
Hastane koridorunun beyaz ışıkları gözlerimin içine batar gibi oluyordu. Doktorun söylediği son cümle kafamın içinde yankılanıp duruyordu: “Her şeyi en baştan yaşatmak.”
En baştan…
Sanki bir insanın hayatı düğüm olmuş da, biri onu çekip yeniden örmek zorundaymış gibi.
Barış orada yatıyordu. Ameliyattan çıkmıştı ama yüzünde hiçbir şey yoktu. Tanıdık hiçbir şey… O bakışlar yoktu. Bana baktığında hissettiğim o tanıma, o öfke, o sahiplenme… hiçbiri yoktu.
Sadece boşluk.
Doktor odadan çekildikten sonra sessizlik daha da ağırlaştı. Yanında duruyordum ama sanki yan yana değil, başka dünyalardaydık. Bir adım atsam düşecekmişim gibi hissediyordum.
“Barış…” dedim kısık bir sesle.
Cevap yoktu.
Sadece makinenin düzenli bip sesi.
O an içimde garip bir şey kırıldı. Onu kaybetmemiştim… ama sanki o, beni kaybetmişti.
Ertesi gün doktor beni tekrar çağırdı. Elinde dosya vardı, yüzü ciddiydi.
“Durumu stabil,” dedi. “Ama hafızası şu an boş bir sayfa gibi. Geçmişe dair hiçbir şeyi hatırlamıyor. Travmanın etkisiyle bazı anılar geri gelebilir, ama garanti değil.”
Yutkundum.
“Ben… ne yapmalıyım?” diye sordum.
Doktor gözlüğünü düzeltti.
“Eğer gerçekten onun hayatında önemliyseniz… onu tekrar o noktaya götürmeniz gerekir. Ama dikkatli olun. Zorlamayın. Beyin her şeyi aynı şekilde hatırlamaz. Yanlış bir şey, onu tamamen uzaklaştırabilir.”
O an anladım.
Bu bir tedavi değildi.
Bu bir yeniden yazma süreciydi.
Ve ben, onun geçmişini yazacak kişiydim.
Barış’ı hastaneden çıkardığımız gün hava griydi. İzmir’in rüzgârı sert esiyordu, sanki şehir bile olanları biliyordu.
O arabaya binerken etrafına bakıyordu. Yabancı bir dünyadaymış gibi. Hiçbir şey tanıdık değildi.
“Ben… burayı hatırlamıyorum,” dedi ilk kez.
Sesi bile farklıydı.
Kalbim sıkıştı.
“Hatırlayacaksın,” dedim. “Sana yardım edeceğim.”
Bana baktı.
O bakışta hiçbir şey yoktu. Ne öfke, ne sevgi… sadece boş bir merak.
“Sen kimsin?” diye sordu.
Bir an sustum.
Bu soru, en zor soruydu.
“Ben… Deniz’im,” dedim.”Bir aralar senin olan... Deniz ,senin deniz’in”
Sanki ismim bile ona uzak bir kelimeydi. Söylediklerimi sorgulamadan sadece
“Deniz…” diye tekrarladı. “Tamam.”
Sadece “tamam.” O kadar.
İlk gün onu okulun önüne götürdüm.
Demir kapıdan içeri bakarken durdu.
“Buraya mı gidiyorum?”
“Evet,” dedim. “Burada okuyoruz.”
Bir adım attı, sonra geri çekildi.
“Garip… içim sıkışıyor.”
Bir şey hissetmişti.
Hatırlamak değil… sadece bir iz.
Koridora girdiğimizde eski günler kafamın içinde çarpmaya başladı. O soğuk koridorlar, bağırışlar, koşuşmalar… ve o gün.
Her şeyin başladığı gün.
Barış bir anda durdu.
“Burada çok fazla ses var,” dedi.
“Alışırsın,” dedim.
Ama ben biliyordum…
Alışmak için değil, hatırlamak için buradaydık.
Günler geçti.
Her gün onu aynı yerlere götürdüm. Aynı sıralar, aynı merdivenler, aynı kantin. Ona küçük parçalar gösteriyordum.
“Burası kantin,” diyordum.
“Burada otururdun.”
“Şurada arkadaşların vardı.”
Ama o sadece dinliyordu.
Bazen başını eğiyordu.
Bazen “belki…” diyordu.
Ama hiçbir şey tam olmuyordu.
Bir akşam okuldan çıkarken durdu.
“Seninle aramızda bir şey var mıydı?” diye sordu aniden.
Kalbim bir an durdu.
Rüzgâr saçlarımı savurdu.
“Vardı,” dedim.
“Seni seviyor muydum?”
O soru… içimi parçaladı.
“Evet,” dedim. “Seviyordun.”
Bir süre sustu.
Sonra sadece şunu söyledi:
“Şu an… hatırlamıyorum.”
Ve yürüdü.
Ben olduğum yerde kaldım.
Çünkü o an anladım…
Hatırlamak bazen geri gelmek değildir.
Bazen sadece eksik kalmaktır.
O gece eve döndüğümde telefonum çaldı. Barış’tı.
Açtım.
“Deniz…”
“Söyle,” dedim.
“Ben… seni neden bırakmışım?”
Sustum.
Gerçeği söylemek kolaydı.
Ama onu geri getirmek kolay değildi.
“Bazen insanlar yanlış karar verir,” dedim.
“Sen yanlış mıydın?” diye sordu.
O an gözlerim doldu.
“Hayır,” dedim. “Biz sadece… yarım kalmışız.”
Telefonun ucunda sessizlik vardı.
Sonra şunu söyledi:
“Ben seni hatırlamak istiyorum.”
Ve o cümle…
İlk kez umut gibi gelmişti.
Ama bilmiyordum.
Hatırlamak her zaman geri dönmek demek değildi.
Bazen…
Yeniden kaybolmak demekti.
Barış’ın sesi telefonun içinde hâlâ yankılanıyordu. “Seni hatırlamak istiyorum.”
Ama bazı cümleler umut gibi başlamazdı… bazıları sadece yaklaşan fırtınanın ilk rüzgârıydı.
Ertesi gün beni okulun bahçesinde bekliyordu. Elinde hiçbir şey yoktu ama bakışları ilk defa “boş” değildi. Sanki bir şeyler arıyordu.
“Deniz,” dedi beni görünce.
Bu kez ismimi daha farklı söyledi. Sanki ağırlığını ölçüyordu.
“Bir şeyler… rüyamda görüyorum,” dedi.
Kalbim sıkıştı.
“Ne görüyorsun?”
Bir an sustu. Gözlerini kapattı.
“Koşan insanlar… bağırış… ve sonra… seni.”
O an içimde bir şey dondu.
Hatırlıyordu.
Ama bu bir hatırlama değil… bir sızmaydı.
O gün okul çıkışında her şey değişti.
Koridor yine aynıydı. Soğuk. Uzun. Sessiz gibi ama aslında hiçbir zaman sessiz olmayan…
Barış yürürken bir anda durdu.
“Burada olmuştu,” dedi.
“Ne olmuştu?” diye sordum, sesimi kontrol etmeye çalışarak.
Cevap vermedi.
Sadece nefes aldı.
Ve o an…
Arkadan bir ses geldi.
“Demek buradasınız.”
O sesi tanımam bir saniye bile sürmedi.
Kerem.
Barış’ın yüzü değişti. İlk defa bir şey “yerine oturmuş” gibiydi ama bu bir huzur değil, patlamaya hazır bir öfkeydi.
“Sen…” dedi Barış kısık sesle.
Kerem gülümsedi.
“Hatırladın mı beni? Ne güzel.”
Ama Barış hatırlamıyordu.
Sadece hissetmişti.
Ve bazen hisler, hafızadan daha hızlıdır.
“Beni neden buraya getirdin?” dedi Barış bana bakmadan.
Sesinde ilk kez kırılma vardı.
Kerem bir adım yaklaştı.
“Anlatmadı mı sana?” dedi. “Ne olduğunu?”
Barış başını tuttu.
Bir şeyler içinden yükseliyordu.
Parça parça.
Koridor…
Yumruk…
Çarpma sesi…
Ve Deniz’in çığlığı.
Bir anda nefesi hızlandı.
“Sen…” dedi Kerem’e dönerek. “Sen bana bir şey yaptın.”
Kerem omuz silkti.
“Sen de bana yaptın.”
Bir saniyelik sessizlik oldu.
Ve sonra Barış bir adım attı.
Ama bu bir saldırı değildi.
Bu bir hatırlamaydı.
O gece hastaneye geri döndüğümüzde Barış konuşmuyordu.
Arabada sadece dışarı baktı.
“Ben kötü bir şey yaptım,” dedi sonunda.
Sesinde suç değil… anlamaya çalışan bir çocuk vardı.
Ben direksiyonu sıkı tuttum.
“Hayır,” dedim hızlıca.
Ama içimde biliyordum… bu cevap yeterli değildi.
“Bana söyle,” dedi.
“Ne oldu bana?”
Sustum.
Çünkü doğruyu söylemek, onu geri getirmeyebilirdi.
Ama saklamak da artık mümkün değildi.
“Bir kavga vardı,” dedim sonunda. “Bir yanlış anlaşılma…”
Barış güldü ama bu bir kahkaha değildi.
“Yanlış anlaşılma mı?” dedi.
“Ben o yanlış anlaşılmanın içindeydim.
O gece Barış uyumadı.
Gözleri tavandaydı.
Ve ilk kez fısıldadı:
“Ben onu sevmişim…”
“Değil mi?”
Ben cevap vermedim.
Çünkü bu soru bana sorulmamıştı aslında.
Kendine soruyordu.
Ve cevap… yavaş yavaş geri geliyordu.
Ama hafıza geri geldiğinde her zaman huzur getirmezdi.
Bazen sadece…
Gerçeği daha acı yapardı.
Barış sabah gözlerini açtığında ilk hissettiği şey baş ağrısı değildi.
Bir boşluktu.
Ama bu boşluk önceki günlere benzemiyordu. Bu sefer “hiçlik” değil… “eksiklik” vardı.
Sanki bir şey hatırlaması gerekiyordu ama hatırlayamıyordu.
Elini şakağına götürdü.
“Ben…” dedi fısıltıyla.
Kendi sesini bile tanımakta zorlanıyordu.
Kapı açıldı. Deniz içeri girdi.
Bir an durdu.
Barış ona baktı.
Ama bu bakış farklıydı.
İlk defa “tanımaya çalışan” bir bakış vardı.
“Sen…” dedi Barış yavaşça.
Deniz’in kalbi sıkıştı.
“Evet?”
Barış bir adım attı.
“Ben seni… daha önce gördüm.”
Deniz hiçbir şey söylemedi.
Çünkü bu cümle iyi bir şey değildi.
Bu bir hatırlama başlangıcıydı ama doğru yönde olup olmadığı belli değildi.
Barış devam etti.
“Okul… koridor…”
Bir anda durdu.
Nefesi değişti.
Gözleri sertleşti.
“Bir şey oldu orada.”
Deniz bir adım geri çekildi.
“Barış, sakin ol…”
Ama Barış artık sakin değildi.
“Ben düştüm.”
Bu bir soru değildi.
Bir cümleydi.
Ve yanlış bir cümleydi.
O gün hastaneden çıktıklarında Barış sessizdi.
Ama sessizlik huzur değildi.
Tehlikeydi.
Arabada aniden konuştu:
“Beni ittiler.”
Deniz direksiyonu sıkı tuttu.
“Hayır…” dedi yavaşça.
Ama Barış onu duymuyordu bile.
“Birisi beni itti.”
“Kerem…” dedi sonra.
İlk kez ismi net çıktı.
Ama hatırladığı şey doğru değildi.
Bu bir hatıra değil… bir yeniden yazımdı.
Deniz bunu anladı.
Ve ilk kez korktu.
Çünkü Barış geri geliyordu ama…
aynı kişi olarak değil.
O akşam Kerem tekrar ortaya çıktı.
Okul çıkışında, aynı koridorun dışında.
Bu sefer yalnız değildi.
Barış onu gördüğü an durdu.
Gözleri daraldı.
“Sen…”
Kerem ellerini cebine koydu.
“Demek bazı şeyler geri geliyor.”
Barış bir adım attı.
“Sen beni ittin.”
Kerem güldü.
Ama bu bir alay değil, yorgun bir gülümsemeydi.
“Öyle mi hatırlıyorsun?”
Barış’ın nefesi hızlandı.
Deniz araya girdi.
“Barış, dur…”
Ama artık çok geçti.
Barış’ın içinde bir şey kırılmıştı.
Ve kırılan şey geri eski haline dönmezdi.
Kerem bir adım öne çıktı.
“Hatırladığın şey doğru değil.”
Barış dondu.
“Ne?”
Kerem gözlerini Barış’a dikti.
“O gün seni ben değil… sen başlattın.”
O an dünya sessizleşti.
Deniz’in kalbi duracak gibi oldu.
Barış’ın yüzü değişti.
İlk kez korku vardı.
“Hayır…” dedi.
Ama sesi zayıftı.
“Hayır, ben…”
Kerem sözünü kesti:
“Sen Deniz yüzünden saldırdın.
Barış geri çekildi.
Sanki yer ayağının altından kayıyordu.
Deniz donmuştu.
Çünkü Kerem ilk kez sadece Barış’ı değil…
onu da hedef almıştı.
Barış Deniz’e baktı.
Uzun uzun.
İlk kez gerçekten baktı.
Ve sordu:
“Bu doğru mu?”
Deniz cevap veremedi.
Çünkü cevap sadece evet ya da hayır değildi.
Cevap…
bir yıkımdı.
O gece Barış hiçbir şey söylemeden kayboldu.
Hastaneye dönmedi.
Telefonlar açılmadı.
Deniz sadece boş bir ekrana baktı.
Ve ilk kez şunu düşündü:
“Ben o
nu geri getirmedim…”
“Ben onu yeniden kaybettim.”
“O bana güvendi ben ise ona sahip çıkamadım”
Barış her şeyi eksik hatırlıyordu kimisini ise direkt hatırlamıyordu hafızası tam yerinde değildi daha yaşayacağımız çok şey vardı. Asıl hikâye şu andan itibaren başladı...