Elimdeki kalemin ucunu kemirmeyi bırakıp iki metre uzaklıktaki masada duran kalemliğe atarak bütün kalemliğin masaya dağılmasını sağladım. Nişancılık kabiliyetlerimi kimse sorgulamasın. Neredeyse iki haftadır yaptığım günlük takvime göre sabah rutinim bitmişti. Sabah ilk iş olarak yıldız ve arkadaşlarını sulayıp onlara kış bahçesindeki akrabalarını anlattım. Sonra doktor İngiliz bıyık iki gün önce çıkan başta kırık sandığım ama aslında çatlak olan ayağıma fizik tedavi uyguladı. Canım çok yandığı için ayakların çok da önemli organlar olmadığı hakkındaki tezimi okudum. Amuda kalkarak gayet rahatlıkla ellerle de yürünebilirdi. O bu görüşümden pek memnun olmadığı için aynı görüşte olmadığımız zamanlarda yaptığı bıyık kıvırışını tekrarladı. Yani bu saatte her beş dakikada bir denk geliyordu. Kahvaltımı tekerlekli sandalyede camın önünde yapıyordum. Camı açınca dışarıdan içeri harika çiçek kokuları doluyordu çünkü. Göremesemde yakınlarda bir limon ağacı olduğunu biliyordum böylece.
İris in gelmesini beklerken Bay Lucius a göndereceğim soru kağıdını yazmayı bitirmiştim. 2 haftadır iki günde bir Bay Lucius ile soru cevap şeklinde birbirimize mektup gönderiyorduk. Ben kağıdın kenarına her seferinde çiçekler karalıyordum. Oda bana mektup zarfının içine çizdiğim çiçeklere benzeyen renkli pullar koyuyordu. Harika bir düşmandı gerçekten. Yeni ikonum olmaya çok yakındı. Belki onlara katılırdım ve kendi düşman şirketimizi kurardık. Annemle kardeşimi yanımıza kaçırıp malikaneyi bombalardık. Mükemmel olurdu.
Bu mektuplar bana birçok cevabı vermişti ailemin vermeyi reddettiği. Ben babamın öz babam olmadığını düşünürken aile mirasçısı çıkmıştım. Asıl göz rengim aile mirası olan kehribardı ve göz rengimi lenslerle annem saklamıştı. Daha net görmemin sebebi zaten gözümün bozuk olmamasıydı. Numaralı lenslerle ömrümün yarısını geçirmeme rağmen görüşüm lenslere bağışıklık geliştirmişti. Fizik tedaviye ek olarak testler için her türlü tip örneği benden almaları bağışıklığın vücuduma etkisini araştırmalarıydı. Çok yememiştim bunu ama beni bir anda laboratuvar faresi olarak kullanmayacaklarını düşünüyorum. Aile mirasını yeni öğrendiğim için ne olduğu ve annemin neden bunu sakladığı hakkındaki soruları yeni yazmıştım. Mirasın diğer ailelere sağlayabileceği yarar ve zararlarda tabi. Ne kadar sağlıklı cevaplar aldığımı bilmiyordum ama yüzde yirmisinin doğru olacağına inanıyordum. Düşmanına yakın dur ama kalkanını asla indirme.
Birde Ailesi hakkında bilgi verip veremeyeceğini sormuştum. İrisle dün Koridorda tekerlekli sandalye yarışı yaparken kapıdan bir anda çıkan uzun birine toslamıştım. Bacağı acımış olmalıydı ama hiçbirşey dememişti. Başımı kaldırıp yüzüne bakarak özür dilemeye yeltenirken aşırı donuk yüzüyle yürüyüp gitmişti. Üstelik İris neredeyse yere kapanmış özür dilerken. Yüz felci yada kabız rahatsızlığı olduğunu sanıp üzülmüştüm onun için! İris kahkahalara boğulurken yüz felci yada kabız olmadığını sadece pek fazla yüz ifadesi kullanmadığını söylemişti. Yüz felcini biraz abartmış olabilirim ama kabız olduğuna eminim. Yine de aşırı kibar ve ince biri olduğum için diretmedim yahut kim olduğunu sormadım. Aklıma gelmediğinden kesinlikle değil.
Sağlam olan ayağımdan uyku dışında çıkarmadığım pembe givenchy babetim burada bana ait olan tek şey olarak bana göz kırpıyordu. Onlara sahip olmak bana epey pahalıya mal olduğu için yada sadece bana ait olduğu için o gün arabada buraya gelirken bilincimin kaydığı sıralarda babetimi sayıkladığımı söylemişti Paolo. Apartman dairemde yalnızlığa terkettiğim çiçeklerim içinde aynısını düşünüyordum. Yarım hissediyordum. Onların bensiz hayattan yavaşça koptuklarını düşünmek acı veriyordu. Bugün eğer yakalayabilirsem Bay Lucius a annemi arayıp arayamayacağımı soracaktım.
Kapıdan içeri giren İris i görünce sevinçle tekerlekleri çevirdim. Bugün parlak siyah saçlarını örüp sırtına atmıştı ve her zaman giydiği etekli takımla aşırı tatlıydı. Islık çalarak etrafında tur attım. Çünkü kulağının arkasında muhtemelen bahçeden koparılmış bir yabani papatya vardı. Marlo epey hızlıydı. Ama İris hızı görmezden geliyor gibiydi. Çok hız insanı değildi bence. Verdiğim tavsiyeler sayesinde çocukça itiş kakışlar seviyesini aşmışa benziyorlardı. Eh benim gibi bir arabulucular kraliçesinin merhametli tarafına denk gelmeleri büyük şanstı tabi. "Yabani papatyaların aslında zeus un kızı Astrea nın gözyaşları olduğunu biliyor muydun? Dünyadaki kötülüklere dayanamayıp gökyüzünde her ağladığında gözyaşları toprağa papatya olarak düşermiş." Gözlerini kırpıştırıp bu zamansız bilgiyi sindirmeye çalıştı sonra güldü. "Günlük bitki bilim dersimizi bitirdiğimize göre arka balkona çıkmaya ne dersin? Bugün neredeyse kimse yok. Sessiz olursak arka balkonda piknik yapabiliriz ha Ne dersin?"
Beni nasıl heyecanlandıracağını çok iyi biliyordu. "Olur derim! Hadi gidelim!" Koridordan hiçte sessiz olmayan şekilde market arabası go kartı şeklinde son hız geçtik. Baş görevli olduğunu öğrendiğim aşırı suratsız trol e benzeyen kadın bize büyü olduğuna emin olduğum bir dilde bağırmaya başlayınca İris e daha hızlı olmasını söyledim. Koşarak arka demire tutunan İrisle beraber yaklaşık 3 metre boyunca kaydık. Wiiiiiiii şeklinde bağırış seslerim bizi takip ediyordu. Sonra önümüzdeki yarı aralık kapıdan kayarak girdik. Büyük bir rezillik anıydı. Zira balkonda karşılıklı oturan Bay Kabız ve tanımadığım ona yaşıt birine benzeyen adamla bize dönmüşlerdi. Asla ses çıkarmadan yarım dakikadır birbirimize bakıyorduk. Utanç balonum bizi buradan uçurabilecek kadar utanç gazıyla dolu duruyordu. Lütfen uçursundu tez zamanda. Öksürük sesiyle gözlerimi kırpıştırdım. Bay kabız cevap bekler bir şekilde yüzüme bakıyordu. Ne cevabı bekliyordu ki? Çamlar aşkına! Ne yapmamı bekliyordu, şuan İris in yapmaya çalıştığı gibi solucana dönüşüp önünde kıvranmamı mı? Hiç benlik değildi. Cevap olarak bende ona öksürdüm. Sonra o tekrar öksürdü. Bende daha çok öksürdüm. İşler iyice çirkinleşirken boğazım acımaya başlamıştı. Hem kabız hem balgamı olmalıydı. Onun için üzülsemde artık duramazdım. Belki de böyle öksürerek burada ölmem içindi bu girişim. Üstelik yüz ifadesi bir milim bile oynamıyordu. Sadece gözlerimin içine bakıp öksürüyordu. Hem göz kaçırma savaşı Hem öksürme savaşı biraz fazlaydı ama. Nefes almakta zorlanmamla bir kıkırtı sesi yankılandı. Karşısında oturan yabancı gülmekten gözleri yaşarmış şekilde bize bakıyordu. Adam öksürmeyi bırakınca bende nefes nefese durdum. Neyseki gözünü kaçırmıştı. İki yarışıda aynı anda kazanmak büyük bir gururdu gerçekten. Bu sebeple sırıttım. Ama Bay Kabız bundan hiç memnun olmadı. Kaybettiğini biliyordu. Tanımadığı düşmanla savaşa girmeseydi.
"Merhaba Bayan buçuk ganimet. Ben Fernand..." Gülen yabancının lafını Bay Kabız bakışlarıyla kabaca kesti ve özür ritüelini bitirip yerden yeni kalkan İris e baktı. Sadece baktı. Bakışları çokça tehdit ve argo kelime barındırıyordu. Kollarımı birbirine bağladım. Çok kabaydı. İris tekerlekli sandalyeyi geri geri balkondan çıkarırken onun suratına çok benzeyen bir surat ifadesiyle ona baktım. Yüzünde asla bir değişiklik yoktu. Sadece saniyelik bir dudak seğirmesi yakaladım. Onunda halusinasyon olması yüksek ihtimaldi. Koridora geri dönerken aklıma gelenle tutamayıp bir kahkaha patlattım. İris in yüksek gerilimli özür totem dansı aşırı etkileyiciydi. Onunla katın sonuna kadar gülerek dalga geçtim." Çokk pardon efendim. Çokk pardon. Özür dilerim. Yemin ederim kasıtlı değildi. Ka.. qasıtlı puhahahahaa." Odanın koridoruna dönerken Paolo ile karşılaştık. Gülüşüm yüzünü görmemle soldu. Epey solgun görünüyordu. Hasta mıydı acaba? Marlo görevinden dönmemiş miydi ki? " Paolo? İyi misin? Solgun görünüyorsun." Paolo hiç alışık olmadığım bir gülüşle bize baktı ve silahını çıkardı. Silahın ucu neden bana bakıyordu? İris bağırarak Paolonun önüne geçerek beni kapattı. Paolo ise onu duymadan kolundan tutup savurdu. İris duvara çarpıp yere düştü. " İris! İyi misin?!" Tekerlekli sandalyeyi İris e doğru çevirmemi engelleyen Paolo silahını tekrar bana doğrulttu. Kafası çok karışık gibiydi. Sarhoş muydu? Çamlar aşkına ne oluyordu?!
" Paolo.. neden böyle davranıyorsun bilmiyorum ama çözümü bu değil.." Gülüşü derinleşti ve kabuslarıma konu olacak bir hale geldi. Hayatımda hiç böyle korkunç bir yüz şekli görmemiştim. Gözleri imkansız bir şekilde sonuna kadar açıktı. Göz kapakları neredeyse kaybolmuştu. Gülüşü ise çok çarpık ve genişti. Fazla geniş. Yırtılmaması mucizeydi. Nefes alış verişi ise çok düzensizdi. Çarpılmış gibiydi! Ağzını açtı ve çıkardığı sesler kalbimde bomba etkisi yaptı. Kalbim ve beynim yerinden zorla sökülüyor gibiydi. Gözlerimi kapatıp kulaklarımı ellerimle örttüm ve o sesi bastırmak için bağırabildiğim kadar yüksek bağırdım. Ne kadar çok bağırırsam bağırayım ses azalmıyordu. Kulaklarımı yırtarsam... belki işe yarardı. Ses kesilirdi yani işe yarardı. Kulaklarımı tutup tüm gücümle çekiştirdim. Kopmuyorlardı. Ses kesilmiyordu. Ne yapmalıydım? Ne yaparsam ses kesilirdi? O sırada duyduğum çok daha büyük bir ses heryeri kapladı ve sesler sustu. "Malena! Gözlerini aç!"
Gözlerimi büyük bir acıyla açarak nefeslendim. Göz yaşları acıyla aktı. Bakışlarım ise bir başka gözlere yaslanmıştı. Bay Kabız ın aşırı koyu kahve gözleri? Yaslandığım yerden doğrulup etrafıma baktım. Koridordaydık. Tekerlekli sandalyenin önünde yerde duruyordum. Yere mi düşmüştüm? Biraz ileride İris epey endişeli bir şekilde gözlerini siliyordu. Yanında ise... Paoloyla göz göze geldiğimiz an titredim. Gözlerimi hemen kaçırdım. Normal gözüküyordu. Hiçte çarpılmamıştı. Elinde de silah yoktu. Bay Kabız bakışlarımı kaçırdığım yere kısa bir an baktı ve bana döndü. "Hangisiydi. Bağıran hangisiydi?!" Kollarımdan tutup sarsmasıyla tuttuğum nefesi istemsizce bağırarak çıkardım. "Paolo!" Hızla ağzımı kapattım. Ben dememiştim. Bay Kabız büyük bir çeviklikle Paolo ya atılıp yere yatırdı. Boğazını sıkıyordu. İris çığlık atarak yalvarmaya başladı. Sürünerek Bay Kabız ın kolundan tutup çekmeye çalıştım. Yerinden kıpırdamıyordu. Kitlenmiş gibi Paolo nun boğazını sıkıp birşeyler mırıldandı. Paolo bilinçsiz bir şekilde yerde yatıyordu. Kollarına güçsüzce vurup durması için bağırdım, ceketini yırtmaya bile çalıştım. Hiçbir etkisi olmadı. Onu öldürüyordu. Üstelik bunların neden olduğunu bile düşünecek takate sahip değilken. Gözünün önünde ölen birini kurtaramama duygusu korkunçtu. Nefes aldırmıyordu. Hayır böyle hissettirebileceğini düşünmüyordum. Buna kesinlikle emindim. Hıçkırıklarımın arasından tutunduğum baş parmağını tüm gücümle çektim. "Dur. Dur lütfen. Bilerek olmadı. Özür dilerim."
Paolo nun ağzından çıkan koyu lacivert şeyi görmemle hareketlerim durulaştı. Yükseldi, yükseldi. Bay Kabız tuhaf şeyi alışkın bir çeviklikle havada kapıp cebine attı. Ellerini Paolo dan çektiğinde ise.... boğulma izleri yoktu. Boynunda hiç iz yoktu. Bay Kabız ı takip eden gözlerim hissizdi. Neredeyse alışkın bir halde...Yerde ağlayan İris e birşeyler fısıldadı. Sonra öksürerek doğrulan Paoloya kalkması için elini uzattı. O boğuşmadan çiziksiz, sapasağlam ayağa kalkan Paolo, ensesini kaşıyarak bir süre öylece dikildi. Sonra İris e yöneldi. Bir film izliyor gibiydim. Ruhum buğulu bir havuzda sürüklenirken bedenim filmde oynuyordu. Kendi bedenimin oyununu izliyordum. Sonra bir şey koptu. Sağlam kalması gereken bir tuşu kırdım farketmeden. Yere düşen başımın titreyerek kendi kendine gülmeye başlamasını başka türlü açıklayamazdım. Bay Kabızın beni kollarında bir yere doğru taşıması bile bir şeyi değiştirmedi. Hatta hiç tanıdık gelmeyen bir odadaki yatağa yatırması bile. Sadece titreyerek donuk göz yaşları döküyordum bilinçsizce. Her kasım ayrı seğiriyordu. Gittikçe yaklaştı, oturdu. Elini gözlerimin üzerine hizaladı. Göz kapaklarımı örttü. Dokunuşu sıcak havada serin gölge gibi örtmüştü gözlerimi. Titremelerin geçtiğini çok sonra fark ettim. Uyuyakaldığımı da uyandıktan sonra. Gözlerimi bir dakika kadar önce açmıştım ama çok ağrıdıkları için geri kapatmıştım. Açmamı engelleyen hafif nemli bezi elimde tutuyordum. Göz ateşim vardı belki? Göz kanseri teorim hala aklımda bir köşede sırasını bekliyordu. Gözlerimi tekrar açışım o kadar sancılı değildi. Oldukça ferah bir odada gözlerimi açmıştım. Bu odanın dizaynı kime aitti bilmiyorum ama çok zevkli biri olmalıydı. Ahşap, yeşil ve beyaz tonları harika uydurulmuştu. Üstelik deve tabanları ve buradan gördüğüm kadarıyla birkaç farklı çiçeğe de ev sahipliği yapıyordu. Ama hala buranın kimin odası olduğunu anlamamıştım. En son aklıma gelen şey koridorda yaşanan aşırı fantastik ve gerilimli, imdbsi 4,5 olan olaydan sonra Bay Kabız ın beni buraya taşımasıydı. O zaman burası onun odasıydı. Böyle şık bohem bir odaya sahip olduğunu hayal bile edemezdim. Kafamdaki ismiyle odası bağdaşmıyordu. Onu ilk gördüğüm zaman ismini ve beraberinde soracağım yaklaşık 72 soru için hazır olsa iyi olurdu.
Gözlerimi ovuşturup doğruldum. Biraz kaşınıyorlardı ama idare edebilirdim. Şimdi daha önemli işlerim vardı. Yatağın yanında duran tekerlekli sandalyeye doğru süründüm. Önce yataktan zıplamayı denedim. Sonra sandalye ile feci halde çarpışıp yere yapıştım. Sürünmek iyi bir fikirdi evet. Sürünerek sandalyeye tırmandım. Başarımı kendimi alkışlayarak kutladıktan sonra tekerleği sürerek odada babetimi aradım. Babetim önemliydi ve şuan burada yoktu. Ne yapsam evi başlarına içerden mi yıksam? Köşede gördüğüm çiçekler dikkatimi dağıtınca yanlarına gittim. Buradaki çiçekler benim odamdakinden daha parlak görünüyordu. Deve tabanının yapraklarından birini alıp kokladım. Tahmin ettiğim gibi bir çeşit bitki dezenfektanı ile silinmişti. Köşede gördüğüm küçük gül fidanı aklımı başımdan aldı. Yavru ağzı juliet gülü fidanı bütün ihtişamıyla bana görsel bir şölen sunuyordu. Sadece bu fidanın parasıyla kırsalda küçük bir ev ve kış bahçesi yapabilirdim. Çok nadir olduğundan sadece fotoğraflarıyla hayallerimi süsleyen juliet gülü karşımda öylece bir odanın köşesinde beni izliyordu. Ağzım sulanmış bir halde gülü izlerken tam arka çaprazımda hissettiğim hareketlilikle irkildim. O tarafa döndüğümde Bay Kabız ın arkası dönük şekilde dolabını açtığını gördüm. Hehe sorular zamanı. Sandalyeyi ona çevirip dolabın yanına sürdüm. Kafamı uzatıp ne yaptığına bakarken yüzünü görmeye çalışıyordum. Siyah louboutin lerin içine kırmızı çorap mı giymişti o? Adamın kabuslarına girmek istiyordu sanırım. İçiniz rahat olsun efendim. Ne pahasına olursa olsun o çorapları çıkarmasını sağlayacağım.
"O çorapları çıkarırsan sana çok gizli bir bilgi veririm." Eğilip pantolonunun paçasına yapıştım. " Bu bir hakarettir. Bunu kabul edemem. Çoraplarını çıkarmalısın. Bunlarla olmaz. "İlginç bir şekilde ısrar etmeden eğilip ayakkabıları çıkardı ve yeni çoraplar için çekmecesini açtı. Çekmeceden bulduğum kumaş pantolonuna uygun renkte çorabı ona uzatıp değiştirmesini bekledim. Ayakkabılarından bir bağcığını o bağlarken diğerini bağlamak için uzandım. Hem benim fiyonkum daha güzel olmuştu hemde biraz yaranmam lazımdı. Giydiği yeleksiz takımın içinde harika görünüyordu. Bay Lucius yanında toros kalırdı. Sulanan ağzımı kapatıp boğazımı temizledim. Bu kadar rezillik yeterdi. "Bay Ka..." İnanmıyorum... Az önce ona az kalsın diyeceğim kelimeye inanmıyorum! Ağzımı kapatıp karşısında yine utanç balonumla baş başa kalırken zorlukla sormaya güç yetirdim. "İsminiz tam olarak nedir acaba?"
"Alessio" dedi fazla uzatmadan. Alessio. Aksanı çok belirgindi. Ama emin olamadım. "Allesio?" Başını iki yana salladı. "Alessio." Aksanı mükemmeldi. Fazla mükemmel. "Çok güzelmiş. Benim ismim de Rowena Malena. Normalde herkes Rowena der ama nedense burada herkes Malena diyor. Çok kimse ikinci adımı bilmez aslında. Neyse ben çok memnun oldum Bay Lucius un muhtemelen oğlu Bay Alessio. Çok hoşsunuz cidden. Boyunuz posunuz falan.... da, dün olanlar neydi öyle? Cebine attığın şey de neydi? Paolo yu neden boğazladın? Neden boğulmadı? Kalkıp yürüdü birde. İris e ne söyledin? Bu ev cinli mi?" Sorularıma beklediğim ilgiyi göstermeyen Alessio ayağa kalkıp odanın kapısına yöneldi. "Dün ateşliydin.Kabus görmüşsün." Şimdi öyle bir anda ateşliydin diyince de.. öhöm.. bir hoş oldum. Sonra kendimi toparladım. Nasıl yani herşey kabustu? Delimiyim canım? Tabiki gerçekti. Böyle kolayca beni atlatamazdı. "Hayır Kabus falan görmedim. Gerçekti. Bunu da biliyorsun ama beni başından savamazsın. Neden Paolo ya saldırdın? Paolo neden bana saldırdı? O sesleri çıkaran şey cebine attığın şey miydi? Paolo onu yanlışlıkla yutmuş mu? O yüzden mi çarpıldı? Büyülü birşey mi? Sen orada olduğunu nerden biliyordun? Daha önce çıkardın mı? Büyücü müsün?" Ağzıma kapanan elin sahibine büyük bir merakla baktım. Sorularıma hemen şimdi cevap vermesini istiyordum. Neden susuyordu? Neden çekiniyordu? Bende Rowena Malena Valentino isem ... sıkı durun... Bu adamı bülbül gibi şakıtmaya geliyorum.