Christian O'Sullivan gecenin sonunda Berkshire Malikanesi'ne doğru yola çıktığında bir hayli yorgun olduğunu fark edebiliyordu. Baloya katılmasının ardından kendisini tanımakta zorluk çekmeyen bir kaç aristokrat sayesinde gelişi kısa sürede herkes tarafından bilinir hale gelmişti ve bunun kaçınılmaz olacağını biliyordu.
Kendisiyle tanışmak isteyen anneler ve kızları etrafında bir çember çizmiş nefes almasını dahi güç hale getirmişti. Bu durumun, bundan sonra katılmak zorunda kalacağı her baloda başına gelebileceğinden emindi ve kaçmanın belki de mümkünatı olmayacaktı. Fakat itiraf edecekti ki Leonard'ı görmek ve sevgili Düşes ile tanışmak gecenin tek olumlu yanıydı. Tüm söylentiler doğruydu . İkisinin skandal evliliği hala konuşuluyordu ve uzun süre de konuşulacağa benziyordu. Başını olumsuzca sallayarak derin bir nefes aldı. Sosyetenin konuşacak yeni konular bulana kadar Dük ve Düşes hakkında konuşmaya devam edecekleri kesindi.
Arabanın sarsıntıyla duruşunun ardından perdeyi aralayarak malikhanenin meşalelerle aydınlatılmış avlusuna geldiklerini fark etti. Mayfair'de kendisine pek de mütevazı sayılamayacak bir ev tutmuştu ve Amerika'dan döner dönmez tek istediği kısa süreli bir sakinlikti. Bu nedenle ailesini daha sonra ziyaret etmeyi düşünmüştü fakat sevgili annesi gelişini çoktan duymuştu ve eğer ziyaretini biraz daha geciktirirse uzun süre söylenecekti.
Arabacısı Geoffrey'in kapıyı açmasını beklemeden indiğinde başını yukarı kaldırıp malikhanenin büyük vitraylı pencerelerine göz attı. Berkshire Malikhanesi neredeyse yarım asırdır O'Sullivan ailesine aitti ve Berkshire Vikontlu'ğunun merkeziydi. Babası çok genç yaşta vikont unvanını devraldığında işeri başarılı bir şekilde idare etmişti ve üç yıl önce her şeyden feragat edip vikont unvanını kendisine bırakmıştı. O sıralar Cambridge'de doktorasını tamamladığı için işleri bir süre daha babasının idare etmesini istemişti fakat unvan kendisine aitti. Şimdi hem vikont olarak babasının yükünü azaltacak hem de Gloucester Dükalığını devralacaktı ve birden irkilmeden edemedi. Bir anda bunca sorumluluk kaldırabileceğinden çok daha fazlaydı fakat en büyük erkek kardeşi okulunu bitirip vikont olana kadar idare edebileceğini düşünüyordu.
Adımlarını merdivenlere yönlendirerek büyük cevizden oyma kapının tokmağına bir iki kez vurdu. Çok geçmeden kapıyı açan Francis sanki kendisini bekliyormuşçasına yüzünde herhangi bir şaşkınlık belirtisi olmadan yüzüne bakıyordu.
''Lordum!''
''Sanırım geleceğimden oldukça emindin Francis.'' diyerek gülümsedi Christian. Uzun yıllardır ailesine hizmet eden kahyası mahçubiyetle başını önüne eğerek ''Anneniz...'' dediğinde Christian ona anlamışçasına ''Elbette '' dedi. ''Annem!''
İlerleyerek büyük salona doğru yürüdüğünde bir kaç hizmetlinin şaşkın bakışlarına yarım bir gülümsemeyle karşılık verdi. Salona girdiğinde annesini elindeki bitmek üzere olan kanaviçesini ilgisiz gözlerle seyrederken buldu. Babası muhtemelen günlerini çalışma odasında geçiriyordu.
''Sevgili Vikontes. '' diyerek gelişini belli ettiğinde elbette ki annesinin bundan haberi olduğunu biliyordu. Fakat çok sevgili annesi yüzüne bakmayı reddederek sitem ediyordu. Gelir gelmez onu ziyaret etmeyişine oldukça kırılmış olmalıydı.
''Gururunuz ,oğlunuzu karşılamanıza mani mi oluyor?'' diyerek annesinin bakışlarını zoraki de olsa kendisine çevirmesini zafer dolu bir gülümsemeyle karşıladı.
''Sevgili oğlum Amerika'da saygısızlık dersleri almış olmalı ki annesini ziyarete ancak bir hafta sonra gelebiliyor.'' Vikontes her ne kadar buna kızgın olsa da oğlunu oldukça özlemişti. Büyük bir zarafetle yerinde doğrulurken bakışları yumuşadı. Oğlunu görmeyeli kaç yıl olmuştu ?
Christian annesine doğru yönelip eldivenli elini tutarak dudaklarına götürdüğünde muzır bir ifadeyle ''Beni yaralıyorsunuz sevgili anneciğim , sözleriniz bıçak kadar keskin.'' dedi. ''Oysa gelişimin neşe dolu gülüşünüzle karşılanmasını ne kadar arzuladığımı tahmin bile edemezsiniz.''
Vikontes daha fazla dayanamayarak oğluna gülümsemeye başladığında aslında hiç bir zaman ona dayanamadığını düşündü. Christian, genç yaşta aşık olup evlenen tecrübesiz bir Vikontesin ilk doğan oğluydu. Tabi bir eş için kocasına ilk seferde erkek evlat verebilme şerefine ulaştığı için de gururuydu. ''Bu numaraları evlenme çağına gelmiş leydilere de yapmalısın . Eminim içlerinde evlenecek münasip bir aday...''
''Anne !'' diyerek karşı çıktı Christian . Gelir gelmez evlenme mevzularını açmak tam da annesine göre bir işti. "Kapıdan gireli iki dakika bile olmadı."
"Bir annenin , oğlunun geleceğini bu denli önemsemesi kötü bir şey mi?"
''Elbette değil fakat daha önemli önceliklerim var.''
Vikontes gözlerini devirerek az önce kalktığı koltuğa yeniden oturdu. ''Evlenmek de bir önceliktir.'' derken suratı düştü. ''Yaşın çoktan geldiyse...''
Christian daha fazla cevap verip annesiyle bu konuyu konuşmaya niyetli değildi. ''Babam nerede?'' diye sordu. Nerede olduğunu tahmin etmek zor olmasa da . Yine de evlilik dışında herhangi bir konuya tutunmaya istekliydi.
''Her zamanki işler...'' diyerek elini geçiştirircesine sallayan Vikontes ''Violet, piyano dersinde ve Christopher da ata biniyor.'' diye ekledi.
Christian başını anlamışçasına salladıktan sonra kısa bir sessizlik anı oluştu. Fakat çok geçmeden ''Dük ve Düşes'in balosunda eğlenmiş olduğunu umuyorum.'' diyen annesinin sesiyle tek kaşını sorgularcasına kaldırdı. ''Her şeyi biliyor olman beni tedirgin etmeli mi bilemiyorum.'' dedi.
''Bu da benim sırrım.'' Vikontes yüzünü aydınlatan bir gülümsemeyle oğluna baktığında yaşından çok daha genç gösteriyordu. Eleanor O'Sullivan elli yaşını çoktan devirmiş , üç çocuğunun en donanımlı şekilde yetişmesi için uzun bir süre elinden geleni yapmıştı . Onun kendine has yetenekleri vardı ki bunlardan biri de kırılamaz inadıydı . Söylediğinin yapılması için elinden geleni ardına koymayan bir kadın olmasının yanında çocuklarının üzerinden gözünü kulağını eksik etmezdi. Millerce uzakta olsalar bile.
''Sana bir tablo aldım. Seveceğini umuyorum.''
''Ah... Elbette.'' dedi Vikontes. Düşes'in Kimsesiz çocuklar için bir kaç ressamın önemli eserini açık arttırmaya sunacağını duymuştu.
''Ağabey!'' Violet bakıcısı Greta'dan ağabeyinin gelmiş olduğunu öğrendiğinde dersini, mürebbiyesinin onaylamayan bakışları arasında yarım bırakarak bir leydiye yakışmayan hareketlerle aşağı inmişti. Yüzünde sevinçle parıldayan gözleri olduğundan çok daha büyük görünüyordu.
Christian kız kardeşi Violet'i gördüğünde yerinden kalkarak ''Tanrım!'' dedi. ''Kız kardeşim Violet olduğuna emin misin?'' Öylesine güzelleşmiş ve serpilmişti ki Christian onun takdim balosunun yapılacağı günlerin hiç gelmemesini diledi. Aksi halde bir kaç düzine cinayet işlemek prestiji açısından hiç de iyi olmayacaktı.
Violet ağabeyinin boynuna atılarak ona sarıldığında ''İltifat etmeyi hiçbir zaman beceremiyorsun.'' dedi kıkırdayarak.
''Öyle olsaydı çoktan evlenmiş olurdu.'' diyerek homurdanan Vikontes yeniden kıkırdamaya başlayan ikiliye ters ters bakmakla yetindi.
''Artık Londra'da olduğuna göre bunlara alışman gerekecek biliyorsun değil mi?'' diye sordu Violet annesinin evlilik konusunda ağabeyinin peşini bırakmaya niyeti olduğunu sanmıyordu. Tüm planları daha ağabeyi gelmeden önce yapılmış ve bu evin duvarları arasında defalarca konuşulmuştu.
''Hatırlattığın iyi oldu. '' Kız kardeşine gözlerini deviren Christian ''Senin de zamanın gelecek'' diyerek eklediğinde Violet tedirginlikle annesine kısa bir bakış attı. Henüz on yedi yaşındaydı fakat bir sonraki sene annesi kendisini sosyeteye takdim etmek için hazırlıklara şimdiden başlamıştı. Çocuklarını evlendirmek için hiç kimse Eleanor O'Sullivan kadar gayret göstermemiştir.
''Akşam yemeğine kalacaksın değil mi?'' soru Vikontesden gelmişti ve Christian bunun bir sorudan çok emrivaki olduğunu annesinin bakışlarında görebiliyordu.
''Sana hayır deme lüksüm var mı?'' diyerek annesine takıldığında Vikontes'in dudakları kibirli bir alaycılıkla kıvrıldı.