Bölüm 1
Kırılan Ekran
Hayatta bazı günler vardır.
Uyandığın anda ters gideceğini anlarsın.
Alarm çalmaz.
Telefonunun şarjı bitmiştir.
Kahven soğuktur.
Ve aynadaki yansıman bile sana, “Bugün evden çıkma.” der gibi bakar.
Ben yine de çıktım.
Çünkü anneme göre yeni okulun ilk günü kaçırılacak bir şey değildi.
Bana göre ise gayet kaçırılabilirdi.
Kulaklığımı taktım. Çantamı omzuma attım ve okulun bahçesine girdiğim an yüzlerce yabancı yüz aynı anda üzerime döndü.
Harika.
Tam da istediğim şey.
Dikkat çekmek.
Başımı eğip binaya doğru yürümeye başladım.
Tek hedefim vardı.
Kimseyle konuşmadan sınıfımı bulmak.
Evrenden tek bir ricam vardı.
“Lütfen bugün bana saçma sapan bir şey yaşatma.”
Evren kahkaha attı galiba.
Çünkü tam köşeyi döndüğüm anda biri omzuma sertçe çarptı.
Elimde tuttuğum kahve havaya savruldu.
Telefonum elimden fırlayıp mermer zemine düştü.
Çıt.
O ses…
Bir telefon sahibinin duyabileceği en kötü sesti.
Kalbim durdu.
Yavaşça eğilip telefonu elime aldım.
Ekran, örümcek ağı gibi çatlaklarla kaplanmıştı.
“…Harika.”
Karşımda duran çocuk tek kelime etmeden bana baktı.
Dağınık koyu kahverengi saçları alnına düşüyordu.
Siyah kapüşonlu sweatshirt giymişti.
Yüzünde ne telaş vardı ne de pişmanlık.
Sadece sessizdi.
“Bana bakıp öyle duracak mısın?” dedim dişlerimi sıkarak.
Gözleri önce telefona, sonra bana kaydı.
Bir saniye…
İki saniye…
Üç…
Sonra cebinden kendi telefonunu çıkardı.
İçimden, “Herhâlde numarasını verecek ya da tamir parasını ödeyecek.” diye geçirdim.
Ama çocuk ekranını bana gösterdi.
Sapasağlamdı.
“Daha sağlam kılıf kullanmalıydın.”
…
Ne?
Bir an beynim o cümleyi işlemeyi reddetti.
“Affedersin?”
“Telefonunu.”
Soğukkanlı tavrını bozmadan devam etti.
“Düşürmeseydin kırılmazdı.”
Kanım çekildi.
“Sen bana çarptın!”
“Hayır.”
Kaşını bile kaldırmadan cevap verdi.
“Sen bana çarptın.”
Hayatımda ilk kez tanıştığım birini beş dakika içinde boğma isteği duydum.
“Özür dilemeyi bilmiyor musun?”
Bana birkaç saniye baktı.
Sonra omzunu silkti.
“Hayır.”
Ve…
Arkasını dönüp yürüyüp gitti.
Olduğum yerde donup kaldım.
Adını bilmiyordum.
Kim olduğunu bilmiyordum.
Ama tek bildiğim bir şey vardı.
Bu çocukla bir daha karşılaşırsam…
Kesinlikle kavga edecektik.
Telefonumu çantama koyarken derin bir nefes aldım.
“Sakin ol, Defne.” diye mırıldandım kendi kendime. “Daha okulun ilk dakikası. Kendini attırma.”
Müdür yardımcısı koridorda önümden yürüyordu. Elindeki dosyaya bakarken arada bir bana dönüp okul hakkında bir şeyler anlatıyordu ama söylediklerinin yarısını bile duymuyordum.
Aklım hâlâ az önce yaşanan olaydaydı.
Hayatımda ilk kez tanıştığım bir insan bana hem çarpmış, hem telefonumu kırmış, hem de özür dilemeden çekip gitmişti.
Harika.
Gerçekten harika.
Koridor boyunca sıralanmış sınıfların önünden geçerken içeriden gelen kahkahalar, konuşmalar ve sandalye sesleri birbirine karışıyordu.
Yeni okul.
Yeni insanlar.
Ve ben…
Kimseyi tanımıyordum.
Tam istediğim gibi.
“İşte geldik.” dedi müdür yardımcısı.
Kapının üzerinde 12-A yazıyordu.
İçeriden öğretmenin sesi geliyordu.
Kapı iki kez tıklandı.
“Buyurun.”
Kapı açıldı.
Bir anda sınıftaki bütün gözler bana döndü.
İnsan gerçekten onlarca kişinin aynı anda kendisine bakmasına alışamıyormuş.
İçeri girdim.
Öğretmen gülümseyerek bana döndü.
“Arkadaşlar, yeni öğrencimiz Defne Aydın.”
Sınıfta birkaç kişi alkışladı.
Bazıları sadece başını salladı.
Bazıları ise beni baştan aşağı süzdü.
Tam “Boş yer nerede acaba?” diye düşünürken gözüm sınıfın en arkasına takıldı.
…
Yok artık.
Hayır.
Olmaz.
En arka sırada, cam kenarında oturan çocuk başını kaldırdı.
Az önce telefonumu kıran çocuk.
Bir anlığına göz göze geldik.
Yüzünde yine aynı ifade vardı.
Hiçbir şey hissettirmeyen o sinir bozucu ifade.
Ne şaşırmış görünüyordu.
Ne de rahatsız.
Sanki beni daha beş dakika önce çıldırtan kişi o değilmiş gibi sakince öğretmene baktı.
Ben ise olduğum yerde kalakalmıştım.
Evren…
Gerçekten benimle dalga geçiyordu.
“Defne?”
Öğretmenin sesiyle kendime geldim.
“Evet?”
“Şurada boş yer var.”
Parmağıyla sınıfın en arkasını gösterdi.
Hayır.
Hayır hayır hayır.
Olmasın.
Lütfen olmasın.
“…Aras’ın yanına geçebilirsin.”
Sınıf sessizleşti.
Bazı öğrenciler birbirine baktı.
Hatta en ön sıradan bir kız hafifçe sırıttı.
Ben ise öğretmene inanamayarak bakıyordum.
“Başka boş yer yok mu?”
Öğretmen sınıfa göz gezdirdi.
“Maalesef.”
Tam itiraz edecekken arka taraftan soğuk bir ses duyuldu.
“Benim de sorum aynı.”
Başımı çevirdim.
Aras.
Kollarını göğsünde birleştirmiş bana bakıyordu.
Sınıfta birkaç kişi kıkırdadı.
“Çok komik.” dedim dişlerimi sıkarak.
“Katılıyorum.”
Bir saniye.
Bu çocuk her cümlesiyle insanın tansiyonunu yükseltmeyi nasıl başarıyordu?
Öğretmen ikimize de sert bir bakış attı.
“İkiniz de çocuk gibi davranmayı bırakın ve ders başlayacak. Defne, yerine geç.”
İçimden yüzlerce farklı cümle geçti.
Hiçbirini söylemedim.
Çantamı omzuma biraz daha çekip arka sıraya yürüdüm.Sırasına yaklaşınca Aras hiç konuşmadan ayağa kalktı.Geçmem için sandalyesini çekti.
Bir an teşekkür etmeyi düşündüm.
Sonra sabahı hatırladım.
Vazgeçtim.
Yerime oturdum.
Aramızda neredeyse yarım metre boşluk vardı.
Yine de nefes alışını duyabiliyordum.
Ders başladı.Öğretmen matematik anlatıyordu. Ben ise tek bir kelime bile dinlemiyordum.
Çantamdan defterimi çıkarmaya çalışırken telefonum tekrar elime geldi.
Çatlamış ekran…
Sinirim yeniden yükseldi.
Telefonu masaya biraz sert bıraktım.
Aras göz ucuyla baktı.
Sonra çok alçak bir sesle konuştu.
“Hâlâ çalışıyor.”
Kaşlarımı çattım.
“Ne?”
“Telefon.”
Sessizce omuz silkti.
“Çalışıyor.”
Başımı ona çevirdim.
“Teselli etmeye mi çalışıyorsun?”
“Beceremem.”
“Belli.”
İlk kez dudaklarının kenarı neredeyse görünmeyecek kadar kıpırdadı.
Gülüyor muydu…
Yoksa ben mi yanlış görmüştüm?
Tam o sırada öğretmenin sesi sınıfta yankılandı.
“Arka sıra!”
İkimiz de aynı anda başımızı kaldırdık.
“Siz ikiniz… Madem sohbet etmeyi bu kadar seviyorsunuz, tahtadaki soruyu birlikte çözün bakalım.”
Sınıfta yine kahkahalar yükseldi.
Ben gözlerimi kapatıp içimden tek bir şey söyledim.
“Bu çocuk yüzünden daha ilk günden rezil oldum.”
Tahtaya doğru yürürken bütün sınıfın bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum. Yeni okulun ilk günü zaten yeterince rezildi. Bir de şimdi, adını bile doğru düzgün bilmediğim çocukla aynı soruyu çözmek zorundaydım.
Öğretmen elindeki kalemi Aras’a uzattı.
“Başlayabilirsiniz.”
Aras kalemi aldı ama tahtaya yazmak yerine bana uzattı.
“Sen çöz.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Neden ben?”
“Çünkü biraz önce konuşurken çok özgüvenli görünüyordun.”
Sinirle kalemi elinden çekip tahtaya döndüm. Soruya baktığım an içimden küçük bir küfür savurdum. Matematikle hiçbir zaman aram iyi olmamıştı ama bunu sınıfa belli etmeye hiç niyetim yoktu. Tahtadaki ifadeye birkaç saniye baktım. Arkamdan yükselen fısıldaşmalar giderek artıyordu.
“Yeni kız yapamayacak galiba.”
“Aras çözsün ya.”
“Daha ilk günden…”
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Tam rastgele bir işlem yazacakken omzumun hemen yanından alçak bir ses geldi.
“İkinci satır yanlış.”
Başımı çevirmeden cevap verdim.
“Sana mı soracağım?”
“Sormuyorsun zaten. O yüzden yanlış yapıyorsun.”
Dişlerimi sıktım.
“Çok biliyorsan sen çöz.”
Bir adım geri çekildim. Aras hiçbir şey söylemeden kalemi elimden aldı. Tahtaya iki satır yazdıktan sonra çözüm bir anda ortaya çıktı. İşin kötüsü… doğruydu.
Sınıfta hafif bir alkış koptu.
Öğretmen memnun bir ifadeyle başını salladı.
“Güzel. Yerlerinize geçebilirsiniz.”
Tam arkamı dönecekken ayağım kürsünün basamağına takıldı. Dengemi kaybettiğim an refleksle bir kol bileğimden tuttu. Düşmemi engelleyen kişi yine Aras’tı.
Bir anlığına göz göze geldik.
Ela gözlerimdeki öfke hâlâ yerindeydi ama onun yüzünde ilk kez sabahkinden farklı bir ifade vardı. Ne alay ediyordu ne de umursamaz görünüyordu. Sadece… normaldi.
“Dikkat etsene.” dedi.
Kolumu hızla geri çektim.
“Sen bana karışma.”
“Karışmadım.”
“Kolumu tuttun.”
“Düşüyordun.”
“Düşseydim daha iyiydi.”
“O kadar emin olma.”
İkimiz de aynı anda yerimize döndük.
Sırama oturduğumda kalbim gereğinden hızlı atıyordu. Sinirden mi, utançtan mı, yoksa az önceki o bir saniyelik bakışmadan mı, bilmiyordum. Bildiğim tek şey, bu çocuğun hayatımı daha ilk günden altüst etmeye başladığıydı.
Ders zili çaldığında sınıf bir anda hareketlendi. Herkes koridora çıkarken ben çantamı toparlamaya çalışıyordum. Tam telefonumu elime almıştım ki önümde bir gölge durdu.
Başımı kaldırdım.
Sabahki çocuklardan biri gülümseyerek elini uzattı.
“Ben Emir. Bu odunla aynı sırada oturuyorsan başın dertte demektir.”
Arkasından kahkaha atan bir kız yaklaştı.
“Ben de Ece. Merak etme, birkaç güne alışırsın.”
“Ece.” dedi Emir. “Kimse buna alışamaz.”
İkisi konuşurken Aras çantasını omzuna astı ve yanımızdan geçip gitti. Emir arkasından seslendi.
“Lan Aras! Yeni kıza en azından hoş geldin deseydin.”
Aras durmadı bile.
Sadece yürürken omzunun üzerinden tek cümle bıraktı.
“Sabah tanıştık zaten.”
Ben ise elimde çatlak ekranlı telefonuma baktım.
“Evet…” diye mırıldandım.
“Ne yazık ki tanıştık.”

