İçeriğe geç

Kırık Yemin

Bölüm 2 · 4 dk okuma

Kırık Yemin

Bölüm 2

1-Taş Duvarların Ardında

--- Bölüm 1 – Taş Duvarların Ardında Dört yıl sonra bu evde uyanmak... Garipti. Tavanı izledim bir süre. Her ahşap çizik, geçmişin suskun bir hatırası gibiydi. Sanki gözlerimi her kırptığımda bir tanesi daha canlanacak, bana çocukluğumdan fısıltılar getirecekti. Buraya ait olmadığımı bir kez daha hissettim. Yatağın kenarına oturdum. Taş duvarlara bakınca, üzerime çöken sessizlik neredeyse nefesimi kesti. Şehirdeyken hiçbir sessizlik bu kadar ağır olmamıştı. Burada... Sessizlik bile yargılıyor insanı. Kalkıp perdeyi araladım. Havanın o eski, kavruk kokusu yine buradaydı. Toprak, taş ve zaman karışımı. Avluda kimse yoktu. Ama orada olduğumu herkes biliyordu. Herkes görmüştü dönüşümü. Suskunluklar, bakışlar, birkaç baş eğiş… Ama kimse “hoş geldin” dememişti. Gerçekten hoş gelmemiştim çünkü. Bu eve, bu hayata, bu topraklara... dönmem gerekmişti sadece. Mecburiyet, özlemle karıştırılmış bir zorunluluk gibi. Annem sabah erkenden odama uğramıştı. Elini yüzüme sürmedi, saçımı okşamadı. Sadece battaniyemi düzeltti, “Kalkarsın birazdan,” dedi. Hepsi bu. Annem bile eskisi gibi değildi. Ya da belki hep böyleydi de ben uzağındayken unuttum. Rüya... Onunla gece yalnızca göz göze geldik. Ablası olduğunu bilen ama bana yabancı büyüyen bir kardeş gibi. Sanki ben buradan ayrıldığımda hayat da bir çizgi çizmiş, Rüya'yı o çizginin öbür tarafına savurmuştu. Bir ses duydum sonra. Ağır bir adım sesi. Pencereye eğildim. Baran. Tanımamak mümkün değil. Vücudu daha da büyümüş, bakışları daha derinleşmişti. Ama hâlâ aynı duruş… Sert, dik, herkese ve her şeye mesafeli. O an bir çocukluk anısı düşüverdi zihnime. On üç yaşındaydım. O da on altı. Konağın avlusunda, duvara yaslanmıştı. Göz göze gelmiştik. Bir saniyeliğine. Ama o saniye, içimde bir şeyi parçalamıştı. Küçük bir hayranlık. Belki de çocukça bir merak. Ama sonra her şey durmuştu. Araya yıllar, gururlar, küslükler ve mesafeler girmişti. Şimdi oradaydı işte. Bu topraklarda hâlâ hükmü geçen adam. Ama bana bir yabancıdan daha yabancıydı artık. Giyinip aşağı indim. Mutfağın kapısından geçerken Demir’i gördüm. Baran’ın ikizi. Ama onun gözleri daha yumuşak, sesi daha canlıydı. Selam verdi. Ben de başımla cevapladım. İçimde bir kırıklıkla. Çünkü bu evde kimseye gerçekten ait hissetmiyordum kendimi. Masaya oturmadım. Annem ve Rüya kahvaltıyı hazırlarken, sessizce mutfaktan çıktım. Konaktan uzaklaşmak, biraz yürümek istedim. Bu taş sokaklar... Çocukken ayakkabılarımı kirleten, ellerimi yaralayan o köşe taşlar hâlâ aynıydı. Her şey aynıydı ama ben, ben başka bir yerde kalmıştım sanki. Bu köye dönerken neyle yüzleşeceğimi bilmiyordum. Ama bir şeylerin başlayacağını hissediyordum. Bastırılmış bir şeyin… Zamanı gelmiş bir hesabın… Ya da sadece geçmişten kaçamamanın ağırlığını. Henüz bilmiyordum ama… Bu sessizlik, çok geçmeden bozuBaran) Sabaın serinlii mzuma değdi taş verandada yine bir başımaydım. Güneş daha yükselmemişti, ama ben uyanalı saatler olmuştu. Bizim oralarda sabah geç başlarsa, gün seni affetmezdi. Toprak, sabahın ilk nefesini isterdi. Adam da ona boyun eğmek zorundaydı. Tespihim elimde, derin derin nefes alıyordum. Avlunun öbür ucunda eski bir çam vardı. Babamdan kalan. Her sabah önce o çama bakarım. Hâlâ ayakta. Benim gibi. Eğilmemiş, kırılmamış. Ama içi nasıldır, onu bilemem. Konağın içi sessizdi. Herkes uyuyordu. Herkes… derken, belki de o uyanmıştı artık. Neva. Dün gece geldiklerini duymuştum. Sessizce içeri girmişlerdi. Ama bu evde ayak sesinden kimin kim olduğunu ayırt etmeyi yıllar önce öğrenmiştim. Neva’nın adımlarını… yıllar geçse de unutmazdım. Yüzümdeki çizgileri, içimdeki bu çatlağı kimse bilmiyor sanıyorlar. Sertim ya, sessizim ya… Ama ben… Ben de bir zamanlar o kıza bakmıştım. Hem de çok bakmıştım. --- Ağıl tarafına yürüdüm. Aras oradaydı. Her sabah erkenden gelir, işin ucundan tutardı. “Sabahın hayrı yok mu?” dedim, yaklaşırken. Gülümsedi. “Sen olmadığın gün yok Baran Ağa.” Ona bazen sadece Baran derdi, bazen de böyle hitap ederdi. Duruma göre. Ama saygısını hiç eksik etmezdi. “Demir nerede?” “Çarşıya inmiş. Lara’yla birlikte. Annene bir şeyler alacaklardı.” Başımı salladım. Kardeşim. İkizim. Ama ben ondan çok farklıydım. O daha yumuşaktı. Daha güler yüzlü. Belki de bu yüzden insanlar bana hep daha az yaklaşırdı. Avlunun kapısı aralandı. Başımı çevirdim. O çıktı. Neva. Zaman durmuş gibi oldu. Bir adım attı. Sonra bir adım daha. Saçları rüzgârda hafifçe savruluyordu. Yüzü değişmişti. Yıllar ona bir hüzün vermişti. Ama aynı zamanda… bir güç de. Bir kadına dönüşmüştü. Küçükken gözümün önünde büyüyen o inatçı kız gitmişti artık. Yerine… bambaşka biri gelmişti. Ama içimde bir şey... bir şey hâlâ sızlıyordu. Eskiden bir defterin köşesine adını yazmıştım. Sadece üç harf. “N-e-v” Kapatıp kaldırmıştım sonra. O zamanlar kimseye söylememiştim. Neva benim çocukluk zaafımdı. Ama aynı zamanda ilk hayal kırıklığım da. Çünkü o zamanlar bile biliyordum… Neva bana ait olmayacaktı. Ve şimdi, yıllar sonra bu eve dönmüştü. Bir geçmişin, bir hesabın, bir kaderin getirdiği gibi. --- Göz göze gelmedik. O beni görmedi bile belki. Ama ben her adımını izledim. Sertleşen çenem, gerilen omuzlarım, boğazımda düğümlenen o eski öfke… Hepsi geri gelmişti. Ama onun adı, hâlâ en derin yerimde yankılanıyordu. Neva. Ona bu evde yer yoktu. Ama kalbim... buna hiç inanmıyordu. --- Ben geri döndüm ahıra. Atların nefesi gibi sıcaktı içeri. Sadece işime odaklanmak istedim. Ama başaramadım. O kız geldiğinden beri bu evin duvarları başka kokuyor. Zaman yeniden harekete geçti. Bir şey olacak.Bunu biliyorum.

Umarım beğenirsiniz

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.