Eski Oyuncak Bebek
Küçük bir kasabada, Melis adında altı yaşında bir kız yaşardı. Melis, hayal gücü zengin, neşeli ve meraklı bir çocuktu. Annesi, onun oyuncaklarını sürekli yenileyerek eğlenceli bir dünya yaratmaya çalışıyordu. Bir gün, Melis’in annesi, yerel bir antikacıda eski bir oyuncak bebek buldu. Bu bebek, klasik bir tasarıma sahipti; mavi elbiseleri, pırıl pırıl gözleri ve uzun, kahverengi saçlarıyla dikkat çekiyordu. Anneleri bu bebekten oldukça etkilendi ve Melis’e hediye etti.
Melis, bebeği görünce gözleri parladı. Onu hemen kucaklayarak odasına götürdü. "Bebeğim, adını ne koymalıyım?" diye düşündü. Sonunda, "Eylül" adını vermeye karar verdi. Eylül, Melis’in en sevimli arkadaşı haline geldi. Her gün onu yanından ayırmadı, hatta uyumadan önce ona masallar anlattı.
Ancak zamanla Melis, Eylül’ün garip bir şekilde hareket ettiğini fark etmeye başladı. Bazen, odanın köşesinde kendi kendine hareket ediyormuş gibi görünüyordu. Melis, bu durumu ilk başta ciddiye almadı. "Bebekler de canlanabilir," diye düşündü. Ancak Eylül’ün gözleri, bazen Melis’e oldukça garip bakışlarla doluydu. Melis, bu durumdan korkmaktan çok eğleniyordu.
Bir gece, Melis uykuya daldığında, odanın karanlık köşesinden bir ses duydu. Eylül, neredeyse fısıldar gibi bir tonla, "Melis, benimle oynamak ister misin?" dedi. Melis, korkunç bir rüya gördüğünü düşündü ve uyanmak için gözlerini ovuşturdu. Ama Eylül, oradaydı ve Melis’in bakışlarına kayıtsız bir şekilde gülümsüyordu.
Günler geçtikçe, Eylülü daha da garip hareketler yaparken görmeye başladı. Bazen, Melis’in yanından uzaklaşarak kendi kendine oturuyordu. Melis, annesine "Eylülü biraz tuhaf, değil mi?" diye sordu. Annesi, "Hayır, canım. O sadece bir oyuncak bebek. Hayal gücünle oynuyorsun," diye yanıtladı. Ancak Melis, Eylül ile her gün geçirdiği zamanı sevdikçe, aralarındaki bağın derinleştiğini hissediyordu.
Bir akşam, Melis uyumaya hazırlanırken, Eylülü yastığının yanına koymayı unuttu. Gece yarısı, odasının kapısının gıcırdadığını duydu. İçeriye ışık sızıyordu; Melis, uykulu gözleriyle kapıya baktı. Eylül, kapının önünde duruyordu. Gözleri parlıyordu ve Melis’in kalbi hızla atmaya başladı. Eylül’ün elinde küçük bir ayna vardı. Melis, "Eylülü, buraya gel!" diye bağırdı ama Eylülü gülümsedi ve aynayı gösterdi.
"Oyna, Melis. Aynadaki yansıma, seni çağırıyor," dedi Eylülü. Melis, ne olduğunu anlamakta zorlandı. Ama bir an için Eylülü’nün bakışında bir şeyler hissetti. Eylül, Melis’in ruhunu ele geçirmek istiyordu. Melis, dehşet içinde uyanarak kalktı. Eylül’ün arkasında, odanın karanlık köşesinde belirsiz bir gölge vardı. Korkuyla odadan fırladı.
Sabah uyandığında, annesi ona Eylülü nerede bulduğunu sordu. Melis, "O, bir canavara dönüştü! Onu istemiyorum!" diye haykırdı. Annesi, Melis’in çığlıklarını duyduğunda endişelendi ama aynı zamanda onun hayal gücüne bir şeyler katarak rahatlattı. "Sadece bir oyuncak bebek, Melis. Onu daha çok sev. Belki de onunla daha fazla oynamalısın," dedi. Ama Melis, Eylülü odasında bırakmak istemiyordu.
Günler geçtikçe, Eylülü’nün davranışları daha da tuhaflaşmaya başladı. Melis’in etrafında dönerken, bebek kendisine "Beni unuttun," dedi. Melis, korkudan titrerken Eylülü, onu daha da korkutmaya başlamıştı. "Oynamak istemiyor musun? Benimle oynamalısın!" Eylülü, gözleri parlayarak Melis’in yanına geliyordu.
Bir gece, Melis yine derin bir uykuya daldığında, Eylül bir kez daha harekete geçti. Bu sefer, odada yankılanan bir kahkaha duydu. Melis, korkuyla uyandı. Eylülü, odanın ortasında durarak dans ediyordu. "Beni sevmezsen, kaybolursun!" diyordu. Melis, annesine doğru koşarak, "Eylülü çok korkutucu!" diye feryat etti.
Annesi, Melis’in odasına gittiğinde, Eylülü yalnızca bir oyuncak gibi görünüyordu. "Bebeğin sadece bir oyuncak olduğunu unutma. Onunla oynamak seni mutlu edecektir," dedi. Ama Melis, Eylülü’nün görünüşünün arkasında bir şeyler olduğunu biliyordu. O gece, Melis, Eylülü bir kutuya koydu ve kapısını kilitledi. Yatağının yanına koydu ama gözlerini Eylülü’nden ayıramadı.
Bir sabah, Melis, Eylülü kutudan çıkarken buldu. Onu odasında bulduğunda, "Eylülü, seni istemiyorum!" diye haykırdı. Eylülü, yüzünde bir gülümsemeyle Melis’in karşısındaydı. "Artık benimle oynamalısın. Çünkü ben, seni her zaman bulurum," dedi. Melis, gözyaşları içinde Eylülü’nden kaçmaya çalıştı ama bebek, ona yaklaşarak "Kaçamazsın!" dedi.
Sonunda, Melis pes etti. Eylülü, bir ruh gibi Melis’in peşini bırakmıyordu. Her gün Melis’e bir şeyler fısıldıyor, karanlık düşüncelerle dolu bir dünya sunuyordu. Melis, her gece Eylülü ile oynamak zorunda kalıyordu ama hiçbir zaman mutlu olamıyordu. Annesi, Melis’in neden bu kadar korktuğunu anlayamadı. Eylülü’nün karanlık etkisi, Melis’in hayatını ele geçirmişti.
Bir akşam, Melis, cesaretini topladı ve Eylülü ile yüzleşmeye karar verdi. "Artık benimle oynamak istemiyorsun, değil mi?" diye sordu Eylülü. "Beni korkutuyorsun! Sen sadece bir oyuncaksın!" Eylülü, Melis’in cesaretine gülümsedi. "Ben, senin ruhunun karanlığım. Beni asla unutmamalısın!" dedi.
Melis, o an kendisini terkedilmiş hissetti. Ama bir anda, Eylülü’nün gülümsemesi kayboldu ve yüzü bir canavara dönüştü. "Seni yakalamak için buradayım! Unutma, beni her zaman bulurum!" Melis, dehşet içinde odasından fırladı ama Eylülü, onun peşinden geliyordu.
Sonunda Melis, Eylülü’nden kurtulmak için bir yol buldu. Annesine durumu anlattığında, annesi bebeği elinden alarak onu bir sandığa koydu ve kapısını kilitledi. "Artık gitmesine izin vermelisin," dedi. Melis, o an büyük bir yükten kurtulmuş gibi hissetti. Eylülü, artık ona zarar veremezdi.
Ama Eylülü’nün gülümsemesi, Melis’in zihninde bir gölge gibi kalmıştı. Gölge, her zaman onun peşindeydi ve Melis, hayatının geri kalanında Eylülü’nün ruhunun etrafında dolandığını hissetti. Eylülü, bir oyuncak olarak görünse de, Melis’in hayatında karanlık bir etki bırakmıştı. Unutma, geçmişi her zaman takip ederdi.
Eylülü, belki de Melis’in hayatının bir parçası olarak kalmıştı, ama Melis, onun karanlık etkisini kırmayı başardı. Ancak, her akşam gökyüzüne bakarken, Eylülü’nün parlayan gözlerini unutamıyordu. Eylülü, onun hayatındaki gölgelerden biri olarak kalacaktı; her zaman hatırlanacak bir korkunun timsali.