İçeriğe geç

Kıssadan Hikayeler

Bölüm 1 · 3 dk okuma

Kıssadan Hikayeler

Bölüm 1

KÜL VE KEHRİBAR

FIRAT’IN SIRRI: KÜL VE KEHRİBAR I. Bölüm: Kaderin Mührü Mezopotamya’nın kadim topraklarında güneş, kızıl bir yara gibi batarken Hazoğlu Konağı’nın devasa meşe kapıları büyük bir gürültüyle kapandı. Avluda ölümcül bir sessizlik vardı; sadece rüzgârın duvardaki sarmaşıkları kırbaçlayan sesi duyuluyordu. Hazoğulları’nın sert mizaçlı veliahdı Miran, elinde kehribar tespihiyle eyvanda otururken gözleri ufuktaki toz bulutundaydı. Az önce hüküm verilmişti: Berdel. Dicle Demirhan, konağın avlusuna adım attığında bir kurbanlık koyun gibi değil, mağrur bir anaç kartal gibi dik duruyordu. Üniversiteyi bitirip idealleriyle döndüğü bu topraklarda, kaçan kardeşi Azad’ın bedeli olarak Miran’a verilmişti. Miran, Dicle’nin gözlerindeki o sönmeyen ateşi gördüğünde içindeki buz dağının çatladığını hissetti ama yüzündeki maskeyi düşürmedi. O gece odaya girdiğinde Dicle’ye tek bir şey söyledi: "Seni buraya ben getirmedim Dicle. Ama bil ki, bu berdelin arkasında yatan karanlığı çözmeden ne sana yar olurum ne de bu topraklara huzur veririm." II. Bölüm: İhanetin Kokusu Aylar geçti. Dicle, konakta bir hayalet gibi değil, bir fırtına gibi esti. Köyün kadınlarına okuma yazma öğretti, çocukların eğitimi için yıkık bir binayı okula dönüştürdü. Miran ise karısının bu vakur duruşunu izledikçe ona olan hayranlığını gizleyemez oldu. Ancak bir gece, Dicle’nin kurduğu okul ateşe verildi. Miran, alevlerin arasına dalarak Dicle’yi dışarı çıkardığında, aslında sadece karısını değil, kendi ruhunu da kurtardığını anladı. Ancak ortada bir tuhaflık vardı. Okulun yanış şekli ve çalınan mühürler, bir aşiret kavgasına değil, içeriden bir ihanete işaret ediyordu. Dicle, Miran’ın çalışma odasındaki gizli bir bölmede eski bir günlük buldu. Günlükte yazanlar kan dondurucuydu: Azad ve Berfin aslında kaçmamıştı; onlar, aşiretleri birbirine düşürüp gücü ele geçirmek isteyen birileri tarafından kaçırılmıştı. III. Bölüm: Yılanlı Mağarada Büyük Hesaplaşma Miran ve Dicle, sessizce iz sürerek gerçek hainlerin kim olduğunu buldular. Herkes düşmanı dışarıda ararken, yılan bizzat sofralarındaydı. Miran, tüm aşiret büyüklerini "Yılanlı Mağara"ya barış yemeğine çağırdı. Mağaranın rutubetli havası, yanan meşalelerin isiyle birleşmişti. Miran, kehribar tespihini taş masanın üzerine vurduğunda yankısı mağaranın derinliklerine dağıldı. Karşısında oturan öz amcası Süleyman ve Dicle’nin ağabeyi Beşir, zafer kazandıklarını sanıyorlardı. Miran, "Suçluyu uzakta aradık ama yılan koynumuzdaymış," dediğinde mağaranın gizli dehlizinden iki gölge çıktı: Azad ve Berfin. İhanet, mağaranın titrek ışığında çırılçıplak kaldı. Meğer Miran ve Dicle, onları günler önce bulup saklamış, bu tuzağı kurmuşlardı. Süleyman ve Beşir’in yüzü kireç gibi oldu. Miran, silahını amcasının önüne fırlattı: "Sizi öldürmeyeceğim. Ölüm bu topraklar için bir şereftir. Siz artık yaşayan ölülersiniz. Güneş doğmadan bu toprakları terk edeceksiniz ve adınız mezar taşlarından bile silinecek!" IV. Bölüm: Küllerden Doğan Bahar Hainler sürgün edildi, yüzyıllık yalanlar Fırat’ın hırçın sularına gömüldü. Artık berdelin bir mecburiyet değil, kaderin onları birbirine kavuşturmak için kullandığı sert bir yol olduğu anlaşılmıştı. Yıllar sonra, bir akşamüstü Miran ve Dicle konağın balkonunda yan yana oturuyorlardı. Aşağıdaki bahçede çocuklarının neşeli çığlıkları, Dicle’nin ektiği güllerin kokusuna karışıyordu. Miran, Dicle’nin elini tutup kalbinin üzerine koydu. "Seni ilk gördüğümde bu toprağın tozusun sanmıştım," dedi Miran gülümseyerek. Dicle başını onun omzuna yasladı: "Ben bu toprağın tozu değil, Miran... Ben bu toprağa can veren suyum. Sen de o suyu koruyan dağ." Güneş batarken bu kez hüzünle değil, yarınki bayram sabahının müjdesiyle çekildi ufuktan. Mezopotamya’da bir devir kapanmış, aşk ve adaletle yazılan yeni bir tarih başlamıştı. Son.

Bölüm sonu

1 yorum