Okul bahçesindeki o uğultu, üzerimize çöken ağır sessizlikle birleşmişti. Kerem, Arman'ın elinden kolunu kurtardığında gözlerinde sadece öfke değil, aynı zamanda büyük bir çaresizlik vardı. O an anladım ki; Kerem'in "dokunulmazlığı", sadece etrafındakilerin korkusundan değil, kendi zayıflığını gizleme çabasından besleniyordu.
"Bunu yapamazsın," dedi Kerem, sesi tüm bahçeye yayılan bir fısıltı gibiydi. "Eğer o defterdeki tek bir kelime bile yayılırsa, sadece benim hayatım bitmez, Güneş. Senin hayatın da, babanın itibarı da, okulun geleceği de biter. Hepimiz aynı gemideyiz."
Söylediği doğruydu. Babamın imzasının olduğu bir ortaklık, benim bu defteri ele geçirme biçimim... Her şey birbirine bağlıydı. Eğer ihaleleri ortaya dökersem, kendi ailemi de ateşe atıyordum. Bu, sadece bir intikam değil, bir tür "kendi kendini yok etme" oyunu haline gelmişti.
Arman, bir adım önüme geçerek beni Kerem'in o tehditkar bakışlarından korudu. "Gemiyi batırmayı göze aldın mı, Kerem?" diye sordu Arman, sesi buz gibiydi. "Güneş'in elindeki sadece bir defter değil; senin sahte hayatının son kullanma tarihi."
Tam o sırada, okul müdürünün bahçeye doğru ilerlediğini gördüm. Kerem, gözlerini kısıp son bir hamle yaptı: "Pazartesi sabahına kadar vaktin var, Güneş. O defteri bana teslim et. Aksi takdirde, okulda sadece senin adının değil, tüm geleceğinin silindiğini izleyeceksin."
Müdürün yaklaşmasıyla grup dağılmaya başladı. Arman yanıma geldi, elini hafifçe omzuma koydu. "Pazartesiye kadar bir çözüm bulmalıyız, Güneş. Ama senin yanında olacağım."
Okulun o devasa kapısından çıkarken, çantamın içindeki deri defterin ağırlığını hiç bu kadar yoğun hissetmemiştim. Kerem'in tehdidi, babamın sırları, Arman'ın belirsiz ama güven veren varlığı...
Pazartesi sabahı geliyordu ve ben, hayatımın en zor seçimini yapmak zorundaydım: Kendi geleceğimi koruyup sessiz kalmak mı, yoksa her şeyi yıkıp yeniden başlamak mı?