İçeriğe geç

KIRIK TABLO

Bölüm 1 · 6 dk okuma

KIRIK TABLO

Bölüm 1

Parça 1

Toprağı eşelemekten ellerimdeki yaralar git gide kötüleşti. Bitkilerin kökleriyle ilgilenirken, babamın seslenişine aniden irkildim.

”Rivulet! Diğer taraftaki işlerin tamamı bitti. Yardım edebileceğim bir şeyler olmalı.”

Çekingen bir ses tonuyla “Burada hâlâ bakımını yapmam gereken bitkiler var.” dedim.

“Sorun yok, hem yeterince vaktimiz var. Neden ben buradaki şifalı bitkileri hâllederken sen de nehirden biraz su getirmiyorsun?” Bu bitkilerin suya ihtiyacı olduğu aşikâr bir şekilde belliydi. Kafamı sallayarak onayladım.

“Umarım buradaki işler çabucak bitebilir. Eve dönüp yemek yemek istiyorum.” diyebildim.

Yanımdaki Meşe ağacının altındaki kovayı çabucak alıp, nehrin yolunu tuttum.

Güneşin batmasına az kaldı. Belki çok daha az ama hava kararmadan dönsem, iyi olurdu. Burada yılanlar akşamları çıkardı ve hava karardıktan sonra araziler tehlikeli olurdu. Ölmek istemezdim, özellikle zehirlenerek! Üzerinden geçtiğim Tivali otları, gün batımında çok güzel bir görünüm sunardı. Hemen hemen her gün gördüğüm bu otlar, bana babamı hatırlatırdı; kokusu, canlılığı ve parlaklığıyla adeta ruhumu sardı.

Floravitae şehrinde; bitkilere, özellikle de bu otlara çok değer verilirdi. Bizi, diğer 2 şehirden ayıran şeyler de bunlardı. Okuduğum yıllarda öğrendiklerime göre ülkemiz, 3 şehir barındırıyordu. İsimlerini dahil unuttuğum şehirlerde ne var bilmiyorum ama gizlemeye çalıştıkları belliydi. Şehirler arası içten içe çatışma, nefret, kin söz konusuydu. İnsanların kanı, nereye ait olduğunu seçerdi. Şehirden şehire ulaşım imkansızdı. Çünkü burada ait olmadığın bir şehirde yaşamanın cezası ölümdü. Her toplumdan birer yönetici seçilip ülkeyi yönetirdi. Floravitae’da seçilmek için neyimi vermezdim!

Nehre vardığımda beni karşılayan; güneş ışığında parlayan her damlası, temizliği ve insanın ruhunu besleyen, bir sanat eseri gibi akan suyunun esareti altında kaldım. Kovamı, nehre daldırdım. Nehrin berrak suyu kovamın içinde doldu taştı. Biraz dinlenmek için yere oturdum. Bacaklarımı uzattığım çimler, babamla ilk defa geldiğim zamanı hatırlattı.

Babamın; yorgun ve halsiz olmasına rağmen bana gülümseyişini, ellerimi ilk defa hafif akıntıya daldırıp heyecandan yerimde duramadığımı hatırladım. Toprağı hissettim. Nehrin hemen karşısındaki ormana baktım.

“Ormanda ne var?” dedim. Suratı düştü.

“İnsanlar, insanlar var Papatyam.” dedi. Bu benim için anlamsızdı ama üzerine gitmedim. Gökyüzü açıktı, en azından şimdilik.

Babama “Baba, iyi haber! Yağmur bulutlarına bak.” dedim. Uzaktan gelen simsiyah bulutlar beni korkutmadı. Kuru toprağın yeşereceğine emindim.

Elindeki taze böğürtlenleri verdi. “Bunu kutlamalıyız, acele edelim ve eve bir sürü meyve götürelim.”

“Bu yasak değil mi, hırsız olmamalıyız!”

“Sadece 1 poşet, tamam mı?”

Heyecanla “O zaman bunları satalım!” dedim.

Biraz durdu ve “Kazandığımız parayla biraz süt alırız.” dedi.

Babamla topladığımız böğürtlen köklerini, aktara satmak için nehri terk ettim. Hava tamamen kapandı. Yağmur yavaş yavaş yağmaya başladı. Aktar, okulumun hemen yanındaydı. Kapısını görebiliyordum. Önüne geldiğim anda kendimi kapıdan attım.

”Umarım sel olmaz” dedim kendi kendime. Çünkü yağmur damla damla yağarken bir anda şiddetlendi. İçeride her bir bitkiyi aydınlatan loş ışıklardan, gözlerimi alamadım. Etrafa biraz göz gezdirdikten sonra en çok aydınlatılan Zalvorixleri gördüm. Buraya bir kaç kez geldim ama daha önce satıldığını hiç görmemiştim. Bu eşsiz bitkilerin sadece tıp alanında kullanıldığını, yetkililere ve belki bazı danışmanlara verildiğini sanıyordum.

İçeride 2 satıcı ve tahıl bölümünde bir kaç müşteri gördüm. Ahşap zemin, bitki düzeni ve ortama ferahlık kazandıran Tivali otları… Etraf şahaneydi ama delik deşik botlarımla zemini kirlettiğimi, çamura buladığımı fark ettim. Kendimi kötü hissettim; aktarın sahibinin yerinde olsaydım, kesinlikle kendimi kovardım.

Satıcılardan aktarın müdürü sandığım, takım elbisesiyle şık görünen adam bana “Problem olmaz, hemen temizlenir.” dedi.

Utancımdan yerin dibine girdim ama belli etmemeye çalıştım. Teşekkür ettim ve kasaya elimdeki böğürtlen köklerini gösterdim. “Bunlar ne kadar eder?” dedim.

Biraz inceledi ve tartı aletine koydu. ”250 sent anca eder.” dedi.

Bunu duyunca kulaklarım ağrıdı, zaman yavaşladı ve ben bayılacak gibi oldum. Bu şehirde bu parayla zar zor süt alabilirdim. Babamın, bitki fiyatlarının az olmasına söylendiğini hep duyardım ama o zaman ilk şokumu geçirdim. Yağmur durdu, sel felan olmadı ama gözlerimden yaşlar aktı. Coğrafya kaderdi.

Sütü eve getirdiğimde hasta annemi gördüm. Halsiz, bitkin vücudu ve belli belirsiz yüz ifadesi yüzünden kalbimin sıkıştığını hissettim. Babam sevinerek elimdeki sütü aldı ve mutfağa gitti. Ben de anneme çay yapmak için yanında gittim. Çayın ısınmasını beklerken babamı izledim. Bir kaseye, böğürtlenleri ve bir kaç adını bilmediğim tohumu ezerek içine koydu.

Karışıma yavaş yavaş süt ekleyerek karıştırdı.

Bana “Bunu daha fazla yapalım, olur mu?” dedi.

Gülümsedim ve çay suyunun kaynadığını duydum. Bir bardak aldım ve sakince çay yapraklarını atıp ardından da kaynamış suyu içine doldurdum. Anneme bunları götürdükten sonra iyileşeceğini ummaktan başka bir şey yapmadım.

Tenime değen hafif bir rüzgar, beni bu derin düşüncelerimden kendime getirtti. Bunları düşünürken buradan hiç ayrılmak istemediğimi fark ettim. Kaçmak istedim. Bir daha geri dönmemek ve ardına bile bakmamak…

Arkamdaki çalılıktan bir ses duydum.

“Blake!” Tertemiz kıyafetiyle, kömür rengi gözleri beni sarstı.

“Umarım sizi korkutmamışımdır Rivulet Hanım!” Elimdeki su kovasını gördü ve”Su niçin?” dedi.

“Bitkilerin suya ihtiyacı var.” dedim ve “Asıl senin ne işin var burada?” diye sordum.

“Her akşam buraya gelirim ama seni hiç görmemiştim.”

”Yılanlar varken nasıl geliyorsun?”

”Onlarla aram iyidir.”

Bir avcı ailesinden geldiğine şüphe duymadım. Benim kökenimi bilmediğimi o zaman fark ettim.

”Ethan amca nerede?”

Babam tamamen aklımdan çıkmıştı. Daha fazla zaman kaybedemezdim. Ayağa kalktım. “Babam beni Alan 2’de bekliyor! Gitmem gerek.” Babamı umarım hayal kırıklığına uğratmadım.

Adımımı attığım anda kolumdan tuttu. ”Biraz bekler misin?” Bir şey beni burada tutuyor gibiydi. Cevap bekliyordu, sustum. Bırakmasını, beni bırakmasını istemedim. Güneş tam olarak battı ve etrafımızdaki tüm Tivali otları parladı. Bizi çevreleyen bu parlak bitkiler birbirimizi daha iyi görmemizi sağladı. Blake’i daha önce hiç böyle görmemiştim. Parlıyordu ve kelimenin tam anlamıyla göz göze geldik.

“Neden?” diye sordum.

Kolumu yavaşça bıraktı. “Çünkü sadece nehri daha önce böyle görüp görmediğini merak ettim.”

Nehre baktığımda gözlerimi aldı. Nehir gerçekten parlıyordu. Büyülendim ve “Bana daha önce bahsetmemiştin.” dedim. Bu güzeldi. Buradan artık nasıl ayrılabilirim bilmiyordum.

“Burası mükemmel ama babama söz verdim hatta geç bile kaldım!” Bana kırılmış gibi baktı. “Tekrar gelirim, söz. Yalnızca sen ve ben oluruz!” dedim.

Başıyla onayladı, mutlu gibi gözükmeye çalışıyordu ama anladım. Ne kadar üzüldüğünü ve kırıldığını fark ettim. Kendimden o kadar nefret etmiştim ki yüzüne bile bakamadım. Bitkiler söndü, otlar kurudu ve sadece koştum. Ağlamak istedim. Arkasında sakladığını düşündüğü çiçekleri görmüştüm. 1 kez olsun koklamak istedim. Belkide asla böyle bir an yaşayamayacaktım. Artık bunların bir önemi yoktu.

Alan 2’ye geldiğimde Meşe ağacının üzerindeki feneri ve Zalvorixleri gördüm. Fenerin ışığıyla zar zor gördüğüm yerde babam yoktu. Eve dönmesi beni mutlu etmişti. Yani en azından bekletmediğim için mutluydum. Kovayla tüm bitkilere su verdim. Resmen tekrar canlandılar. Kovayı bırakıp evin yolunu tuttum. Burası eve biraz daha yakındı. Yolda bir yılanla karşılaşmamak için dua etmekten başka seçeneğim yoktu. Bitkilere çok iyi gelse de beni anında öldürebilirdi.

Artık önümü bile göremiyordum. Ayağım taşa takılıdığında sert bir şekilde yere düştüm. Tam karşımdaki yılan bana doğru geliyordu. Arkama bakmadan kaçmak istedim ama kalkamadım. Ben sürünmeye çalışırken o daha da yaklaştı. Yerdeki taşı alıp yılana attım. Yanından bile geçmedi. Kolumu ısırdığı anda… Kolum… Kolumu ısırmamıştı. Nefes nefese kaldım. Yılan ölmüştü. Kafasına saplanan küreği gördüm.

Arkama baktığımda bir insan silüeti gördüm.

”Blake?”

”Koş Rivulet!”

Havanın soğuduğunu, rüzgarın yavaş yavaş şiddetlendiğini hissettim. Hızla ilerledim, adımlarımın yerle buluşma hızı, rüzgarın beni kucaklamasıyla birleşti. Her nefes alışımda, kalbimin ritmi daha da hızlandı. Blake hayatımı mı kurtarmıştı? Bunları düşünmeye bile hâlimin kalmadığını biliyordum. Eve yaklaştıkça anormal ışıklar fark ettim. Kırmızı, mavi, kırmızı, mavi… Evin önüne geldiğimde 3 tane polis arabası gördüm. Külüstür evimin önünde bir suç mu işlenmişti? Hiç sanmıyordum. Bacaklarımın titrediğini hissettim. Bedenimin bunları kaldırıp kaldıramayacağından emin değildim. Hayal mi görüyordum? Bu bir kâbus muydu?

“Bu, o kız, sakın kıpırdama! Olduğun yerde kal!”

-Yorumlarınızı ve Beğenilerinizi Eksik Etmezseniz Çok Sevinirim-

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.