Baharın gelişi, gecekonduların çatılarındaki çamurlu karların erimesiyle kendini hissettirirdi bizim mahallede. Sokaklar çamur deryasına döner, rutubet kokusu duvarların içine daha da işlerdi. Fakat okulun o geniş, beton dökülü büyük bahçesinde bahar bambaşka bir anlam taşıyordu. Mayıs ayının ortalarına doğru havalar ısınmaya, kışın o kasvetli ve buz gibi soğuğu yerini tatlı, Ilık bir güneşe bırakmaya başlamıştı.
Havanın yumuşamasıyla birlikte okulun havası da kökten değişmişti. Yıl sonu sınavlarının, yaklaşan yaz tatilinin ve bitmek üzere olan dönemin o tatlı telaşı herkesin yüzüne yansıyordu. Sınav maratonunun tam ortasındaydık ama güneşin içimizi ısıtan o tatlı sıcaklığı, o ağır ders yükünü bile hafifletiyor gibiydi. Tenefüs zili çalar çalmaz sınıflar bomboş kalıyor, binlerce öğrenci kendisini dışarıya, bahçedeki beton banklara, ağaç altlarına ve voleybol sahasının kenarındaki basamaklara atıyordu.
Bizim grup da bu kuralı bozmuyordu. Artık tenefüslerde ve öğle aralarında binanın o basık, rutubetli koridorlarında kapanmak yerine kendimizi bahçeye atıyorduk. Zümrüt, Derin, Ceylin ve Tolga ile birlikte bahçenin en köşe tarafındaki, büyük çınar ağacının gölgesine düşen ahşap banklardan birini kendimize mesken tutmuştuk.
Benim için bu bahar günleri hem bir rahatlama hem de büyük bir iç savaş demekti. Bir yandan yıl sonu sınavlarından yine yüksek notlar alarak sınıf birinciliğimi korumak için gecelerimi gündüzüme katıyor, diğer yandan üzerimdeki o ağır ergenlik ve yoksulluk yorgunluğuyla mücadele ediyordum. Ama güneşin altında, arkadaşlarımla bir arada olduğum o yirmi dakikalık tenefüsler, hayatımın ender huzurlu anlarındandı.
Yine öyle güneşli ve hafif rüzgarlı bir öğle arasıydı. Bahçedeki bankta oturmuş, önümüzdeki çay bardaklarıyla laflıyorduk. Zümrüt her zamanki gibi sessizce çayını yudumluyor, Derin yanımda ders notlarını karıştırıyor, Tolga ile Ceylin ise okulda olup biten en son dedikoduları büyük bir heyecanla anlatıyorlardı.
O gün içimde garip bir enerji vardı. Normalde hep suskun, alttan alan, gururu kırılmasın diye kelimelerini yutan o kız değildim sanki. Sınavlardan aldığım yüksek sonuçların verdiği özgüven ve bahar havasının getirdiği o hafif sarhoşlukla sohbetin ortasına atılmıştım. Konu, yaklaşan tarih sınavına ve sınıftaki bazı çocukların "Nasıl olsa geçeceğiz" diyerek dersleri salmasına gelmişti.
"İnanamıyorum gerçekten," dedim, sesimdeki hırsı ve heyecanı gizlemeyerek. Yüzümde kocaman bir gülümseme vardı ama gözlerimdeki o iddialı, pes etmeyen ışık parıldıyordu. "Son haftaya girmişiz, hâlâ 'Hoca nereden soracak ki?' diye geziyorlar. Çalışmadan, çabalamadan hiçbir şey olunmayacağını ne zaman anlayacak bu insanlar?"
Arkadaşlarıma bir şeyleri anlatmanın, o an ortamın odağı olmanın getirdiği bir coşkuyla konuşuyordum. İçimdeki o hırçın ama bir o kadar da yaşama tutunmaya çalışan kız dökülüyordu ağzımdan.
"Ben geceleri gözlerim kapanana kadar o sayfaları deviriyorum," diye devam ettim. Heyecanımı kontrol edemeyip sağ elimi, üzerinde oturduğumuz ahşap masanın üzerine **'pat'** diye vurdum. Gülüşüm daha da büyüdü. "Sonra gelip 'Hazal sen şanslısın, kafan basıyor' diyorlar. Şans değil bu! Emek, emek!"
Masa vurmamla birlikte bizimkiler hafifçe sıçradı ve kahkahayı bastı. Ceylin, "Aman Hazal Hoca, sakin ol, masayı kırdın!" diye takıldı. Tolga elini sallayarak benim o hırslı hâlimle dalga geçti. Ben de onların bu tepkisine karşılık gülmeye devam ettim. Hayatımda belki de ilk defa bu kadar içten, bu kadar tasasız ve yüksek sesle gülüyordum.
Fakat tam o anda...
Tam elim masadayken, dudaklarımdaki gülüş henüz sıcakken, bakışlarım bahçenin yürüyüş yoluna doğru kaydı.
Ve olduğum yerde çakılıp kaldım.
Oturduğumuz yerin birkaç metre ötesinde, yanındaki iki arkadaşıyla birlikte bizim oturduğumuz tarafa doğru yürüyen uzun boylu bir erkek grubu vardı.
Grupta olan ve hepsinden daha uzun boylu olan o çocuk...
O vardı.
Yanındaki arkadaşları gülüşerek bir şeyler anlatıyor, koluna girip onu dürtüyorlardı. Ama o... O hiç kimseyi dinlemiyordu.
Yürüyüş adımları yavaşlamıştı. Başını hafifçe bizim bulunduğumuz masaya doğru çevirmişti. Ve o derin, inanılmaz derecede yoğun bir çift göz, doğrudan benim üzerimde kilitlenmişti.
O an dünyadaki bütün sesler kesildi. Bahçedeki yüzlerce öğrencinin çığlıkları, arkadaşımın az önce attığı kahkaha, ağaçların yapraklarını sallayan rüzgârın sesi... Her şey, tek bir saniye içinde yok oldu.
Bana öyle bir bakıyordu ki...
Bakışları, az önce masaya elimi vurup hırsla konuştuğum, içimdeki o bütün hırsı ve neşeyi dışarı döktüğüm anı saniyesi saniyesine yakalamış gibiydi. Sanki o derin gözler, benim dışarıya ördüğüm o kalın, buzdan duvarları delip geçmiş, en içerideki o yaralı, hırslı ve yalnız kızla temas kurmuştu.
Bakışlarında tarifi imkânsız bir hüznün ve tarif edilemez bir çekimin kırıntıları vardı. Bir anlığına, sadece bir anlığına, etrafındaki bütün o kalabalık grubu, okulu ve dünyayı unutmuş gibi durdu. Yüzündeki o ciddi, keskin hatlar, beni gördüğü an garip bir yumuşamayla sarsıldı.
Benim de nefesim boğazımda tıkandı. Elimi masadan çekemedim. Yüzümdeki gülümseme bir anda dondu, dudaklarım hafifçe aralandı. Göğsümün tam ortasına amansız, devasa bir ağırlık oturdu. Kalbim, kaburgalarımı kıracakmış gibi öyle şiddetli vurmaya başladı ki, kulaklarımda kendi kanımın akışını duydum.
O gözler... Güneşte bakır renklere dönen o kumral saçların altındaki o gözler, sanki ruhumu okuyordu.
Ama bu durum sadece birkaç saniye sürdü.
Neyse ki bizim masadakilerden hiç kimse bu durumu fark etmemişti. Ceylin hâlâ Tolga'nın dediği bir şeye gülüyor, Derin de onlar kahkahalar atıyordu. Onların bu dünyadan habersiz hâli, beni anında o buz gibi gerçekliğe geri fırlattı.
*“Hazal, ne yapıyorsun sen?”* dedi içimdeki o sert, koruyucu ses. *“Ne diye bakıyorsun öyle? Kendine gel!”*
Aklımdan geçen o dehşet duygusuyla bakışlarımı büyük bir hızla onun üzerinden çektim. Başımı hemen önümdeki çay bardağına çevirdim. Yanaklarımın alev alev yandığını, kulaklarımın arkasına kadar bir sıcaklığın yayıldığını hissettim. Ellerim titremeye başlamıştı. Titremeyi gizlemek için elimi masadan çekip dizlerimin üzerine koydum ve sıkıca kenetledim.
O ise... O ve arkadaş grubu, masamızın birkaç adım ötesinden, yanımızdan geçip gittiler.
Adımlarının beton üzerindeki sesini duyabiliyordum. Yanımızdan geçerken bir anlığına adımlarının daha da yavaşladığını, üzerimdeki o yoğun baskının daha da arttığını hissettim. Ama başımı bir daha asla kaldırmadım. Gözlerimi önümdeki masadan ayırmadım.
"Hazal? İyi misin sen?"
Derin’in sesiyle irkildim. Başımı hafifçe kaldırdığımda Derin’in meraklı gözlerle bana baktığını gördüm.
"İyiyim..." dedim, sesimin titrememesine özen göstererek. "İyiyim, sadece... Boğazıma çay kaçtı galiba."
"Az önce masayı yıkıyordun hırsından, bir anda sustun kaldın," diye takıldı Tolga.
Gülmeye çalıştım. Yapay, tamamen zırhımdan üretilmiş bir gülümsemeydi bu. "Yok ya, sınavları düşününce bir an kafam gitti işte. Ne diyordunuz siz?"
Sohbete tekrar dahil olmaya, onların dediklerine odaklanmaya çalıştım. Ceylin bir şeyler anlatıyor, Zümrüt ona cevap veriyordu. Ben de başımı sallıyor, "Evet, bence de" gibi anlamsız cümlelerle ortama ayak uyduruyordum.
Ama zihnim... Zihnim artık o masada değildi.
O çocuk, arkadaşlarıyla birlikte bahçenin diğer ucuna doğru yürüyüp gözden kaybolmuştu. Ama bakışları, o iki saniyelik derin ve kaçamak temas, ruhumda koskoca bir gedik açmıştı.
Aklımdan çıkaramıyordum.
*Kimdi o?*
Adını bile bilmiyordum. Sadece "O" diyebiliyordum zihnimde. O uzun boylu, bakır saçlı, gözlerinde beni darmadağın eden o garip derinliği taşıyan çocuk... Neden bana öyle bakıyordu? Neden her karşılaştığımızda, sanki dünyada başka kimse yokmuş gibi, doğrudan benim ruhuma dikiyordu gözlerini?
İçimde büyük bir savaş başladı. Bir tarafım, bu bakışın getirdiği o daha önce hiç hissetmediğim, garip ve tatlı sıcaklığa teslim olmak, onun kim olduğunu merak etmek istiyordu. Ama diğer tarafım... O rasyonel, yoksullukla ve babamın katı kurallarıyla yoğrulmuş hırçın tarafım, bu hissi acımasızca eziyordu.
*“Saçmalama Hazal,”* diyordum kendi kendime, tenefüs zili çalıp da sınıfa doğru yürürken. *“Kim bilir kaç kıza böyle bakıyordur. Yakışıklı, özgüvenli, üst sınıftan bir tip işte. Senin gibi elbisesi eski, saçları tepeden sıkıca toplanmış, yoksul bir kızla ne işi olsun? Zaten olsa ne olur? Senin hayatında aşka yer var mı? Sen üniversiteye gideceksin, bu mahalleden kurtulacaksın. Babanın, ablanın kaderini yaşamayacaksın. Kendini böyle saçma şeylerle kandırma!”*
Kendi kendime verdiğim bu sert öğütlerle zihnimi susturmaya çalıştım. Sınıfa girdim, sırama oturdum. Tarih kitabımı açtım.
Ama ne kadar çabalarsam çabalayayım, önümdeki sayfalardaki harfler birbirine karışıyordu. Ne zaman gözlerimi kapatsam, o çınar ağacının gölgesinde, güneşte parıldayan bakır saçları ve bana bakan o derin, unutulmaz gözleri görüyordum.
Geçip gitmişti. Her zamanki gibi yanımdan kayıp gitmişti. Ama bu kez arkasında, benim bile kolay kolay kapatamayacağım kocaman bir soru işareti ve kalbimin ritmini değiştiren tehlikeli bir kıvılcım bırakmıştı.
