Emir
Zamanla her şey silikleşiyordu; yüzler, sesler, dokunuşlar. Ama bazı anılar… bazı kayıplar, insanın içine kalın bir perde gibi çekiliyordu. Emir Demirsoy, o sabah gözlerini açtığında duvarda asılı duran eski bir fotoğrafa baktı. Babası ve kendisinin olduğu, gülümsedikleri tek kareydi belki de. Gülümsediğini hatırlamadığı bir fotoğraf.
Yatağından doğrulup pencereye yürüdü. Boğazın kenarındaki geniş malikânenin camları, soğuk sabah güneşini içine çekiyordu ama Emir’in içi hâlâ buz gibiydi. Şımarık zengin çocuğu maskesi, onun görünürdeki yüzüydü sadece. Gerçekteyse gece boyu Elif’in üstünü örtüp sabaha kadar şirketin raporlarını okuyan, sabah ise göz altlarını saklamak için kahveye sığınan 23 yaşında bir adamdı.
Yedi yıl önce babasını kaybettiğinde, onun ardından ağlayamamıştı. O gün donup kalmıştı içinde bir şeyler. Ama Elif doğduğunda… İşte o gün, o kırık yerinden bir şey yeşermeye başlamıştı.
Telefonu çaldı. Şirketten arıyorlardı.
Bugün ilk kez, onun “yönetici” olarak toplantıya katılması gerekiyordu. Sadece soyadı yüzünden değil, batmakta olan şirketi ayağa kaldırması için artık oyun değil, hayat gerçekti.
Derin bir nefes aldı. “Maskeni tak Emir,” diye mırıldandı aynaya. “Umursamaz gibi gülümse. Kimse gerçeğini bilmesin.”
Rüya
Alarm çaldığında sabahın altısı bile olmamıştı. Rüya Atay, hızlıca telefonu susturup yerinden kalktı. Daha annesi ve üvey babası uyanmamıştı. Tuana'nın odasına gizlice göz attı. Kız kardeşi hâlâ uykudaydı. Gözleriyle saçlarını kontrol etti. Dün gece örmüştü, bozulmamıştı. İçini biraz rahatlatan tek şey bu oldu belki de.
Mutfakta sessizce kahve yaptı, defterlerini çantasına attı. Bugün şirkette önemli bir toplantı vardı ve Rüya, her zamanki gibi her şeyin en iyisini yapmak zorundaydı. Çünkü başka seçeneği yoktu.
İçinde susturamadığı bir öfke vardı. Belki abisinin mezarına söyleyemediği şeyler, belki o gece babasının geri dönmediği günün yankısıydı hâlâ. Belki de üvey babasının soğuk sesiyle büyüyen bir nefretin, çaresizliğe karışan yankısıydı bu sinir.
Kendine aynada baktı. Güçlü görünüyordu. Sertti.
Ama içinde, o çocuk hâlâ oradaydı: Kırılmış, korkmuş, sevgiye aç…
“Bugün de gülümsenmeden geçecek,” dedi. “Alıştın artık, değil mi?”
O An
Aynı sabah, aynı şehir.
Aynı binaya, birbirlerinden habersiz yürüyen iki insan.
Biri, içinde kocaman bir yalan taşıyan bir adam.
Diğeri, kabuğuna saklanmış bir kalp.
Asansörün kapısı açıldığında, ikisi de gözlerini kaldırdı.
Birbirlerine bakmadan önce, göz göze gelmeden bir saniye önce…
Hayatları hâlâ tanıdık acıların içinde yankılanıyordu.
Ama artık değişecekti.
Ve bu değişim…
Kırıldıkları yerden başlayacaktı.





