İçeriğe geç

KIRIK TABLO

Bölüm 2 · 5 dk okuma

KIRIK TABLO

Bölüm 2

Parça 2

Kalp atışlarım hızlandı. Suç işleyip işlemediğimi düşündüm. 2 polis üzerime doğru gelmeye başladı. Ömrümün geri kalanında hapiste geçirecektim. Belki annemi ve babamı bir daha göremeyecektim! Ben ölecektim!

Korkarak “N-ne oluyor? Ben suçsuzum!” dedim.

”Buna bakacağız ama önce sakin ol. Bir kaç soru sormamız gerek.” Bu ne demekti? Bir tehdit olabilir miydi ya da öldürülmeden önceki son sözlerimi mi soracaklardı. Kafamda, kendi kendime çelişirken bir de söylediklerini algılamaya çalışıyordum.

“Baban, görünüşe göre hain bir kaçak. Onu en son nerde gördün küçük kız?”

Başımın döndüğünü, zamanın yavaşladığını hissettim. Etraftaki sesler azaldı, çiçekler kurudu, ağaçlar kesildi, meyveler çürüdü… Babamın suçlu olduğuna inanamadım. Ona güveniyordum. Babam farklı bir ırktan geldiyse şimdiye kadar ölmüştü. Bir dakika! Polis, babamın nerde olduğunu mu soruyordu? Daha bulamamışlardı! Bunu yapmalıyım, onu korumalıyım. “B-ben en son gölün kenarında gördüm. Alan 4’te, gölün yanındaki Gelincik Tarlası’nda işini yapıyordu.”

”Sen neredeydin?”

“N-nehirden 1 kova su getiriyordum. Geldiğimde babam yoktu. Sonra buraya geldim.”

”Alan 4’ten geldiğine emin misin?” Eyvah! Ne diyecektim, eve geldiğim yol sadece Alan 1 ve 2’ye bağlıydı.

“Eminim, babam belki kalan işler için Alan 2’ye gitmiştir diye gelincikleri sulayıp Alan 2’ye gittim. Ne yazık ki orada da yoktu.” Cevap vermedi ve cebinden bir iğne çıkardı. “Korkma, sadece babanın genlerini taşıyıp taşımadığına bakacağım!” Daha önce kanıma hiç baktırmamıştım ve şu an ölümle kalım arasında ince bir çizgideyim. Bayılacak gibi oldum. Annem hep babama benzediğimi söylerdi ama ilk defa bugün istemedim. Koluma acımasızca giren iğneyi hissettim.

”Bu çok garip!” dedi. İdam edilecektim, yaşım kaç olursa olsun bu kanundu.

”Şanslısın, kanın poziti-“

Uyandığımda annemi, göz yaşlarını silerek başımı okşadığını gördüm. Elleri titriyordu. Galiba bayılmıştım, son hatırladığım şey ölümden döndüğüm oldu. Anneme, yaşadıklarımın gerçek olduğunu bile bile “Kâbus gördüm değil mi? Hepsi bir rüyaydı değil mi?” Sustu, belkide konuşmak istemedi. İnanmak istemedim. ”Babam bulundu mu?”

“Bilmiyorum ama galiba kaçmış. Bulunacağına şüphem yok.”

Boşluğa düştüm ya da bir kara deliğe. Daha güçsüzdüm; dayanıksız, büyük darbe alan ve yarı ölüydüm. Kanımı, babamın genlerinden alsaydım şimdiye kadar ölmüş olacaktım. Bu kafamda büyüdükçe büyüyecekti. Unutmak istedim, babamın yokluğu yüreğimi acıtırken aynı zamanda da büyük bir sorumluluğu da üzerime yıktı.

”Bize bakman gerekiyor Rivulet. Daha çok çalışman gerek!” Bakmam gereken bir ailem vardı. Ben sadece babama yardım ediyordum ama şimdi aileme düşen tüm Alanlarda çalışmam gerekiyordu. Kızgındım, üzgündüm, şaşkındım ve yorgundum. “Birbirimize destek olmalıyız. Ben meyve satabilirim ve günün sonunda bolca paramız olur.” dedi.

“Peki, anne.” dedim.

Şehrimizde sayamayacağım kadar bölge ve her birinde 6’ya kadar çıkan Alanlar vardı. Bizim bölgemizi 3 aile paylaştı: Everhart Ailesi, Hawthorne Ailesi ve Blackwood Ailesi. Bize düşen kısım, Alan 2’nin yarısı, Alan 3 ve Alan 4’ün yarısıydı. 16 yaşıma basacaktım ve burada eğitim süresi 14 yaşında sona erdiğinden babamın işlerine yaklaşık 2 yıldır yardım ettim. Babam bu Alanlardaki işleri tamamlarken ben de kalan şeyleri yapardım. Artık ölümle savaşana kadar tüm alanlardaki bitkilere bakmak zorundayım. Babam farklı bir suç işleseydi, bize yardım amaçlı para verebilirlerdi ama kaçak bir üyenin ailesine bırakın yardım etmeyi açlıktan ölmemizi bile izleyebilirlerdi. Gene de Alanları elimizden almadıklarına şükrettim.

Annem odamdan çıktıktan sonra yatağımdan kalktım. Camımdan baktığımda hava yeni aydınlanmıştı, etraf sakindi. Alan 2’ye gitmek için hazırlandığımda Blake’i hatırladım. “Keşke eve dönmeseydim.” diye geçirdim içimden. Babamın suçlu olduğunu öğrenmiş miydi? Her yere ‘Aranıyor!’ ilanı asıldığından şüphem yoktu.

Yorgun bacaklarım istemeden yürüdü. Yol boyunca polisleri ve ilanları yok saydım. Meşe ağacını gördüğümde tüylerim diken diken oldu. Kalp krizi geçirip ölmem için çok gençtim. Kendimi, babamı düşünmemeye zorladım. Bunları düşünmeye vaktimin olmayacağı kesindi.

İkindi vakti yaklaşıyordu. Tüm bitkileri pırıl pırıl yaptım. Eve döndüğümde polisler nöbet tutuyorlardı. Babam hâlâ bir yerlerde yaşıyordu. Son kez vedalaşmak istedim. Son kez sesini duymak, son kez görmek, son kez onunla olmak istedim.

Kapıda annem karşıladı. Eskisi kadar değildi belki ama onu mutlu gördüm.

“Çorban hazır! Sana iyi geleceğini düşünüyorum.” Yorucu bir günün ardından bunu kesinlikle hak ettim! Gülümseyerek içeri girdim. Mutfaktaki masada 2 kap çorba, 2 de sandalye vardı. Karnımı doyurduktan sonra anneme “Çiçekler daha bitmedi, tekrar gideceğim. Beni merak etme anne, tamam mı?” Yalan söyledim. Her şey bitmişti ama Blake ile geceyi geçireceğimi söyleyemezdim.

”Oradan biraz çiçek toplayabilir misin canım?”

“Tabiki, anne.”

Nehre uzaktan baktığımda Blake’i görmedim. Hava yavaş yavaş kararmaya başladı. Kayalığa yaslandım. Biraz bekledikten sonra bir kaç ayak sesi duydum. Blake’in geldiğini düşündüm.

“Üzgünüm ama artık burada bulunmak yasak!” Bir polisin çıkacağını aklımın ucundan geçirmemiştim.

”Neden?”

”Ormana giriş-çıkışları kesmek zorundayız. Hiçbir suçlunun kaçmasını istemeyiz değil mi?”

Babam olduğunu bilseydi, herhalde böyle konuşmazdı. Blake’in bu duruma sinirleneceğine emindim. Ayağa kalktım. Toz olan üstümü silkeleyip, çiçek bahçesine yöneldim. Akşam olmamalıydı. Hava karardığı anda yılanların üzerime geleceğini biliyordum.

En güzel kokan çiçeklerden köklerine zarar vermeden, toplamaya çalıştım. Hava şiddetlendi. Yağmur yağmayacağı kesindi ama rüzgar çok esiyordu. “Sonbahardan nefret ediyorum!” Blake’in sesiydi. Arkamı döndüğümde Blake’i gördüm. Daha sonbahara girmemiştik ama etkisini şimdiden gösteriyordu.

Sonbaharda yaprakların hepsi döküldüğünden temizlemek, oldukça zor olurdu. Seller olabilir, fırtına çıkabilirdi. Belki yağmur işimizi kolaylaştırıyordu ama bunlara katlanmaktansa kendim sularım, daha iyi! Kış daha beterdi, bitkilerin çoğu olmadığından para kazanmak çok zordu. Kurutulmuş meyveler tek şans olurdu.

”İ-ilanları gördün mü?”

”Görmeyen kalmamıştır!”

Bir poşetin içine doldurduğum çiçekleri, annem ya satacaktı ya da bize şifalı karışım hazırlayacaktı. Bunları zarar vermeden toplamak yasak değildi aksine bunu bazen istiyorlardı. Çünkü bunlar o kadar çok alan işgal ediyorlardı ki sayılarının azalması şehrimiz için çok yararlıydı.

Dolunaya baktım. Gökyüzü kapkaranlıktı. Yerdeki lambalar az da olsa görebilmeme yardım ediyordu. Blake hariç etrafta kimse yoktu.

”Ethan amca neden buraya kaçtı, biliyor musun?”

”Hayır.”

Duygulanmadım ama istemsizce gözümden yaşlar aktı.

”Yılanlar neden ortalıkta yok?” dedim.

”Işığa gelmezler.”

”Nerden biliyorsun peki?”

“Biliyorum işte!”

İhtiyacım kadar çiçek topladım. Blake de ağaçların kökleriyle uğraşıyordu.

“Aramalıyım.” dedim.

”Neyi?”

”Babamı bulmalıyım Blake!”

”Bunu nasıl yapacaksın?”

”Bilmiyorum.”

Yılanlar tarafından öldürülmemek için elimde tuttuğum el lambasıyla eve doğru yürüdüm. Gördüğüm yılanların hepsi benden uzaklaşıyordu. Her yerde bulunan kırmızı mavi ışıkları da sayarsak ölmemin imkanı yoktu.

Söğüt ağacının altında duran garip bir şey hissettim. Bataklık sayılabilecek bu yerde, çamurun altında bir defter gördüm. Kalın defteri elime aldığımda üzerindeki yazıyı okudum. “Ethan Everhart” Bu defter değildi. Bu birer günlüktü.

-Yorumlarınızı ve Beğenilerinizi Eksik Etmezseniz Çok Sevinirim-

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.