KÜL VE KADİFE Şehir, asitli yağmurun altında çürüyen bir ceset gibi kokuyordu. Neon ışıkları, sokaklardaki pisliği örtmeye yetmiyor; sadece yeraltı dünyasının vahşetini renklendiriyordu. Hakan, dövüş kulübünün zifiri karanlık, rutubet kokan soyunma odasında, patlamış kaşından sızan kanı kirli bir havluyla sildi. Vücudu, aldığı darbelerin morluklarıyla bir savaş haritası gibiydi. Kalbi ise yıllardır nefretle beslenen, nasır tutmuş bir yumruktu. Kapı paslı menteşeleriyle inleyerek açıldı. İçeri giren Elara’ydı; şehrin hakimi olan "Baron"un en kıymetli ama en tutsak mücevheri. Üzerindeki kırmızı kadife elbise, loş ışıkta taze dökülmüş bir kan gölü gibi parlıyordu. Elara yaklaştıkça, etrafa yayılan ağır ve pahalı parfüm kokusu, odadaki ter ve pas kokusunu keskin bir bıçak gibi yardı. Elara, titreyen ama davetkar parmaklarını Hakan’ın çıplak, terli göğsündeki taze bir yara izine bastırdı. Hakan acıyla inledi, dişlerini sıktı ama geri çekilmedi. Aralarındaki nefret, birbirlerine duydukları açlıkla harmanlanmıştı. Hakan, aniden Elara’yı belinden kavrayıp soğuk, pürüzlü beton duvara sertçe yasladı. Elara’nın sırtı soğukla ürperirken, Hakan’ın sıcak ve düzensiz nefesi boynuna çarpıyordu. "Seni öldürmem gerekir," diye fısıldadı Hakan, sesi bir hayvanın hırıltısını andırıyordu. "Seni o adamın elinden çekip almam, bu şehri de kökünden yakmam gerekir." Elara, elini Hakan’ın ensesindeki sert saçlara doladı ve onu kendine daha sert, neredeyse canını yakacak kadar sıkı çekti. "O zaman yap," dedi, sesi şehvet ve saf meydan okumayla kısılarak. "Önce beni yak, sonra bu şehri." Hakan’ın dudakları, Elara’nın boynuna sert ve sahiplenici bir ısırıkla indi. Bu bir öpücükten ziyade, vahşi bir mühürleme gibiydi. Elara’nın tırnakları Hakan’ın sırtındaki eski yara izlerini kanatarak derisine gömüldü. Ter damlaları kadife kumaşın üzerinde koyu izler bırakırken, dışarıdaki korumaların ayak sesleri ve yağmurun ritmi artık birer gürültüden ibaretti. Her dokunuş, ölüme bir adım daha yaklaşmak gibiydi; yasak, günahkar ve geri dönülemez. Hakan, kadının kulağına o sert fısıltıyı bıraktı: "Bu gece bitecek. Ya bu kapıdan beraber çıkacağız ya da bu odada birbirimizin kanında boğulacağız." Gecenin ilerleyen saatlerinde, malikanedeki o kanlı hesaplaşma yaşandığında Hakan artık sadece bir dövüşçü değil, zincirlerini kırmış bir canavardı. Baron’un korumalarını tek tek devirip, adamın boğazına çöktüğünde hissettiği o saf nefret, Elara’nın teninin sıcaklığından aldığı güçle beslenmişti. Baron’un gözlerindeki korku, Hakan’ın en büyük ödülüydü. Son darbeyi vurduğunda oda sessizliğe gömüldü. Hakan kan içinde, soluk soluğa ama galip duruyordu. Elara’yı o yıkımın ortasından çekip aldı. Şehrin sınırındaki terk edilmiş limanda, yağmur dindiğinde ve gri bir güneş doğarken birbirlerine sarıldılar. Vücutlarındaki yaralar sızlıyordu, elbiseleri yırtık içindeydi ama içlerindeki o vahşi boşluk ilk kez dolmuştu. Sırılsıklam, yorgun ve günahkar; ama sonunda sadece ve sadece birbirlerine ait olarak, küllerinden doğan yeni bir hayatın eşiğindeydiler.
Bölüm 3
KÜL VE KADİFE
