Mihri'nin annesi konuşarak değil, susarak cezalandırırdı. Babasıysa hiç yükselmeyen sesiyle evi sarsardı. Bu evde çatal bıçak sesleri bile hüzün taşırdı; sanki her akşam yemeği küçük bir cenazeydi.Konaktaki herkes zamanla barış imzalamış gibiydi. Duvarlar bile konuşmazdı artık. Yalnızca dedesinden kalan eski saat, hâlâ tik tak sesleriyle direnir gibi çalışıyordu. Mihri, onun yanında duran sandalyesine oturup pencereden dışarıya bakardı. Dışarısı hayat gibi görünürdü; içerisi ise sadece bir tekrar. Her gün aynı. Aynı sessizlik, aynı ağırlık.İnsanlarla tanıştığında ilk fark ettiği şey omuzlarıydı. Eğilmişlerdi; ya geçmişin yükünden ya da sakladıkları sırların ağırlığından. Gülümsüyorlardı ama o gülüşlerde bir şey eksikti. Samimiyet? Belki. Ya da sadece gerçeklik.Aşktan bahsedenlere hep inceden bir tebessümle karşılık verirdi. Çünkü onun için aşk, gökyüzünden düşen bir damlanın denize karışması kadar nadir ve ulaşılmazdı. Bir keresinde, halasının tanıştırdığı bir çocuk ona çay verirken gözlerinin içine bakmak yerine camdaki kendi yansımasına bakmıştı. O an Mihri anlamıştı: Kimse onu görmüyordu. Sadece bakıyorlardı. Görmekle bakmak arasında ise uçurumlar vardı.O sabah da farklı değildi. Babası sessizce gazetesini katladı. Annesi başını çevirip, sesiyle keskin bir cümle bıraktı:“Bu kış da evde kalırsan, konuşacak çok şeyimiz olacak Mihri.”Ne göz temasına gerek duymuştu, ne de yüksek ses kullanmıştı. Ama sözleri Mihri’nin içine buz gibi oturmuştu.Yutkundu. Yine sustu. Her zamanki gibi.Öğleden sonra kendini dışarı attı. Nereye gittiğini bilmeden yürüdü. Adımlar onu dedesinden kalan eski alışkanlıklardan birine götürdü: Arka sokaktaki o eski kitapçıya.Kapı gıcırdayarak açıldı. İçerisi, toz, mürekkep ve geçmiş kokuyordu. Rafların arasında gezinirken eli, daha önce hiç dikkat etmediği bir kitaba uzandı. Deri kaplıydı. Üzerinde başlık yoktu. Kapağını açtığında iç kısmına iliştirilmiş bir not gördü. Solmuş Osmanlı harfleriyle yazılmıştı:
"Zaman yalnız yürüyene açılır. Kalbi geçmişte kalan, geleceğe geçemez."
Tüyleri diken diken oldu. Bu söz, sanki doğrudan ona yazılmıştı.Kitabı almadı. Ama dükkândan çıkarken bir şeylerin farklı olduğunu hissetti. Cebine elini attığında, incecik bir kâğıt parçası buldu. Aynı kitaptaki not kağıdı gibi eskiydi. Üzerinde tarih yazıyordu:
16 Eylül 1853.
Eve döndüğünde gün kararmıştı. Odasındaki eski pencere pervazından süzülen akşam ışığı, her zamankinden solgundu. Kitabı bir şekilde yanında bulduğunu fark etti. Bırakmamıştı onu. O mu aldı, kitap mı peşine takıldı, bilemiyordu.Yatağının kenarına oturup kapağını açtı. Parmakları sayfaları nazikçe çevirdi. Cebindeki takvim yaprağını tekrar eline aldı.Sanki ona fısıldıyordu:
“Bekle.”
Ama neyi?Saatliğin üzerindeki eski saat birden hızlanmaya başladı. Tık, tık, tık... Zaman bozuluyordu. Kalbiyle aynı ritimde çarpmaya başlamıştı.Mihri gözlerini kapattı.Zaman... aşk... geçmiş...Hepsi bir anda iç içe geçiyordu. Belki de hayatı boyunca aradığı cevap, zamanın içinde saklıydı.




