Üniversitede son yılımdı. Yaz tatilinden dönmüş ve son güz dönemimizde başlamıştı. Buraya geldiğim ilk yıl dün gibi aklımdaydı. Başta burada yapamayacağımı düşünürken şimdi buradan ayrılacak olmak beni fazlasıyla üzüyordu. Burada edindiğim en iyi arkadaşım benim sınıf arkadaşımdı. İkimizde yurtta kalıyorduk ve bir sene yaz tatilinde aynı yurda geçmeye karar verdik. Bu arkadaşlığımıza da boyut atlatmıştı.
Evet en yakın arkadaşım Nazlı ile aynı odada kalıyorduk ama sadece iki kişi kalmıyorduk oda 8 kişilikti ve 8 farklı karakterde kızın aynı odada kalmasından daha korkunç bir şey varsa o da yurdun yemekleriydi. Kabuslarımın bir numaralı sahipleri olan o yemekler.
Yemekler kötü olduğu gibi yurda yemek yapabileceğimiz elektronik alet (elektrikli tencere ve Ocak gibi) sokmamızda yasaktı ve yurt bu kurallar karşısında oldukça katıydı. Yurda yemek yurt binasının mutfağı olmadığı için taşımalı geliyordu ve bu yemekler ekstra kötüydü.
Biliyorum çok fazla yemekten bahsettim ama insan en çok eksikliğini hissettiği şeyden bahsetmez mi hep? Bizde güzel yemeğe hasret bir yurttuk. İşte yemekler bu kadar kötü olduğu için çok sık dışarda yeme alternatifine yöneliyoruz. Hep gittiğimiz bir restoranda bir gün yine yemek yemeye gittik. Favori garsonumuz Hasan abi yemek siparişlerimizi aldıktan sonra bizimle sohbet etmek için masamıza geldi sohbetin ortasında yine aynı restoranda çalışan bir arkadaşını bizimle tanıştırmak için masamıza çağırdı. Evet bu çocuğu daha önce görmüştüm ama hiç tanışma veya konuşma fırsatımız olamıştı. Kendisi restoranın kuryesiydi. Diğer çalışanlar kadar herkesle sohbet eden birisi değildi. Bilmiyorum bana hep daha çekingen gözüktü.
Çınar o gün masanın başında bize gülümseyerek durdu ve sadece Hasan abinin anlattıklarını başıyla onayladı. Yani o günde hiç diyalog kurmadık. Ama o günkü susma diğer günlerden farklı oldu çünkü ben ilk defa onun gülümseyişine bu kadar yakından şahit oldum ve bir daha o gülümseyişinden gözlerimi alamadım.