Kuşkuyla karşımdaki kişiye baktım. Kırmızı ve tehditkar bakan gözlere alışmam gerekiyordu çünkü burada herkes böyle bakıyordu ama yine de bu gözler bana korku veriyordu.
İşaret ettiği yere, Ravel'in yanına geçtim ve teker teker oturanları incelemeye başladım. Ravel ve yaşlı adam dışında masanın bir ucunda Lucien, diğer ucunda ise genç bir kız oturuyordu.
Lucien uzun ve kemikli parmaklarının arasında bir sigara tutuyordu ve sigara dumanının eşliğinde daha karanlık bir duruşu vardı. Masanın ucunda oturan kız ise uzun sarı saçlı, beyaz tenli ve tıpkı saçları gibi açık renk ince kaşlara sahipti.
Ufacık burnu alt tarafına göre ince olan üst dudaklarıyla bir oyuncak bebeğe benziyordu.
Onun gözleri diğerleri kadar koyu olmasa da kırmızıydı ve saf duruşuna olan zıtlığına rağmen çok güzel duruyordu. Masaya koyduğu ince ve uzun tırnaklı ellerinin arasında bir defter ve bir kağıt duruyordu.
Bakışlarımı ondan çektim ve yaşlı adamın konuşmaya başlamasını beklemeye başladım. Karşımdaki sandalyeye ise Rick geçti ve o da ellerini masaya koyarak beklemeye koyuldu.
Nihayet adam konuşmaya başladığında ilk olarak kendini tanıttı.
"Benim adım Tardu. Buranın lideri sayılırım ve benim görevim buradaki vampirleri korumak."
Ravel masaya doğru eğilerek gözlerinin içine doğru dik dik baktı ve konuşmaya başladı.
"Madem senin görevin buradaki vampirleri korumak öyleyse bizi neden buraya getirdin? Bizim neyimizi güvendin? Ayrıca sana şunu söylemek istiyorum."
Ayağa kalktı ve Tardu'nun neredeyse burnunun dibine kadar yanına yaklaştı ve fısıldarcasına sözlerinin devamını getirdi.
"Biz, burada kalıcı değiliz."
Üzerine basa basa bunu söyledikten sonra birkaç saniye daha gözlerinin içine dik dik baktı ve ardından ağır ağır sandalyesine oturdu. Onun bu atağına garip bir gülümsemeyle bakan Lucien sigarasından son bir duman üfledi ve ardından önünde duran küllüğe sigarayı söndürdükten sonra o da söze girdi.
"Haberin yok değil mi?" Kaşlarımı çattım ve Ravel'den önce ben sordum,
"Neyden?"
Tıpkı az önce Ravel'in yaptığı gibi o da sözlerinin üzerine basa basa ve ağır bir şekilde sorumu cevapladı.
"Buraya bir kere girdiyseniz bir daha çıkamazsınız. Tabii bir istemediğimiz sürece. Burada bizim güvenliğimiz söz konusu."
Ravel tekrardan sinirle konuşmaya başlayacaktı ama Lucien'in karşısında oturan sarışın kız ona fırsat vermeden sakin ve tatlı bir ses tonuyla konuşmaya başladı.
"En son ne zaman bir vampir gördün Ravel? Tabii Lilith dışında."
Ravel dişlerini sıktı ve bu soruya vereceği cevap net bir şekilde hiç olduğu için söylemeye gerek bile duymadı. Bunun üzerine kız konuşmasına devam etti.
"Hiç görmedin değil mi? Bizim sınırlarımızın dışına çıkıp diğerlerine tek bir kelime söylemeniz burada yaşayan binlerce vampiri ölüme sürüklemek demek. Ayrıca sizi buraya getirdiğimiz için teşekkür bile etmelisiniz."
Bu sefer gülme sırası bendeydi. "Nedenmiş o?" kız bu alaycı sorum karşısında nazikliğinden ve sakinliğinden hiçbir şey kaybetmeden hatta biraz daha duygusal bir ses tonuyla cevap verdi.
"Seni arıyorlar Lilith. Gölge Kralı Umbros senin yaşadığını öğrendi. Senin gücünün farkında ve onları, hatta tüm krallıkları yok edebileceğini biliyor. Eğer hayatta kalmak, yeryüzüne huzur ve adaletin hakim olduğu bir dünya istiyorsan bize yardım etmek zorundasın. Gölge Krallığı diğer krallıklar için de, dünya için de bir tehdit. Ama sende onun için bir tehditsin."
Birden önüme serilmiş olan bu gerçeğin bana verdiği sorumlulukla irkildim. Hem gölge, hem vampir genlerim olduğu için çok büyük güçlere sahip olabileceğimi biliyordum ama hiçbir zaman böyle bir beklentim olmamıştı. Benim için güçlerimin bana sağladığı tek avantaj beni ve Ravel'i dünyanın kötülüklerinden koruyabileceğiydi. Ama şimdi karşıma çıkmış bana tüm dünyaya korku salan Umbros için bir tehlike olduğumu söylüyorlardı. İşin aslına bakarsanız bu gerçekten gülünçtü.
Ben başımı eğmiş kendi kendime düşünürken Rick'in kalın ve huzur veren sesini duyduğumda kendime geldim ve doğrularak ona kulak verdim.
"Bizleri daha önce gördün değil mi? Buna belirli bir isim koymak zor belki bizi sadece bir rüya olarak gördün belki de sadece bir hayal, bir serap ya da...Ne bileyim bir sanrı. Ama biliyordun. Bizi tanıyordun zaten Lilith."
Haklıydı. Onları biliyordum ama o bunu nereden biliyordu? Ravel'in bakışlarının üzerime döndüğünü hissettim. Muhtemelen benim şuan hissettiklerimin en az on katını hissediyordu. Muhtemelen bana güvenemeyeceğini düşünüyordu.
Bakışlarımı bacaklarımı kenetleyerek beklemeye başladım. Kimse bir şey demiyordu, sanki hepsi bakışlarını bana kenetlemiş benim ağzımdan çıkacak olan sözcükleri bekliyorlardı. Sertçe yutkundum ve titreyen sesime içimden lanetler okuyarak bekledikleri şeyi gerçekleştirdim ve konuşmaya başladım.
"Evet sizi daha önce gördüm. Hepinizi değil, sadece seni ve Lucien'i. Ama sadece bu kadardı geri kalanlarsa anlamsız şeyler. Yangınlar, afetler, krallıklar, bayraklar, ormanlar ve bir mağara. Kendi içimde bunları çözümlemeye çalışmadım çünkü bana anlamsız gelmişti. Ben...Ben hepsinin saçma birer rüya olduğunu düşünmüştüm."
Kalbim göğüs kafesimi delmek istercesine sertçe atıyordu. Kendimi garip hissediyordum ve yaşananlar bana gerçek gibi gelmiyordu.
Acaba rüyada mıydım?
Ravel bir şey demeden elini omzuma koyarak narince kolumu okşadı ve ondan beklediğim gibi daha fazla şey söylemedi. Sert ve dobra kişiliğine rağmen nerede ne zaman susacağını biliyordu ve bu onun en sevdiğim özelliğiydi.
Tardu, yani Ravel'in karşısında oturan adam derin bir nefes alarak ayağa kalktı ve onunla beraber diğerleri de ayaklandı. Sadece ben ve Ravel oturmaya devam ediyorduk.
Tardu bana bakmadan yürüdü ve diğerleriyle kapıdan çıkacağı sırada son bir şey söyledi. "Birazdan Seline yanınıza gelecek ve size kalacağınız evleri gösterecek."
Hepsi birden çıktı ve nihayet üzerime dikilip duran kızıl gözler gittiğine göre güçlü görünme çabamı bir kenara bırakabilirdim. Rahatlamış gibi tüm nefesimi vererek bacaklarımda duran ellerimi yüzüme siper ettim ve dolan gözlerimi silmeye çalıştım.
Ravel ayağa kalkmıştı ve gergin bir şekilde odanın içinde yürüyüp duruyordu. Kendi kendine gülmeye başlayınca endişelenerek ona seslendim ama o oralı olmadı ve kendi kendine konuşmaya başladı. Bir yandan da garip bir şekilde gülmeye devam ediyordu.
"Nasıl bir saçmalığın içinde olduğumuzun farkında mısın Lilith? Onları ciddiye almamızı beklemiyorlardı herhalde?"
Ellerini beline koydu ve ardından başını eğip gözlerini kapatarak birkaç saniye odanın ortasında durdu. Biraz sonra başını iki yana sallayarak bana doğru yürümeye başladı ve bir elini sandalyemin arkasına, diğerini de masanın üzerine koyup bana bakarak gergin konuşmasına devam etti.
"Burada kalıcı olmadığımızın farkındasın değil mi? Güvenmedin değil mi onlara?"
Elimi masaya koyduğu elinin üzerine yerleştirerek gözlerinin içine baktım ve onun endişesini biraz olsun hafifletmek adına kendi acımı boş verip ona yardım etmeye çalıştım.
"Haklı olabilirler Ravel. Dışarıdaki dünya yeterince tehlike altında. Burada bir şeyler yapabilirim, eğer dedikleri gibi gerçekten güçlerim onlara yardım edebilecekse bunu neden yapmayayım?"
İç çekerek elini elimin altından çekti ve tekrardan odanın içerisinde gergince dolaşmaya başladığı sırada arkamda bir hareketlilik hissettim. Oraya döndüğümde karşımda durmuş bana bakan kızı görünce az kalsın sandalyemden düşecektim.
Bir ona bir kapıya bakıp durduktan sonra hiçbir şey demedim ve ayağa kalkıp Seline olduğunu sandığım kıza doğru yaklaştım. Elimi uzattım ve kendimi tanıttım.
"Merhaba, Lilith ben. Sende Seline olmalısın değil mi?" Çekinerek elimi sıktı ve başıyla beni onayladıktan sonra bir şey demeden önümden geçerek yürümeye başladı. Odanın içine nasıl geldiğine ve utangaçlığına anlam veremesem de arkamda durmuş tıpkı benim gibi kaşlarını çatmış anlamsız anlamsız bakan Ravel'i arkama alarak Seline'nin peşinden yürümeye başladık.
Bu "saraydan" çıktık ve adının henüz ne olduğunu bilmediğim bu küçük vampir şehrinin temiz ve düz yollarında yürümeye başladık. Gördüğüm her ev birbirinin aynısıydı. Tek farkları boyutlarının değişmesi ve bazılarının balkonu varken bazılarının penceresinin bile olmaması.
Birkaç dakika daha yürüdükten Selina tek katlı, beyaz, ve diğer yüzlerce evlerle aynı özelliği taşıyan bir evin önünde durduktan sonra bize doğru döndü.
"Burası sizin eviniz." cebinden bir şey çıkardı ve elime tutuşturdu. Elime baktıktan sonra bunun bir anahtar olduğunu anladım ve başka söyleyeceği bir şey daha var mı diye ona bakarken sert bir şekilde yutkundu. Gerçekten tahmin ettiğimden de utangaç bir kızdı.
Aşağı yukarı bizim yaşlarımızdaydı ama bizden çekiniyor gibiydi. Titreyen elini nereye koyacağını bilmediği gibi yerinde duramıyor ve bembeyaz yüzünde yanaklarının kızardığını görebiliyordum. Birkaç saniye sonra nihayet konuşabilmeyi başardı.
"Eğer bir şeye ihtiyacınız olursa diye evin masasının üzerine telefon numaramı bıraktım. İyi günler."
Hızlı adımlarla yanımızdan çekip gitti ve Ravel'le şaşkın şaşkın birbirimize baktıktan sonra yeni evimizin beyaz kapısına doğru yürümeye başladık. Elimdeki anahtarla kapıyı açtım ve içeri girer girmez fark ettiğim ilk şey içerisinin ne kadar soğuk olduğuydu.
Dışardan büyük gözüken ama içi küçük ve iki kişiye uygun gibi gözüken yeni evimizin hiçte gerçek bir ev kadar sıcak değildi. Duvarlar sıkıcı bir kahverengiyle boyanmıştı ve evdeki mobilyalar neredeyse yok denecek kadar azdı.
İçeriye adım atar atmaz sizi salon karşılıyordu ve salonun ortasında ufak kare ve yine sıkıcı bir koyu kahveyle boyanmış masa, etrafında ise üç adet ikisi tekli bej renginde deri koltuklar vardı. Koltuklar evin galiba en çok ihtiyacı olan sönmüş, neredeyse yüzyıllıkmış gibi görünen şöminesinin karşısındaydı. Koltukların arkasında ise amerikan tarzı mutfağımız bulunuyordu.
Mutfak küçük, iki kişinin beraber zar zor sığacağı kadar daracık bir yerdi çünkü mutfağa zorla sokulmuş gibi görünen buzdolabı, salonla mutfağı birleştiren tezgahın kenarına sıralanmış sandalyelerle daraltılmıştı.
Salonun sağında bulunan ve tahta kapıları açık bir şekilde yan yana duran iki oda bulunuyordu. Raven ikisine de dikkatlice bakmadan kapıya yakın olan birinci odanın içerisindeki tek kişilik yatağa kendini atıverdi.
Odaya şöyle bir göz gezdirdikten sonra bende yan taraftaki diğer odaya girdim ve az önceki odanın aynısı şekilde tasarlanmış odamın yatağına yavaşça oturdum.
Koyu yeşil kocaman aynalı bir dolap, tek kişilik hareket ettikçe her yanı gıcırdayan tek kişilik bir yatak, yatağımın diğer ucunda bulunan küçük bir komodin ve yatağın karşısında duran sandalyeli bir masa.
İşte artık yaşayacağım yer burasıydı. Kendimi tıpkı bir romandaki gibi odasında kapana kısılmış ve hiçbir şey yapmak istemeyen zavallı bir böcek gibi hissediyordum.
Üzerimdeki bana ağırlık yapan tüm kirli kıyafetlerimi bir hışımla çıkardım ve hepsini yere savurarak çırılçıplak yatağımda oturmaya devam ettim.
Gözlerim dolabın aynasındaki yansımamdaydı ve baldırımın yukarısında, neredeyse kalça kemiğimin yanında duran mor izi fark eder etmez ayağa kalkıp aynaya daha da çok yaklaştım ve elimi morluğun üzerine götürerek onu incelemeye başladım.
"Bu da nesi şimdi?" eğer bir darbeden dolayı oluşsaydı anlardım ama bu morluk ne soluk bir mor rengiydi ne de içerisinde yeşillikler ve sarılıklar barındırıyordu.
Bu nerden geldiğini anlamadım şey canlı ve mosmor bir renkte vücudumda şekilleniyordu.