Topuk seslerim halının kıyısında yankılandığında oda hâlâ sıcaktı. Ama ölüm, en soğuk haliyle içerideydi. Gözüm ilk kırık cama takıldı. Ardından masanın ucu—kan lekesi tam da sehpanın köşesinden süzülmüş, ahşabın damarlarına işlemişti. Bu kadar sessiz nasıl olmuştu bu? Kız bağırmamış mıydı? Biri duymamış mıydı? Ya kendi isteğiyle sustuysa? Ya bu bir çığlık değil, kabul edişseydi? Yere çömeldim. Duruşumu bozmadan izledim her şeyi. Bir ayağı pencerenin kenarında kalmış kırmızı topuklu ayakkabı... Diğeri kanın tam ortasında. Sanki biri kaçmak istemiş ama kararından son anda dönmüş. Ya da kaçmaya hiç niyeti yokmuş da, bunu sahnelemişti. Kırık camın kenarında hafifçe eğilmiş bir saç teli vardı. Uzun. Düz. Siyah. Kurbandan mı? Yoksa iz bırakan biri mi vardı burada? Tırnaklarının arasına sıkışmış bir şeyler var gibiydi. Kağıt mı, kumaş mı… yok, kağıt. Yazının yarısı yırtılmış. "—ara gelirse, beni durdurma." Ara kim? Aras mı? Tam o anda arkadan iki kez tok bir öksürük yankılandı. Boğuk, kendine güvenen, dikkatli ayarlanmış bir ses. Ayağa kalktım. İçimdeki refleks omurgamdan yukarı doğru tırmandı ama dışarıdan sadece başımı çevirdim. O. Adam. Aras Vezir. Göz göze gelmeden, ağır adımlarla yaklaştı. Ceketinin ilk düğmesi açık. Kravatı yok. Kolu ceket cebine hafifçe gömülmüş ama belli belirsiz bir ağrıya bastırır gibi tutuyor sağ bileğini. ve sonra cesede baktı. O an değişti her şey. Yüzü… sanki tüm kanı yüzünden çekilmiş gibi soldu. Omuzları bir anlığına çöktü, sonra tekrar dikleşti. Elindeki baskı arttı, ama yüzündeki ifade… tanınan birine bakmanın, kaybın, suçun, bastırılmış öfkenin iziydi. Tanıyorsun onu, dedim içimden. Biliyorsun bu kızı. Bu kurban sana ait. Ve sonra... bana baktı. Göz göze geldik. Sanki birbirimizin hikâyesini okuduk birkaç saniyede. Ben gözlerimi bile kaçırmadan konuştum. Sert, net, prosedürden çıkmayarak. — “Olay yeri sabah 07.43’te bulundu. Kamera kayıtlarında saat 03.25 ile 03.56 arası kesinti var. Bu, teknik hata değil, müdahale. Acil çıkış kapısı açık. Geçici olarak otelin kapatılması talep edilecek. Olay yeri mühürlenecek. Savcılıkla eş zamanlı soruşturma başlayacak.” Gözlerini üzerimden çekmeden dinledi. Ama ben cümlemi bitirmeden konuştu. — “Bu otel sabah altıdan beri on iki uluslararası görüşmeye ev sahipliği yapıyor. Geçici kapatma demek, yatırımcılara ‘burada ölüm var’ diye fısıldamak demek. Yasal haklarımı kullanacağım.” Sesi netti. Soğuk değildi. Ama sıcakkanlı da değildi. Kontrollüydü. Tehlikeli bir şey gibiydi sesi. Yavaş yanan bir yangın gibi. — “Bu odada biri öldü. Yatırımcılar değil, gerçek bir hayat.” dedim. İç sesim bağırıyordu: Biliyorsun onu. Bileğindeki iz neden şimdi canlandı? Bu kızla senin geçmişin var. Ve sen bu dosyadan korkuyorsun. Gözlerini kıstı. Bir adım attı. Aramızda iki insan değil, iki gerçek duruyordu artık. — “Devlet görevlilerinin bu kadar kesin konuştuğunu görmemiştim.” — “Ben görmüştüm. Yalancıları da, unutturmaya çalışanları da.” Birbirimize değil de, içimizdekilere çatıyorduk. Saat 22.54. Çay hâlâ sıcaktı, oysa içmeye niyetim bile yoktu. Balkon kapısını kapatmadım. İstanbul yaz gecelerinde rüzgâr yalnızca perdeleri oynatmaz; düşünceleri de savurur. Odaya loş bir sarı ışık düşüyordu. Masamda dağınık notlar, kırmızı kaplı defter, kurumuş tükenmez kalem… Sanki her şey hareket etmeye hazır ama emir bekliyordu. Ben hariç. Ayağımı topuklu ayakkabılardan kurtarıp çıplak ayakla parke zemine bastım. Alışkındım bu soğukluğa. Sakinliğe de. Rutin… diyebilir miyim bilmiyorum. Ama tanıdıktı. Odamda tek yabancı gibi duran şeyse aynaydı. Aynanın üzeri örtülüydü. İncecik beyaz bir örtü. Toz bile tutmasın diye her gün silip… tekrar örttüğüm. Nedenini bilmiyordum. Ya da biliyordum da... Söylemeyi reddediyordum. Telefonum titreşti. Sessizdiydi ama o titreme kemiklerime kadar girdi. Ekranda bir mesaj: "Dosyayı kapatma. Şimdilik." Kimliği belirsiz. Numara gizli. İsim yok. İmza yok. Ama mesaj sanki bana değil, zihnimin en kuytusuna atılmıştı. Dosyayı kapatma? Demek ki biri izliyordu. Ya da... içinde olan biri konuşuyordu. Daha parmağım ekrana tam değmemişti ki, ikinci bir titreşim. Arama. Şirket hattından. Müdürüm. — “Alo?” — “Lina, geceyi verimli geçirmiyorsundur umarım,” dedi her zamanki iğneli sesiyle. — “Verimli geçen gecelerim genelde sabahları mahkeme salonunda biter. İyiyim.” — “Yarın sabah saat 12.00’de bir görüşmen var. Özel.” Durdu. Tonu değişti. — “Aras Vezir seninle görüşmek istiyor.” Bir anlık sessizlik oldu. Boğazıma inen bir şey vardı. Ne yutkunmama izin verdi, ne konuşmama. — “Neden ben?” — “Bilmiyoruz. Özellikle seni istediğini söyledi. Sana özelmiş gibi konuştu. Rahatsız edici bir kibarlıkla.” O anda fark ettim. Aras Vezir sadece dosyadan korkmuyordu. Dosyaya bakan gözden de korkuyordu. Ve ben o gözlerin sahibiydim. Telefon kapandığında balkon perdesi içeri doğru savruldu. Rüzgâr hâlâ içeri giriyordu. Ama bu sefer düşüncelerim ağırdı. Saat 22.58. Aynanın üstündeki örtü kıpırdamamıştı. Ama içimdeki bir şey, sanki yavaşça uyanıyor, anılar yine canlanıyordu ERTESİ GÜN-09.00 Mekân fazlasıyla düzenliydi. Çizgisiz, lekesiz, gölgelerin bile hizaya girdiği türden bir oda. Aras Vezir’in ofisi. Pencereler tavandan yere kadar uzanıyordu. Güneş ışığı bir tiyatro spotu gibi içeriyi doldurmuştu ama hiçbir ısı vermiyordu. Soğuk. Net. Ve... dikkatli. Kapının tokmağını çevirdiğimde elim istemsiz titredi. Dışardan bakan bunu görmezdi. Ama ben hissettim. Bileğimde bir boşluk oluştu sanki. Sanki tokmağı değil, başka bir geçmişi tutuyordum. Kapı açıldı. Girdiğim an, soğuk bir matematik gibi karşılandı gözlerim. Simetri. Sessizlik. Steril bir güç. Aras Vezir’in ofisi. Masasının üzeri lekesiz. Hatta fazla lekesiz. Su bardağına kadar her şey milimetrik. Masadaki dolma kalemin kapağı bile yere paralel. Bu bir iş insanının masası değil. Bu... savaş hazırlığı yapan bir komutanın masası. Ve o… Karşımda oturuyordu. Yana dönük ama gözleri önümde. Ne ayağa kalktı, ne tebessüm etti. Sadece başını hafifçe eğdi. “Gelmeni bekliyordum.” Demedi. Ama beden dili o kadar yüksek sesle bağırıyordu ki… Duydum. Oturmadım hemen. Önce birkaç saniye odanın içinde kaldım. Tanımadığım bir koku vardı. Tütün değil. Kolonya değil. Gizlenmiş bir endişe kokusu. — “Toplantıyı erkene almışsınız.” Sesim netti. Sert değil ama keskin. — “Uyuyamadığınızı düşündüm,” dedi. Sanki uykusuzluğumu tahmin etmek, beni çözmekmiş gibi. Yanılıyordu. — “Benim uykusuzluklarım sizinkine benzemez.” Ve oturdum. Masaya yaslanmadım. Dosyamı açmadım. Sadece baktım. İçimdeki dedektif değil, içimdeki insan konuşuyordu artık. Gözüm sağ bileğine takıldı. Yine o küçük hareket. Minik bir kasılma. Sanki biri bastırıyor da o göstermemeye çalışıyor gibi. — “Cinayet odasında hiç kan izi yoktu.” Sessizce söyledim. Soru gibi değildi. Suçlama da değil. Sadece çıplak bir cümle. Soyunmuş bir gerçek. Aras gözlerini kaçırmadı. Ama yanıt da vermedi. — “Ama işaret parmağında vardı. Kurbanın. Tek damla. Ne düşünüyorsunuz?” Bu kez bakışlarında ince bir çizik oluştu. Yüzü değil, gözleri gülümsedi. Ve sonra o çizgi kayboldu. — “Fotoğrafları henüz detaylı incelemedim.” Cevap hızlıydı. Ezber gibiydi. Yani… yalandı. Ama iyi söylenmiş bir yalandı. İtiraf değil, kaçış. — “Ben inceledim,” dedim. “Ve ben artık o dosyadan geri dönemem.” O an... Bakışlarımız birbirine çarptı. Ve birkaç saniye boyunca sadece gözler konuştu. Ben 'Beni hafife alma' dedim. O 'Sana güvenemem' dedi. Sonra sesini alçalttı. Masadan kalkmadı ama bedeni öne eğildi. Sanki bana değil, vicdanına sesleniyordu. — “Bazı şeyler dosyaya sığmaz, Lina Hanım. Bazı insanlar da.” İçimde bir tel koptu. Yavaşça dosyamı kapattım. Ayağa kalktım. — “Ben insanların ne zaman dosyaya sığamadığıyla ilgileniyorum. O yüzden buradayım.” Yavaşça döndüm. Ama çıkarken odaya son bir kez baktım. Masadaki bardak... artık eğriydi. O da farkında değildi. Ama ben fark ettim. Ve bu, savaşın ilk kırığıydı. Saat-09.46 Kapıyı arkamdan çektim. Çarpmadım. Ama içimde… bir şey tam o anda duvara çarptı. Boğazıma bir şey takıldı. Yutkunamadım. Ne iç geçirebildim, ne nefes alabildim. Sanki o masada konuşulmayan her cümle, ses tellerime dolanmıştı. Asansöre yürürken göğsümde kesik bir yanma hissettim. Bu, öfke değildi. Korku da değil. Bu… tanıdık bir ağırlıktı. Yıllar önce bırakıp gittiğimi sandığım bir şeyin adımı hatırlaması gibi. Arabaya bindim. Anahtarı çevirdim. Müzik çalmadı. Çünkü ruhumun sesi hâlâ çok fazlaydı. Direksiyonu çevirdim. Dönüşlerde fazladan iki kere sinyal verdim. Sanki bir şey… Biri… Arkamdaydı. Baktım. Siyah bir araç. Camları filmli. Plaka yabancı. Rakamlar yurt dışı kayıtlı. Ama bu şehirde kimse o kadar yabancı kalamaz. İstanbul tanımadığını öğütür. Onu takip ettiğimi fark ettirmeden rotamı değiştirdim. Ormanlık bölgeye doğru sürdüm. Yol daraldıkça ağaçlar sıklaştı. Araba hâlâ arkamdaydı. Ama sonra... Bir viraj. Bir yol ayrımı. Ve ben orman yoluna saptım. Siyah araç yok oldu. Kayboldu ya da… kaybolmayı seçti. Arabanın kontağını kapattım. Sessizlik öyle yoğun ki, kuşların sesi bile bıçak gibi kesiyor düşüncelerimi. Yavaşça yürümeye başladım. Toprak yol, çam kokusu, rüzgârın fısıltısı… Küçük bir nehre geldim. Suyu diz boyu bile değil. Ama berrak. Ayna gibi. Bir taşın üzerine oturdum. Elimi soğuk suya daldırdım. Parmaklarım uyuştu. Ama o an, beynimde bir sıcaklık patladı. Bir görüntü. Bir ses. Bir geçmiş. Gözlerim önümdeki suya daldı. Ama orada kendimi değil, onu gördüm. Asya’yı. Dört yaşındaydı. Saçları kıvırcıktı, ama hep dağınıktı. Kahkahası vardı, ama kimseye ait değildi. Çünkü Asya, ne zaman güldüyse, sadece kendine güldü. Kimseye ihtiyacı yoktu. Ama bir gün... Bana ihtiyacı oldu. Ve ben yoktum. Evde herkes meşguldü. Mutfakta kaynayan çorbanın sesi bile, bir çocuğun nefesinden daha önemliydi o gün. Babam telefonla birilerini susturmaya çalışıyordu, ama evdeki en büyük sessizliği duyamıyordu. Ben Asya’nın peşinden koşturuyordum. Yine saçlarını kurutmamıştı. Yine bana inat, ıslak ıslak koltukların üstüne çıkıyordu. Ben de bağırıyordum. Küçük bir bağırış. Ama o yaştaki bir çocuğun duyduğu kocaman bir öfke. Balkona çıktı. Küçük ayaklarının altına babamın evrak çantasını koydu. Camın kenarına uzandı. Bir kuşa bakıyordu. Sadece bir saniye… Sadece bir saniye gözümü ondan ayırdım. Ve o an, hayatım sonsuza kadar değişti. Çanta kaydı. Asya bir anda yere doğru süzüldü. Bir yaprak gibi. Bir düş gibi. Ama o düş… Yerden kalkmadı. Kimse bir çığlık duymadı. Sadece cam sesi. Ve arkasından annemin bir haykırışı. Aşağı indiğimde, Asya’nın gözleri hâlâ açıktı. Ama bana bakmıyordu. Boşluğa değil… İçime bakıyordu. İçimde hâlâ orada duran o deliğe. Asya ölmedi. Ama sustu. O günden sonra, bir daha benimle hiç konuşmadı. Ne oyun oynadı, ne saçını kurutmama izin verdi. Ne beni affetti, ne beni unuttu. Yıllar sonra, bana bir kez daha baktı. İki saniye sürdü. Ama bir ömür kazındı içime. İşte o bakış… Nisa’nın gözlerinde gördüğümle aynıydı. Sessiz, ama yargılayan. Boş, ama dolu. Suçlayıcı değil… Ama vazgeçmiş. Ben o gün bir çocuğu kaybetmedim. Ben o gün kendi sesimi kaybettim. Ve şimdi... Bir başkasının suskunluğu yeniden boğazıma oturmuştu. Nisa. Onun da sesi çıkmıyordu artık. Ama gözleri konuşuyordu. Tıpkı Asya gibi. Ve ben hâlâ cevap veremiyordum Saat 11.58 Ayaklarım suyun içinden çıkarken, sanki nehir değil de hatıralar sızıyordu toprağa. Yorgun değilim… Ama hafif de sayılmam. Kalktım. Sırtımda yük yoktu ama içimde taşlar vardı, yerlerini ezbere bildiğim. Aynı taşların üstünde yürüdüm. İzimi kaybetmeden. Kaçmadan. Arabaya doğru yürürken rüzgâr yön değiştirdi. Saçlarımı gözümden çekti. O an fark ettim ki saat ilerlemişti, ne kadar geçtiğini bilmiyorum. Zaman, bir anının içindeyken akmıyordu. Kapıyı açtım. İçeri otururken etraf olabildiğince sessiz ve ıssızdı. Ellerim, refleksle anahtara gitti. Kontak açıldı. Görüntü geldi. Ekran. Karanlık bir boşluk gibi, sonra yavaşça bir pencere. Notlar. Açık. Ben açmadım. Ama açıktı. Bir satır. “Çok geç.” Gözüm dondu. Harflerin kenarında bir karanlık var gibiydi, sanki kanla yazılmamış da, susarak yazılmış gibi. Tırnak iziyle. Geceden kalan bir çığlıkla. Kalbim, göğüs kafesimi yokladı. Saat kaçtı? Elim telefona gitti. 12.00. O an içimden bir ses değil, bir boşluk yükseldi. Bir nefes değil… Bir düşüş. Ekrana bakarken nefes almadığımı fark ettim. O an aramalıydım. Ama kimi aramalıydım. Aklıma şirketteki yardımcım olan oğuz geldi. Ona durumlar hakkında neler olup bittiğini soracaktım,belki bir ipucu verebilirdi. Titreyen parmaklar. Titremeyen bir sesle çaldı. — “Açsana... hadi...” Açıldı. “Durum nedir?” Sessizlik. Sonra... “Yok." — “Ne yok?” “Dosya var, evet. Ama kız… yok. Ne teslim edilmiş, ne taşınmış. Defin görünmüyor. Sistemde son kayıt sabah… O da silinmiş gibi. Sanki… hiç orada olmamış.” Dilim damağıma yapıştı. Dudaklarım aralandı ama hiçbir şey çıkmadı. Ne “nasıl” diyebildim. Ne “nerede”. Çünkü cevabı o not vermişti zaten. Çok geç.
Bölüm 1
Kanın üzerine basma
