"Allah belanı versin senin, bıktım senin şu sidiğinden! Yüce yarabbim alsada canını, kurtulsam senden."
Yıldız ailesinin, her kapısının etrafında mutlaka altın varak bulunan, odalarında bir dakika olsun baharatlı, ağır et yemeği kokusu eksik olmayan o doğu yalılarını aratmayacak derecede gösterişli evinde çıkan ilk arbede değildi bu.
Evin annesi Gülhan Hanım; oldukça soylu bir aileden gelmesine rağmen çirkefliğiyle, kenarmahalleli çingeneleri aratmayan o kadın. Gülhan Hanım, her sabah ki rutini olan, henüz 19 yaşındaki kızı Hicran'ın kirlettiği kıyafet ve örtüleri temizlemekle meşguldü. Kendilerine kimsenin katlanamayacağını, katlananında çok iyi paralar sayesinde katlanacağını bilen Yıldız ailesinin hizmetle görevlendirilmiş çalışanları bile, her sabah Hicran'ın odasından gelen Gülhan Hanım'ın bağırtısını, zavallı Hicran'ın ise hıçkıra hıçkıra ağlayışını kolaylıkla işitebiliyor; bu kaosun nedenini asla anlamıyordu. Gülhan Hanım'ın, beyninde önceliği olarak konumlandırdığı "Elalem ne der?" lafı sayesinde Hicran'ın kusuru ortaya çıkmıyor, bilen bile bilmemezlikten geliyordu. Gülhan Hanım bir eliyle, elini parçalayacak derecede sımsıkı yumruk yapmış, serbest kalan öteki eliyle de öğüre öğüre Hicran'ın yatağını değiştiriyordu. Hicran yatağının kenarında bulunan pembe renkli koltukta hıçkırarak ağlarken, Gülhan Hanım söylenmekten geri durmuyordu.
"Varsa çişin, tuvalet mi yok Hicran? Ben artık seni çözemiyorum. Bak abinlere, birgün beni böyle yormadılar."
Hicran bu sözlerin karşısında âdeta tır çarpmışa dönüyor, annesinin ağzından çıkan her bir kelimeyle tüyleri diken diken oluyordu. Kapıda, bıyığı dudağını geçmiş takım elbiseli bir adam belirdi. Tırnakları ve o bembeyaz bıyıkları tütün içmekten sapsarı olmuş, iki büklüm yürümesine rağmen kendini tam takır süslemiş bir adam. Bu adam kimdi? Evin direği Abdullah Bey. Bir elinde bastonunu tutarken diğer eliyle kapıya bir anda vurdu ve o kalın erkek sesiyle âdeta nârâ attı.
"Ne oluyor burada! Birgün olsun utandırmaz mısın Hicran sen beni? Yıldız ailesinin yüz karasısın, kaç yaşındasın hâlâ altına yapıyorsun!"
Gülhan Hanım derin bir iç çekerek Hicran'a sert bir bakış attı. Bordo başörtüsünü sabitlemek için batırdığı toplu iğneyi düzeltti ve aynı ses tonuyla tekrardan konuşmaya başladı.
"Everelim gitsin diyoruz, ama yine Yıldız ailesi utanacak. Hangi erkek çeker senin sidiğini, zırlamanı? Kim temizler benim gibi her sabah çarşafını?"
Hicran yıllardır duymaya alıştığı bu sözler karşısında sadece ağlamakla yetiniyor, kendinden utanıp, erkek doğmadığı için Allah'a sitem edıyordu.
Uzun ama rutin olan bu arbededen sonra nihayet kahvaltı masasına oturulmuştu. Hizmetle görevlendirilmiş çalışanlar, Yıldız ailesinden ayrıştırılmış bir şekilde mutfakta yemek yiyor, Gülhan Hanım, kocası Abdullah Bey, Hicran ve geldiği gibi yemek masasına oturtulan, el üstünde tutulan Fazilet Hanım. Fazilet Hanım, Abdullah Bey'in biricik ablası, Gülhan Hanım'ın görümcesi. Fazilet Hanım bir elinde çatal, bir elinde bıçak tutup zeytin keserken, hizmetle görevlendirilmiş çalışanlar bile ağzı açık, tükürerek yemek yiyen bu sözde asil kadının, aristokrat hevesi ile görgüsüz davranışları arasında farka şaşırıyordu. Gülhan Hanım sucuklu yumurtasından bir parça alıp ağzına attığı anda, altın bileziklerini sanki görümcesinin gözünün içine sokarcasına sergiliyordu. Görümcesi Fazilet Hanım ise ağzına atacağı 3 santimlik lokma için ağzını gere gere açarak altın dişini gösteriyor, âdeta, "senin değerin benim bir dişim etmez", diyordu.
Öğle saatleri olmuş, Abdullah Bey şirketine gitmiş, Gülhan ile Fazilet Hanım alışverişe çıkmış; Hicran ise evde tek başına olmanın verdiği özgürlük ile saçlarını tarıyordu. Saçları, bir an bile çıkaramadığı başörtüsü yüzünden yağlanmış, yapışmış bir durumdayken beli ise, Gülhan Hanım'ın âdeta domuz bağı gibi bağladığı, yine de belki bir ihtimal açılır diye çakmakla ipinin ucunu erittiği korse yüzünden yara dökmüştü. Hicran korseyi her gördüğünde, Gülhan Hanım'ın sözleri aklına geliyordu, "Vücut hatların belli olmayacak, erkek dolu heryer. Belini mi izleyecek herkes? Birgün olsun seni korsesiz görürsem Hicran, sana bu dünyada cehennem azabı yaşatırım...". Cehennem azabı neydi? Cehenneme kimler giderdi? Cehenneme giden kişileri insanlar mı belirlerdi?
Akşam saatleri gelip çatmıştı. Hicran okumuyordu. Hicran çalışmıyordu. Hicran'ın günleri ağlamakla geçiyor, hayal kurmakla geçiyordu. Her ne kadar ağlasa da Hicran, içinde ki umudun varoluşu sebebiyle gökyüzüne gülümsüyor, Allah'a güveniyordu.
Tüm aile üyeleri, batılı birinin baharat ve salça kokusundan bir dakika bile nefes alamayacağı o yemekleri yemek için masaya oturmuştu. Fazilet Hanım, gurbetten gelmiş kendi gelinleri için normal zihniyette olan bir insanın bile gözlerini alamayacağı kadar açık ve gösterişli elbiseler almışken, Hicran için kömür karası türbanlar almıştı. Hicran bu tarz şeylere tepki vermiyor, gülümseyip teşekkür etmekle yetiniyordu. Oysa bilse bile bilmezlikten geliyordu ki, umutlar çabaya, çabalar kişiye bağlıdır. Tüm dünyayı yeşertebilecek umudun bile olsa, bir tohum ekmediysen yol alamazsın.
Yemekler yenmiş, çaylar içilmiş bir vaziyetteyken konu Hicran'a gelmişti. Fazilet Hanım alaylı ama sakin bir ses tonuyla, ikinci bardağını aldığı çayı yudumladıktan sonra sertçe yutkunup söze başladı.
"Ben on beşimde taktım duvağımı, on altımda ise Mehmet'imi kucağıma aldım. Sende on beş yaşına geldi- Sen... Sen on dokuzdun dimi Hicran? Kızım saçlarında beyaz çıkınca mı bulacaksın koca? Kirlenmen bitince çocuğun olmaz. Nasıl vereceksin bu aileye erkek çocuğu?"
Gülhan Hanım utancından başını öne eğip usulca konuşmaya başlar. Bir yandan ise gözleri sinirli bir şekilde Hicran'a bakar.
"Arıyoruz, arıyoruz da nasip kısmet işleri bu işler Fazilet. Senin Mehmet kırk dokuz yaşında, bulamadı kendine layık bir kız. Konuşturalım bunları işte."
"Ne münasebet canım? Biricik oğluma yaşı geçmiş kız mı alacağım? Güldürme beni Gülhan. Hicran'ı ilk önce hamama götürün. Bakılsın orada."
Abdullah Bey, ablası olduğu için bu saygısızlığa laf edemiyor, Gülhan Hanım, sinirden dişlerini sıkıyor; zavallı Hicran ise başı öne eğik, dizleri birbirine yapışık bir şekilde konuşmaları dinliyordu.
Az bir zaman sonra Fazilet Hanım kendi evine intikal etmişti. Evin bodrum katında ki, lambası bozuk, her yanından hamamböceği çıkan, ışığı ise sadece havalandırmadan alan banyo doluydu. Çünkü banyoda Hicran ve Gülhan Hanım vardı. Ortası yuvarlak bir şekilde özenle kesilmiş sandalyede çırılçıplak oturan Hicran, Gülhan Hanım'ın iğrenç işkencesini gözünden akan yaşlarla bekliyordu. Gülhan Hanım, gazı bitmek üzere olan çakmağı eline alıp, sandalyenin altına getirdi, "Akıllanacaksın, namusunu koruyacaksın!", diye defalarca durmadan sayıklıyordu. Ateş açıldığı an Hicran, acıdan dolayı hüngür hüngür ağlamaya başladı, Gülhan Hanım çakmağı söndürmüyordu. Hicran ağladıkça, Gülhan Hanım söndürmüyordu... Dakikalar sonra Gülhan Hanım, Hicran'ın yaralı beline korseyi takarken gülümsüyordu. Çünkü, içi rahattı. Hicran'ın bu dünyada varolduğu her bir gün, işkence edilmesi gereken bir sebepti. Hicran, o gece yine altına yapacaktı, diğer gün yine yapacaktı. Belki de bir ömür boyu yapacaktı. Ki evet, yapacaktı. Fakat Hicran'ın altında ki o ateş sönsede, yüreğinde ki ateş hiçbir zaman sönmeyecekti. O gece, yastığa başını ağlayarak koyduğu an Hicran kendine bir söz verdi, uyandığı andan itibaren herşey değişecekti...








