Koş!" Kutay’ın sesini duymak, çölde su bulmak gibiydi. Sesi dükkanın diğer ucundan, depo girişinden geliyordu. Korku, bacaklarımı taşlaştırmak yerine beni bir atlet gibi hızlandırdı. Deponun kapısına vardığımda, güçlü bir el beni içeri çekti. İçerisi kapkaranlıktı ama o kokuyu hemen tanıdım: nane, deterjan ve hafif bir kahve aroması. Kutay beni göğsüne bastırdı, nefesi saçlarımın arasındaydı. Kalbi o kadar hızlı atıyordu ki, asansördeki panik atağımı hatırlattı bana. Ama bu sefer, o kalp benim için atıyordu. "Buradayım, buradayım... Buradayım," dedi Kutay. Sesi titriyordu ama elleri beni bir kale gibi koruyordu. "Selim nerede?" diye sordum, Kutay’ın sweatshirt’üne tutunarak. "Dosyalar... Mert’in dosyaları..." "Boşver dosyaları," dedi Kutay, deponun ağır metal rafından eline büyük, ağır bir boru anahtarı alırken. "Şimdi tek bir amacımız var: Buradan sağ çıkmak. Kış, dinle beni. Mert’in sakladığı şey... O dosya... Her neyse, onu bulmadan gitmeyecekler. Vitrini parçaladılar, dükkanı darmadağın ediyorlar." Dışarıdan, deponun kapısına indirilen ağır bir darbe sesi geldi. Metalin inlemesine neden oldu. Kapı menteşelerinden gıcırdadı. "Açın o kapıyı! Kızı verin, diğeriniz yaşasın!" diye bağırdı dışarıdaki o yabancı ses. Kutay beni un çuvallarının arkasına, en köşeye doğru itti. "Sakın çıkma," dedi. Sonra durdu, bana yaklaştı. Parmak uçlarıyla, yüzüme bulaşan, dağılmış vişne çürüğü rujumu yavaşça sildi. "Bu ruju silmeni istemiştim ama böyle olacağını tahmin etmemiştim. Geri geldiğimde... o rujun daha güzelini süreceksin, anlaştık mı? Şimdi nefesini tut ve bekle." Cevap vermeme fırsat kalmadan deponun kapısı büyük bir gürültüyle patladı. Işıklar içeriye bir bomba gibi düştü. Kutay, elindeki boru anahtarıyla karanlığın içinden fırlarken ben sadece onun "Git!" diyen haykırışını duydum. Boğuşma sesleri, yumrukların ete çarparken çıkardığı o tok sesler ve Kutay'ın acı dolu inlemeleri depoda yankılanmaya başladı. Karanlıkta, un çuvallarının arkasında, nefesimi tutarak bekledim. Ama sonra gözüm, Mert’in her gün temizlediği o garip, zemindeki metal kapağa çarptı. Selim’in dediği gizli bölme tam oradaydı. Kutay dışarıda hayatı için savaşırken, ben Mert’in bu dünyada bıraktığı o son düğümü çözmek üzereydim. Emekleyerek kapağa yaklaştım. Cam tozları avuç içlerimi kesiyordu ama hissetmiyordum. Elimi metal kapağın soğuk kulbuna attım. Kapak paslanmıştı, zorlanıyordu. Dışarıda Kutay'ın "Bırak onu!" diye bağırdığını duydum, ardından bir darbe sesi daha. Zamanım daralıyordu. Bütün gücümle asıldım. Kapak gıcırtıyla açıldığında, altındaki boşluktan küf ve eski kağıt kokusu yükseldi. İçeride küçük, siyah bir çanta duruyordu. Çantayı kaptığım an, deponun içindeki ışık tam üzerime döndü. "Bulduk," dedi bir ses. Başımı kaldırdığımda, elinde susturuculu bir silahla duran adamı gördüm. Ama asıl şok edici olan, adamın hemen arkasında, yüzünde sinsi bir gülümsemeyle duran kişiydi. Selim. "Üzgünüm Kış," dedi Selim, sesi her zamanki o nazik tonundaydı ama bu sefer buz gibiydi. "Ama Mert çok ileri gitmişti. Şimdi o çantayı bana ver ve Kutay'ın ölmesini izlemek zorunda kalma." Kutay yerde, yüzü kan içinde Selim'e bakıyordu. "Sen..." dedi Kutay zorlukla. "Sen o gece arabadaydın." Kış, elindeki siyah çantayı göğsüne bastırdı. Artık kime güveneceğini, nereye kaçacağını bilmiyordu. Karanlık, kafenin duvarlarını aşmış, ruhunun içine sızmıştı.
Bölüm 10
Karanlık
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.