RÜYA
Sabahları sevmem ben. Hele ki böyle içimde taş gibi duran ağırlıklarla uyanıyorsam, hiç sevmem. Gözlerimi açtığımda başımda yine annemin sesi vardı. Kahvaltı hazırlanmıştı ama o sofraya oturmak bana hiç huzur vermiyordu. Hele üvey babamın yavaş yavaş mutfağa girip sessizce bana baktığı o anlar... İçimdeki sıkışma yeniden başladı.
Tuanayla göz göze geldim. Küçük kardeşim... O hâlâ çocuktu. Hayatın ne kadar sert olduğunu tam anlamıyordu ama ben onun gözlerinde, o anları fazla erken fark ettiğini biliyordum. Bu evde büyümek, birini korumak demekti. Kendi çocukluğunu gömmek, onun çocukluğunu saklamak gibi bir şeydi bu.
Üvey babam, kahvaltı boyunca hiç konuşmadan beni izledi. Annem her zamanki gibi hiçbir şey demedi. Gözlerini kaçırdı, çayını karıştırdı, kaşığını tabağa vurdu... Beni görmüyordu. Görmek istemiyordu belki de. Ne olursa olsun, bu evde olmak gerekiyordu. Tuanayı yalnız bırakamazdım. Gitmek aklıma gelmiyor değildi ama onu onunla bırakmak... Ölüm gibi olurdu. Zaten yarım kalmış bir aileyken, bir kişiyi daha kaybetmek olmazdı.
Üniversiteden mezun olurken herkes heyecanlıydı. Geleceği hayal eden arkadaşlarım gibi değildim. Benim hayallerim çok daha küçük ama çok daha gerçekti: Güvenli bir ev, kimsenin sesini yükseltmediği bir akşam yemeği, annemin gülümsediği bir sabah. Hepsi bu. Büyük şeyler istemedim. Ama küçük şeyler bile büyük mücadele gerektiriyordu.
İş yerinde ilk haftam olmasına rağmen, sabah kendimi motive etmeye çalışarak çıktım evden. Dışarısı kasvetliydi. Sanki içimdeki sıkışıklığı yansıtan gri bulutlar gökyüzüne sinmişti. Metroda bir kadının omzuna yanlışlıkla çarptım, özür diledim ama o surat bile çekilmeye değerdi. İnsanlar tahammülsüzdü. Belki de herkesin içinde bir şey kırılmıştı ve kimse kimsenin kırığını taşımaya gönüllü değildi artık.
Ofise vardığımda hala yeni olduğum için herkesin bakışları üzerimdeydi. Emir Demirsoy hâlâ şirkete uğramamıştı ama adı her yerde dolanıyordu. Şımarık, umursamaz, ilgisiz... Ama bir şekilde herkesin dikkatini çeken biri. Benim dikkatimi çeken tek şey işimi düzgün yapmaktı ama yine de merak etmiyor değildim. Bir insan nasıl bu kadar ilgisiz olabilir?
Öğleye doğru Emir geldi. Kalabalığın içinden, insanların çekilerek yol verdiği o kibirli adamdı. Göz göze geldiğimizde bir an zaman durdu sanki. Yüzü ifadesizdi. Ama dikkatli bakınca, o ifadenin ardında kaybolmuş bir şey vardı. Gözleri yorgundu. Çok yorgun...
Gün boyunca birkaç kez karşılaştık ama konuşmadık. O beni tanımıyordu, ben onunla ilgili her şeyi tahmin etmeye çalışıyordum. Biri dışarıdan bakınca kolayca anlayamazdı ama ben yıllarımı insanları gözlemleyerek geçirmiştim. O adamın içi boş değildi. Ama doldurduğu şeyler karanlıktı, bunu fark ettim.
Ve sonra... Yangın çıktı.
Bir anda ofiste bir panik başladı. Güvenlik görevlileri bağırıyordu. Herkes aşağı inmeye çalışıyordu ama asansör kullanmak yasaktı. Kalabalığın arasında sıkışmıştım. Nefes alamıyordum. Merdivenleri zorla iniyordum ki bir an elimden biri tuttu. Sert ama kararlı bir el. Döndüm — Emir.
Konuşmadan beni yönlendirdi. Kalabalığın dışına çıkardığında göz göze geldik. O an bir şey oldu. Sadece beni kurtarmamıştı. Sanki kendine de dokunmuş gibiydi.
Yangın küçük bir arızadan kaynaklanmıştı ama etkisi büyüktü. O gün, ilk defa kendimi birinin fark ettiğini hissettim.
O kişi, en son fark edeceğimi sandığım adamdı.
EMİR
Hayat garip. Bazen hiçbir anlamı kalmamış gibi geliyor. Babam öldüğünde sanki ben de onunla birlikte toprağa girdim. Ama nefes almaya devam ettim. Ne için? Kız kardeşim Elif için. Geriye kalan tek şey oydu. Bir gün beni sevmekten vazgeçmesin diye, her gün kendime bir maske daha taktım.
Şirket... Babamın bana miras bıraktığı tek şey. Ama aynı zamanda laneti de. O adamın sağ kolu, şirkete sahip çıkamayınca ben girmek zorunda kaldım. İstemeden. Zorla. Her adımda onun hayaletiyle birlikte yürüyormuşum gibi hissediyorum.
İnsanlar beni tanıdıklarını sanıyorlar. Eğlenmeyi seven, gece hayatına düşkün, zenginliğini umursamazca harcayan şımarık bir adam... Ama içimde yalnızca çığlık var. Elif’i her sabah öptüğümde kendime "Bugün de onun için yaşa" diyorum. Ama her geçen gün biraz daha tükeniyorum.
Şirkete geldiğim günlerden biriydi. İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyordu ama mecburdum. Gözlerim kalabalığın arasında yeni yüzleri tararken o kızı gördüm. Sert bir ifadeye sahipti. Saçlarını sıkıca toplamıştı, gözleri savaş gibi bakıyordu. Ama içinde fırtınalar saklayan bir kadın olduğunu anlamak zor değildi.
Rüya Atay...
Adını duymuştum. Dosyasında yazıyordu. Ama o gün ilk kez yakından gördüm. Ve ilk kez birinin içinde benim gibi bir kırıklık olduğunu hissettim.
Yangın çıktığında herkes panikledi. İçgüdüsel olarak onu aradım. Neden bilmiyorum. Ama kalabalığın içinde gözlerini ararken kendimi buldum. Onu çekip çıkardım. Sözsüz bir şey oldu o an. Ben bir hayatı değil, belki kendi insanlığımı kurtardım.
O andan sonra işler değişti. Onu daha çok izler oldum. Ama fark ettirmeden. Çünkü yakınlaşmak — kırılmak demekti. Ve ben zaten paramparçaydım.
Oysa bilmiyordum. O kız, geçmişin en derin yarasına dokunacaktı. Hayatımın gidişatını değiştirecek bir savaş başlatacaktı.
Ve belki... ikimiz de kırıldığımız yerden yeniden doğacaktık.
(RÜYA)
Sabahın erken saatlerinde evden çıkarken annemle göz göze gelmemeye özen gösterdim. Üvey babam, mutfakta kahvesini karıştırırken hiçbir şey yokmuş gibi davranıyordu ama aramızda asılı kalan sessizlik, her kelimeden daha sertti. Tuanayı öptüm usulca, o uykulu gözleriyle bana sarıldığında içim biraz olsun yumuşadı. İşte böyle anlarda, neden hâlâ burada olduğumu kendime hatırlatıyorum. Bu evden kaçıp gitmek ne kadar kolay görünse de, onu bırakmak fikri beni boğuyordu.
Yol boyunca, dün gece yaşadığım o tuhaf anı düşündüm. Emir. Bu isim bile dudaklarımın arasında istemsizce şekil alırken içim bir huzursuzlukla kıpırdandı. Onu hâlâ çözememiştim. Serseri bakışlarının ardında bir şey vardı. Belki de herkesin unuttuğu, kendisinin bile yok saydığı bir parça. Ve garip bir şekilde, o parçanın ne olduğunu öğrenmek istiyordum.
Ofise vardığımda herkesin yüzünde aynı telaş vardı. Şirketin durumunun kötü olduğunu biliyordum ama bugün daha fazlası vardı havada; bir fırtına öncesi sessizliği gibi. Asansöre binmek üzereyken telefonuma bir mesaj düştü:
“Bugün yönetim katına çık. Emir Bey seninle konuşmak istiyor.”
– İnsan Kaynakları
Boğazım düğümlendi. Ne olmuştu şimdi?
Katlar yükseldikçe kalbim de daha hızlı atmaya başladı. Sonunda yönetim katının kapısı önümdeydi. Cam duvarların ardında Emir, masasına yaslanmış bir şeyler okuyordu. Kapıyı çaldım, başını kaldırdı. Bakışları dün geceyle aynıydı. Duygusal, mesafeli ve bir şekilde… tanıdık.
"Geç otur," dedi, gözlerini benden ayırmadan.
O an, ilk defa onun yanında kendimi gardını indirmiş biri gibi hissettim. Garip bir duygu bu. Güçlü görünmek zorunda olan birinin, bir anda her şeyiyle görünür hale gelmesi gibi.
“Dosyaların arasında senin hazırladığın raporu buldum. Açıkçası bu kadar ayrıntılı bir analiz beklemiyordum,” dedi, gözleri dosyaya kayarak. “Seninle çalışmak istiyorum. Daha yakından.”
Cümle, olması gerekenden fazla anlam taşıyordu. Ne demekti bu? Emir Demirsoy beni mi test ediyordu? Yoksa… başka bir niyeti mi vardı?
“Ben işimi yapıyorum. Hepsi bu,” dedim, sesimi soğuk tutmaya çalışarak.
Kısa bir sessizlik oldu.
“Her şeyi kontrol altında tutmaya çalışıyorsun, farkındayım. Ama bazen… kırılmak da gerekir. Kırılmadan hiçbir şey yeniden şekillenmez.”
Donup kaldım. Bu cümle... sanki ben içimden söyledim de o dışa vurdu. Beni mi okuyordu?
“Bilmiyorum ne demeye çalışıyorsun,” diye fısıldadım.
O an bana yaklaşmadı ama odayı dolduran sessizlik yaklaşmış gibiydi. Ve ben ilk defa kaçmak istemedim.
(EMİR)
Rüya Atay.
O ismi ilk duyduğumdan beri, kafamın içinde yankılanıyor. Bu şehirde binlerce insanla tanıştım ama hiçbiri, sabah odamın eşiğinde dikilirken içimi bu kadar karıştırmamıştı.
Onunla ilk karşılaştığımız geceyi düşündüm. Gözleri bir yara gibi duruyordu yüzünde; kapanmamış, kabuk bile tutmamış bir yara. Ne kadar dik durmaya çalışsa da kırılmak üzere olduğunu hissedebiliyordum. Çünkü aynısını ben de yaşıyordum.
Babama verdiğim o aptal söz yüzünden bu şirkete zincirlenmiştim. Şirket batmak üzere, herkes bir şeylerin peşinde. Ve ben artık maskelerle yaşayamıyorum.
Ama o… Rüya bana iyi gelmeye başlamıştı. Anlam veremediğim bir şekilde, onun yanındayken içimdeki sessizlik azalıyordu.
Yönetim katında onunla konuşurken söylediklerim içimden dökülüverdi. “Kırılmadan hiçbir şey yeniden şekillenmez.” Bu cümleyi ben bile hazırlamamıştım. Sadece… içimde bir yerden geldi.
Onu takip ettim, gün içinde fark ettirmeden izledim. İş disiplinine hayrandım. Ama daha da fazlası vardı. O küçük hareketleri, insanların ruh halini nasıl okuduğu, ofisteki stresle başa çıkma biçimi. Ve sonra… onun da sırtında görünmeyen yükler taşıdığını fark ettim.
Akşamüstü, asansörde karşılaştık yine. Sessizdi ama gözlerinde bana söylemek isteyip de yutkunduğu bir sürü cümle vardı. İkimiz de konuşmadık. Ama sessizlik... belki de en çok o konuşuyordu.
(RÜYA)
Asansörden çıkarken içimde bir tür çalkantı vardı. Sanki midemin içinde konuşamayan bir fırtına dönüyordu. Elim hâlâ kapı kolundayken kalakaldım. Emir’in bana söylediği cümleler yankılanıyordu zihnimde. “Kırılmadan hiçbir şey yeniden şekillenmez.” Ne demekti bu? Beni mi çözmeye çalışıyordu, yoksa sadece kendine mi konuşuyordu?
Çalışma masama döndüğümde herkes aynı rutinine gömülmüş gibiydi ama bana her şey daha karanlık, daha yoğun görünüyordu. Elim titrediği için kahve kupamı iki elle tuttum. Şirketin üzerindeki bu yoğun baskı yetmezmiş gibi şimdi bir de bu adamın karmaşası hayatımın ortasına çökmüştü.
Göz ucuyla ekranıma yansıyan görüntüye baktım. Yansıyan bendim ama bir yabancı gibi… Ne kadar yorulmuştum. Ne kadar uzun süredir gülmüyordum? En son ne zaman gerçekten biriyle konuşmuş, içimi dökmüştüm?
Derin bir nefes aldım.
Zihnimde yıllar öncesine döndüm. Annemin başını dizime koyup ağladığı o ilk geceye. Babamın iş kazası haberini aldığımızda evdeki sessizliğe. Her şeyin değiştiği o ana. Sertleşmiştim, başka çarem yoktu. Kız kardeşim beş yaşındaydı ve annem yıkılmıştı. Kim güçlü olacaktı? Kim ayakta kalacaktı?
Ben.
Hep ben.
Ama bazen güçlü kalmak da bir tür yalnızlık yaratıyor. Kimse sana “İyi misin?” diye sormuyor. Çünkü hep iyi olduğunu düşünüyorlar. Sert görünmek, seni korumuyor. Sadece yaklaşanları uzaklaştırıyor.
Gözüm aniden telefonuma takıldı. Tuanadan bir mesaj:
“Bugün okulda resim yaptık abla. Sana da bir tane çizdim. Geldiğinde göstereceğim!”
Yutkundum. Bu kadar masum bir cümle bile içimi ezip geçti. Tuanayı korumak için ayakta kalmam gerekiyordu. Ama belki… belki kendi yaralarımı da bir gün sarabilirdim.
Tam o sırada üst kattaki iç toplantı odasının kapısı hızla açıldı. Şirketin hukuk danışmanı, birkaç dosyayla dışarı çıkarken göz göze geldik. Ardından Emir göründü. Gömleğinin kolları sıvalı, yüzü gergindi. Adımlarını bastığı yer çöküyormuş gibi yürüyordu.
Beni fark etti. Göz göze geldik.
“Rüya. Bir dakika lütfen,” dedi.
Yine. Bu tonlaması. Ne zaman adımı böyle söylese kalbimde isimsiz bir telaş başlıyordu.
Ona yaklaştım, odanın önünde durduk. Kalın camın ardında başka bir dünya vardı sanki. Bu adam, o dünyanın kralıydı ama içindeki yalnızlık öyle büyüktü ki, tahttan kalkıp yere oturmuş gibiydi.
“Ne oldu?” dedim.
Bir süre susup gözlerimin içine baktı. Sonra usulca, “Bazen herkesin gidecek bir yeri oluyor. Ama benim yok. Babam gittiğinden beri hiçbir yere ait hissetmedim,” dedi.
Bu bir itiraftı. Emir Demirsoy, bu binadaki herkese yukarıdan bakan o adam, şimdi bana ait olmayan bir yükle eğiliyordu.
Ne diyeceğimi bilemedim.
Elimi uzatmadım, dokunmadım, hiçbir şey söylemedim. Ama gözlerim… gözlerim onun kırıldığını gördü. Ve belki o da benimkini.
(EMİR)
O gün kendime itiraf ettiğim şey şuydu: Rüya'nın yanında olmak, kendi kalbime yaklaştığım anlamına geliyordu. Ne kadar istemesem de onun sessizliği, bana kendi geçmişimi hatırlatıyordu.
Babamı kaybettiğimde on yedi yaşındaydım. O gün eve gelen siyah arabanın camından göz göze geldiğim adam, hayatımı değiştirmişti. "Kazaydı," dediler. Ama hiçbir şeyin tesadüf olmadığını, yıllar sonra öğrenecektim.
O adam… şimdi yanımda çalışan danışmanlardan biri.
Geçmişin gölgesi hâlâ peşimi bırakmıyor. Her kararımda, her adımımda o eski sözler yankılanıyor: “Erkekler güçlü olur Emir, korkuyu göstermez.” Ama ben korkuyordum. Bu şirketi batırmaktan değil. Herkesin arasında yapayalnız kalmaktan.
Ve şimdi, Rüya.
O, tam ortama düştü. Hayatımın kırık çatlaklarına sızdı. Sert görünüyordu ama ben onun da kırılmamak için kendini zırha bürüdüğünü görüyordum. İki yalnızın aynı boşlukta dönüp durmasıydı bu. Belki de birbirimizin aynasıydık.
Bugün bir karar verdim. Bu şirketi sadece ayakta tutmak için değil… kendi ayakta kalışım için de mücadele edeceğim. Ama bunu yaparken Rüya’yı yanında tutmak zorundayım.
Çünkü onun varlığı, benim sessizliğimi konuşur hale getiriyor.
(RÜYA)
O gün, saatler geçmek bilmedi. Çalışanlar bir bir ofisten ayrılırken ben hâlâ ekran başında, ama zihnim çok başka yerdeydim. Kelimeler üst üste biniyor, cümleler birbirine karışıyordu. Sonra telefonuma bir mesaj geldi. Emir'den.
“Yukarı çıkmadan önce küçük bir yürüyüşe ne dersin?”
Elimde telefonu sımsıkı tuttum. Kalbim, nedensizce hızlandı. Birkaç saniye bekledim. Sonra ceketimi alıp binanın teras katına çıktım. Emir oradaydı. Şehre bakan cam korkuluğun önünde, elleri cebinde durmuştu.
Yanına sessizce yaklaştım. Gözleri ışıklarla dolu şehre dalmıştı. “Bazen…” dedi yavaşça, “sadece bakmak yetiyor. Hiçbir yere ait hissetmesen de, bir anlığına durmak ve izlemek.”
Ona katıldım, sessizce. Bu sessizlik öyle ağırdı ki, kelimelerden daha anlamlıydı.
Sonra gözlerini bana çevirdi. “Sen de izlemeyi sever misin?” diye sordu.
“Eskiden çok severdim,” dedim. “Ama sonra zaman kalmadı. Sorumluluklar izlemene izin vermez.”
Başını salladı. Anlıyordu. Belki ilk defa birisi beni bu kadar iyi anlıyordu. Ve ben de onu.
Gözlerimiz bir kez daha kesiştiğinde, yüzünde alışılmadık bir kırılganlık vardı. Sanki o an, maskeleri düşmüş, iki insan kalmıştık sadece. Kim olduğumuzu, geçmişlerimizi unutarak.
Sonra yavaşça bana doğru döndü. “Rüya,” dedi. “Bir şey istiyorum.”
“Ne?” diye sordum. İçim ürpermişti.
“Beni yanlış anlamadan sadece dinlemeni. Başka hiçbir şey değil.”
Omuzlarım hafifçe gevşedi. “Dinliyorum,” dedim.
Derin bir nefes aldı, gözlerini uzaklara çevirdi. “Ben hiç gerçekten sevildiğimi hatırlamıyorum. Küçükken bile… Babam güçlü olmamı isterdi, annem görünüşe önem verirdi. Ama ben hep bir şeyleri bastırdım. Şimdi ise her şey üzerime geliyor. Ve ben... ben sadece birinin beni olduğu gibi görmesini istiyorum. Saklamadan. Düzelmeden. Susmadan.”
Gözlerim doldu ama ağlamadım.
“Bunu ilk defa söylüyorum,” dedi. “Ve neden sana söylediğimi bilmiyorum.”
Bir adım attım. Çok ufak. Ama o adım, aramızdaki mesafeyi değiştirdi.
“Elif dışında kimseye anlatmadım,” diye ekledi. “Ama sen… bilmiyorum. İçimde bir şey var, sana güvenmek gibi.”
“İçindeki o şey,” dedim kısık sesle, “benim de içimde var.”
Yüzüme baktı. İlk kez içten bir gülümseme gördüm onda. Yorgun ama samimi.
Gecenin serinliği omuzlarıma vurduğunda, artık konuşmaya gerek kalmamıştı.
O an, hayatımda ilk kez biriyle gerçekten aynı yerdeydim. Aynı yükte. Aynı yıkımda.
Ve belki de… aynı umutta.
merhaba hikaye yeni başladı ama bir süre bölüm atamadım üzgünüm hikayede hoşunuza giden ve gitmeyen şeyleri çok merak ediyorum yorumlarda bahsederseniz çok sevinirim telafi amaçlı uzun bir bölüm atmak istedim umarım beğenirsiniz ❤️❤️