Yavaşça arkamı dönüp omzuma konan elin sahibine baktığımda o tanıdık yüzü görüp derin bir nefes aldım. Ravel'i gördüğümde rahatlamış olsam da o pek rahat gibi gözükmüyordu. Tam aksine gözleri korkuyla titriyor ve teni bembeyaz olmuştu. Elimi uzatıp yanağı koydum ve şefkatle ona bakarak sordum,
"Ne oldu Ravel, neyden korkuyorsun?"
Sorumu duymamış gibi arkasını dönüp etrafa göz gezdirdi ve elleriyle beni kollarımdan tutup deli gibi sarsmaya ve telaşlı bir şekilde konuşmaya başladı.
"Lilith etrafımızda birileri dolaşıyor. Kim olduklarını öğrenmeye çalıştım fakat onları göremedim. Evin etrafında adım sesleri duydum ve dışarı çıktığımda sesler çoğaldı. Hemen hazırlan gitmemiz gerek."
Kaşlarımı çattım ve olanları idrak etmeye çalıştım. Acaba bunlar son zamanlarda gördüğüm kabuslarla ilgili olabilir miydi? Ansızın evimizin pencerelerinden birisi patladı ve Ravel koluna taktığı eski bez çantanın içerisinden kısa gümüş tabancamı çıkarıp elime sıkıştırdı ve bana dönüp "Yürü." dedikten sonra ormanda hızlı adımlarla yürümeye başladık.
Biz yürüdükçe birisinin daha adım sesleri peşimizden geliyordu fakat arkamızı dönüp baktığımızda kimseyi göremiyorduk. Birden etrafımızı beyaz dumanlar kapladı ve adım sesleri daha da yaklaştı. Sanki birisi yanımdan koşup geçmiş gibi koluma doğru bir rüzgar çarptı ve durum böyle olunca Ravel korkarak elimi daha da sıkmaya başladı.
Bana bakarak telaşla bağırıyordu Ravel,
"Daha hızlı Lilith daha hızlı!"
Nefes nefese el ele tutuşarak koşmaya devam ettiğimiz sırada birisi önümüzü kesti ve kayaya çarpmış gibi ikimizde adımlarımızı yavaşlatıp durduk. Karşımdaki kişi oydu...
Rüyalarımda gördüğüm karanlık kişi. Gözleri tıpkı rüyalarımdaki gibi koyu kan kırmızısıydı ve vücuduna siyah bir pelerin bağlıydı.
Adımlarımızı geri geri atarak ondan uzaklaşmaya çalıştık ve arkamızı dönüp tekrar koşmaya başlayacakken bu sefer karşımızda başka birisini gördük. Ve bu gözlerde tanıdıktı.
Onun mavi gözlerine hayran hayran bakarken nedense kendimi kapana kıstırılmış değil de güvendeymiş gibi hissettim. Ravel ise benimle aynı şeyi düşünmüyor olacak ki sırtını bana verdi ve silahını çıkartarak beni kollamaya başladı.
Bende istemesem bile bu iki kişiye güvenemeyeceğim için silahımı çıkarttım ve karşımdaki kişiye uzatarak Ravel'i kollamaya başladım. Şimdiyse ikimiz sırt sırtaydık ve silahlarımızın namlularını bu hiç tanımadığım iki yabancıya doğrultuyorduk.
Ravel korksa bile tüm gücüyle karşısındaki bağırıp hesap sormaya başladı,
"Siz kimsiniz ve neden bizi takip ediyorsunuz?"
Onun sorusuna karşımdaki kişi cevap verdi.
"Zarar vermeye çalışmıyoruz sadece size ihtiyacımız var."
"Daha doğrusu Lilith'e."
Arkamdan gelen cevapla ürktüğümü hissettim ve gardımı biraz olsun indirdiğim sırada karşımdaki kişi koşar adım yanıma geldi ve eliyle silahımı benden kaptı. Arkamdan gelen kurşun sesiyle Ravel'in adını haykırarak arkamı döndüm ve yerde onu pelerinli adamla boğuşurken gördüm.
Tam ona saldırıp üzerine çullanacakken arkadan bir el belime sarıldı ve beni onlardan uzaklaştırmaya çalıştı. Ayaklarımla bacaklarına vurarak ve ellerimle kolunu yumruklayarak ondan uzaklaşmaya çalışsam da nafile, hem benden daha güçlü hem de daha uzundu.
Pelerinli adam nihayet Ravel'i zapt etmeyi başardı ve üstü başı yerdeki toprakla kirlenen Ravel'i ikimizi de şaşkına uğratacak bir kibarlıkla elini dizlerinin altından geçirip kucağına aldı. Biz bir şey demeye kalmadan yıldırım hızıyla arkasında bir toz tufanı bırakarak ormanın derinliklerine doğru koşmaya başladı.
Yüzüm toza bulandı ve ben şaşkınlıkla yerimden kıpırdayamazken belimdeki kolları gevşedi ve bana dönerek konuşmaya başladı.
"Maalesef ben Lucien kadar hızlı değilim ama ayaklarını yerden keseceğime emin olabilirsin."
Anlamsız bakan gözlerimle hâlâ şaşkınlığımı üzerimden atamamıştım ve o başka hiçbir şey demeden tıpkı adının Lucien olduğunu öğrendiğim adam gibi kollarını dizlerimin altından geçirip kucağına aldı.
İlk başta onu ciddiye almamıştım fakat gerçekten de yerden yükselmeye ve ağaçlardan da daha yukarıya çıktığımızda gözlerime inanamadım. Resmen uçuyorduk ve güneş doğmak üzereyken bu manzaranın eşliğinde gökyüzünü yararak tüm hızıyla uçmaya başladı.
Rüzgar sert bir şekilde yüzüme vuruyordu fakat bunu sevmiştim. Saçlarım uçuşup birbirine dolanırken onun yüzüne baktım ve onu da benim şaşkın yüzüme bakarken gördüm. Ellerimi boynuna dolayıp daha da sıkı tutundum ve o da gülümseyerek bana bakmayı sürdürdü.
Başımı çevirip yere, bizim çok daha aşağımızda kalan ağaçlara gülümseyerek baktım ve ayaklarımı sallayarak rüzgarı daha da hissetmeye çalıştım. Ayaklarımı hareket ettirince düşmemem için ellerini daha da sıktı ve o şekilde gitmeye devam ettik.
Bu adamın kötü biri olmasının imkanı yoktu.
Başımı ona çevirdim ve bir süre yüzünü incelemeye başladım. Kalın siyah kaşları ve buğday rengi bir teni vardı. Saçları kahverengiye çalan koyu renkteydi ve kemikli burnuyla resmen bir heykel gibi gözüküyordu.
Ama benim dikkatimi çeken -tabi gözlerinden sonra- sağ gözünün altında, yanağında bulunan siyah beniydi. Bu onu tamamlayan son parçaydı ve uzanıp dokunmamak için kendimi tutarak tekrardan yerdeki ağaçları dönüp izlemeye başladım.
Birkaç dakika sonra yavaşladığımızı ve yere inmeye başladığımızı fark ettim. Ayaklarım ıslak toprak zemine değince kendimi garip hissetmiştim. İndiğimiz yer başka bir ormanın tam ortasındaydı. Etrafta bizden ve adım seslerimizden başka hiçbir şey yoktu.
"Beni takip et." dedi ve ben onun ardından yürümeye başladım. Yanına yaklaştığımda durdu ve önüne geçmemi bekledikten sonra arkama geçip elleriyle gözlerimi kapattı.
"Ne yapıyorsun?" ellerini gözlerime sıkı sıkı bastırıyordu ve karanlıktan başka bir şey göremiyordum. Birkaç adım adım ilerledik ve ardından vücudumda garip bir şey oldu.
Ne olduğunu anlatamam çünkü daha önce yaşadığım hiçbir şeye benzemiyordu. Denizin içerisinden çıkmak gibiydi, gölgenin altından güneşe geçmek gibiydi. Vücudumda garip bir titreşim olmuş gibi hissettim ama bu sadece birkaç saniye sürdü.
Ellerini gözlerimin önünden çekti ve yavaş yavaş gözlerimin ışığa alışmasını bekledikten sonra ağzım bir karış açık şekilde etrafıma bakmaya başladım.
Burası tıpkı eski günlerdeki gibiydi. İnsanların huzur içinde yaşadığı, sokaklarda çocukların oyun oynadığı, kavgasız ve silahsız günler gibiydi. Dört büyük krallığın dünyamızı yok etmeden önceki zamanlar gibiydi.
Yaptığım benzetmelere rağmen burası küçük tatlı kasabalar gibi değil kocaman şehirlerin merkez yerleri gibiydi. Ama daha az beton, kavga, gürültü ve açlık vardı. Bir de burada evler apartmandan çok tek katlı evlerdi ama yine de her biri çok lükstü.
Evlerin arasında kısa yürüme mesafeleri, her evin önünde büyüklü küçüklü renk renk ağaçlar vardı. Zemin ise tertemiz ve dümdüz asfalttı. Uzun zamandır bu kadar güzel bir yaşam yeri görmemiştim.
Ağaçlar tepelere kadar ulaşıp içeri fazla güneş ışığının girmesini engelliyordu ve bu sayede etraf gölge ve serindi. Kendimi bir kar küresinin içerisinde gibi hissetmiştim.
Önümüzden koşup geçen çocuklara baktığımda bembeyaz tenlerini ve gözlerinin kızıl parlaklığını fark ettim ve ürktüm. Burada insanlar yaşamıyordu. Burası vampirlerin yeriydi.
Birisi yanıma yaklaşıp elimi bileğimden kavradığında ürkerek arkamı döndüm ve onun olduğunu fark edince rahatladım. Yürümeye ve beni de kendisiyle beraber götürmeye başlamıştı.
Aklımda bir sürü soru dönüyordu. Bunların her birinin cevaplanacağını sadece sabretmem gerektiğini biliyordum ama yine de birkaç şey bilmeye hakkım vardı. Gergin bir şekilde ilk sorumu sordum,
"Senin adın ne? Kendin hakkında hiçbir şey söylemedin." Başını hafifçe bana çevirdi ve güneşte ışıl ışıl parlayan mavi gözleriyle birkaç saniye bakmayı sürdürdü. Sorumu cevaplamayacak sandım ama nihayet konuşmayı başardı.
"Rick."
Kuşkuyla ona baktım ve soracağım bir sonraki sorudan rahatsız olup olmayacağını düşündükten sonra diğer sorumu sordum.
"Sen vampir değilsin değil mi? Ne yapıyorsun burada?"
Beklediğim gibi bir tepki vermedi, sadece rahatsız olduğunu -ya da sinirlendiğini belli edercesine derin bir iç çekti ve sorumu cevaplamadı. Konuşmaya istekli olmadığını anlayınca sustum ve yürümeye devam ettik.
Biraz daha yürüdükten sonra diğer evlerden çok daha büyük olan, iki katlı, yalı denebilecek kadar görkemli bir evin önüne vardık. Diğer evler gibi içinde mutlu bir aile yaşıyormuş gibi gözükmüyordu. Sanki burada sadece ciddi konular için toplanılır ve konuşulurdu.
Önümüzde uzanan mermer merdivenlerden çıkıp evin tahta kapısının önüne geldiğimizde biz kapıyı çalmadan kapı hafif bir gıcırtıyla açıldı ve içeri girdik.
Tıpkı beklediğim gibi burası kesinlikle önemli konular için toplanılan ve konuşulan bir yerdi. İçerisi koskocamandı ve her bir duvar görkemli, son derece büyüleyici tablolarla kaplıydı. İçerisinde bulunduğumuz evin iki yakasından yukarı, yani ikinci kata çıkan iki merdiven bulunuyordu.
Merdivenin gümüş korkulukları ve üzerinde bulunan kırmızı halı bu evi bambaşka bir hale getiriyordu. Rick bileğimdeki elini çekti ve merdivenlerin ortasında bulunan büyük kapıya doğru yürümeye başladı. Peşinden ilerledim ve o parmağını birkaç kere tahta kapıya vurduktan sonra beklemeye başladık.
Kapı açıldığında içeri girdik ve odanın ortasındaki masanın etrafında oturan dört kişiyle göz göze geldik. Aralarında Ravel'de vardı. Doğruca yanına koşup ona sarıldım ve o da ayağa kalkarak bana karşılık verdi. Onun karşısında oturan saçı ve sakalı kırlaşmış olan ama buna rağmen oldukça sert ve güçlü görünen bir adam bana bakarak Ravel'in yanındaki sandalyeyi işaret etti,
"Otur hadi, konuşacaklarımız var."