Mahallede ve enstitüdeki günlük rutinler birbirini kovalarken, takvimler yeni bir haftanın başını gösterdiğinde enstitümüzün üst yönetiminden tüm birimlere yayılan sıra dışı bir haber koridorları hareketlendirdi.
Medikal ve biyoteknoloji sektöründe Türkiye’nin en büyük devlerinden biri olan Alturan Holding, enstitümüzün yürüttüğü yeni nesil araştırma projelerine ve laboratuvar altyapısına devasa bir yatırım yapma kararı almıştı. Bütün birimlerde hummalı bir çalışma, bir temizlik ve doküman düzenleme telaşı başlamıştı. Zira hafta başında holdingin en üst düzey yöneticileri ve doğrudan holdingin yeni yönetimi, tesisimizi yerinde incelemek üzere ziyarete gelecekti.
Benim için ise bu durum, her zamanki mesai yoğunluğumun iki katına çıkması anlamına geliyordu ve benim tek odağım; kıdemli teknikeri olduğum laboratuvarın analiz raporlarını eksiksiz hazırlamak, yeni stajyerlerin numune kayıtlarını denetlemek ve işimi her zamanki gibi kusursuz yapmaktı.
Pazartesi sabahı enstitüye adım attığımda, atmosferdeki o gergin ve resmi hava hemen seziliyordu. Şirketin üst düzey yöneticileri, enstitü müdürleri ve binanın girişinde konumlanmış iri yarı korumalar koridorlarda mekik dokuyordu. Etraftaki mesai arkadaşlarım ve diğer asistanlar kendi aralarında sürekli fısıldaşıyor, holdingin yeni ve pek ortalıklarda görünmeyen yöneticisi hakkında efsaneler anlatıyorlardı. "Adam medya önüne hiç çıkmıyormuş," "Çok sert ve soğuk biriymiş," "Bütün holdingi tek elden yönetiyormuş" türünden fısıltılar laboratuvar mola odalarında çalkalanıyordu. Ben ise bu dedikodulara kulak asacak vakte sahip değildim; önümde onaylanması gereken onlarca numune tüpü, kalibrasyon formları ve kontrol raporları yığılıydı. Yorgunluktan gözlerimi ovuştururken tek düşündüğüm, akşam eve gidip yatağıma uzanmaktı.
Saat öğleden sonrayı gösterdiğinde, ana laboratuvardan çıkan sonuçları üst kat kriz merkezine yetiştirmem gerekti. Elimde kalın klasörler, onay bekleyen analiz formları ve steril tüplerin bulunduğu özel taşıma kutusuyla steril koridora çıktım. Kafam rapordaki rakamlarda, hızlı ve kararlı adımlarla ilerliyordum.
Tam koridorun geniş dirsek yaptığı köşeyi döndüğüm an, karşı taraftan gelen kalabalık bir heyetle burun buruna geldim.
Enstitü müdürümüz, yönetim kurulu üyeleri ve onların etrafını sarmış siyah takım elbiseli, kulaklıklı korumalar koridoru kaplamıştı. Grubun tam ortasında ise uzun boylu, jilet gibi oturmuş koyu renk takım elbisesiyle bir adam yürüyordu. Geniş omuzları, keskin yüz hatları ve etrafındaki herkesi gölgede bırakan o soğuk duruşuyla doğrudan karşıya bakıyordu.
O an adımlarımı yavaşlatmaya çalıştım fakat zeminin özel solüsyonla temizlenmiş ve henüz tam kurumamış ıslak alanını fark edemedim. Sağ ayağım aniden kaydı!
Dengem bir anda bozuldu. Elimdeki taşıma kutusu ve kalın klasörler havaya saçılmak üzereydi. Gövdem arkaya doğru yatarken, zihnimde saniyenin onda biri kadar bir sürede o eski, içimde hiç ölmeyen yaşamsal refleks devreye girdi. Yıllardır hayatta tek başıma kalmaya, düştüğümde kimseden medet ummadan kendi bileğimin gücüyle ayağa kalkmaya alışmış olan bedenim, otomatik bir reaksiyon verdi.
Ayağımı tabanımın yanıyla zemine sertçe sabitledim, kaslarımı kenetledim ve inanılmaz bir denge hamlesiyle düşmekten son anda kurtuldum.
Yere kapaklanmak üzere olan bedenimi doğrulturken, kayıp havada ivme kazanan klasörlerden birini bileğimin hızlı bir hamlesiyle tuttum. Tek bir dosya bile yere düşmemişti. Soluk soluğa kalmış olmama rağmen, sanki az önce hiçbir şey olmamış, o tehlikeli kayma hiç yaşanmamış gibi duruşumu dimdik bir konuma getirdim.
Ve işte tam o an... Bakışlarım, korumaların ve heyetin ortasında duran o adama kaydı.
Adam adımlarını tamamen kesmişti.
Siyah Takım elbisesinin altındaki o kusursuz, mesafeli duruşuyla tam karşımda, birkaç adım ötemde duruyordu. Onun durmasıyla birlikte arkasındaki korumalar ve enstitü müdürü de aniden zımbalanmış gibi kalakalmıştı.
Gözlerimiz birleşti.
Aramızda sadece iki üç adımlık bir mesafe vardı.
Yüzü... Hayatımda daha önce hiç görmediğim kadar yabancı, soğuk ve ulaşılmazdı. Belli belirsiz ışığın altında gözüme çarpan saçları, tam siyah denemeyecek ama siyaha oldukça yakın, koyu bir kahverenginin tonlarındaydı; ve saçının aksine gözleri açık kahverengi miydi yoksa kehribarı andıran bir açıklık mıydı? O anki kargaşada ve duruşundaki o ezici ağırlık karşısında bu ayrıntıya pek de dikkat edememiş, gözlerimi o soğuk çehresinden alamamıştım.
*Ah Hazal, bu dikkat edememiş halin mi?*
* Sen sus iç ses! *
* Emredersin. *
Aramızdaki o birkaç saniyelik sessizlik, sanki zamanın tamamen durduğu, koridordaki tüm seslerin kesildiği bir ana dönüştü.
Yanındaki iri yarı korumalardan biri, ortamdaki o tuhaf ve gergin sessizliği fark ederek refleksle bir adım öne çıktı. Korumalık içgüdüsüyle hafifçe elini ceketinin içine doğru götürür gibi yapıp, "Efendim, bir sorun mu var? Yaklaşmasın—" diye müdahale etmeye yeltendi.
Fakat o adam, bakışlarını benden bir milim bile ayırmadan sağ elini hafifçe havaya kaldırdı. Sadece tek bir el hareketiydi ama korumayı olduğu yere çivilemeye yetti.
"Gerek yok," dedi adam.
Sesi... O kadar tok, o kadar buz gibi ve pürüzsüz bir otoriteyle doluydu ki, koridorun steril duvarlarında yankılandı. Sesindeki o karanlık tını, insanın iliklerine kadar işleyen bir mesafeyi barındırıyordu.
Korumasına bakmadı bile. Sadece o tek cümleyle adamı geri adım atmaya zorladı. Ardından yüzündeki o sert, mermer kadar pürüzsüz ama bir o kadar da keskin ifadeyle bana bakmayı sürdürdü.
"Dikkat edin," dedi bu defa doğrudan bana hitap ederek. Sesi yine aynı sertlikte, aynı ulaşılmaz mesafedeydi.
Ben de çenemi bir santim daha yukarı kaldırıp gözlerimi bir an olsun kırpmadan bakışlarına karşılık verdim. "Dikkatsizlik değil, zemin ıslak," dedim pürüzsüz ve son derece soğuk bir sesle. Karşımda kim olursa olsun, ne kadar büyük bir gücün sahibi sayılırsa sayılsın, dik duruşumdan ödün vermeye niyetim yoktu.
Adamın dudaklarının kenarı belirsiz bir şekilde seğirdi. Hafifçe başını öne eğip yanındaki heyetle birlikte yürümeye devam etti. Koridorun sonundaki çift kanatlı kapıdan çıkıp gözden kayboldular.
Elimdeki dosyaları göğsüme bastırıp derin bir nefes verdim. Kalbimin ritmi hızlanmıştı ama kendime hemen çeki düzen verdim. *Kim olursa olsun,* dedim kendi kendime. *Sen işine bak Hazal.*
---
Öğleden sonra boyunca holding yönetiminin kurul üyeleriyle birlikte üst kattaki toplantı odalarında, ana laboratuvar bölümlerinde incelemelerde bulunduklarını duydum. Ben ise bilerek ve isteyerek o taraflara hiç uğramadım. Kendi masama gömüldüm, tüpleri dizdim, raporları sisteme girdim ve o garip anı zihnimin en derin köşesine itmeye çalıştım.
Akşam mesai bitimine doğru, tam önlüğümü çıkarıp çantamı topladığım sırada telefonuma ve tüm enstitü çalışanlarının ekranlarına üst yönetimden acil bir duyuru bildirimi düştü:
"Holding Yatırım Toplantısı ve Yeni Dönem Vizyon Sunumu için tüm birim personelinin derhal Ana Konferans Salonu’nda hazır bulunması rica olunur."
İçimden hafifçe söylenerek çantamı masaya bıraktım. Bütün günün yorgunluğu üzerimdeydi ve tek istediğim eve gidip bacaklarımı uzatmaktı. Ama kurallara uymak zorundaydık.
Merdivenlere doğru yürürken yanıma heyecanla koşturan Aylin yanaştı. Yüzünde öğlenki fısıltıların yarattığı merakın izleri vardı. "Hazal! Kızım duydun mu, gelen adam holdingin patronuymuş! Herkes adama kilitlenmiş durumda. Kızlar grupta yazıp duruyor, görsen resmen fırtına gibi esmiş koridorlarda," dedi soluk soluğa.
Hafifçe gözlerimi devirdim. "Aylin, adam yatırım yapmaya gelmiş, podyuma çıkmamış sonuçta. Abartmayın bu kadar."
Aylin koluma girip beni konferans salonuna doğru çekiştirirken gülerek söylenmeye devam etti: "Amannn Hazal, senin de bu vurdumduymazlığın öldürecek beni. Neyse, Tolga da acildeki ekiple beraber salonun ön sırasına kurulmuş bile, biz de geçip oturalım."
Devasa konferans salonu neredeyse ağzına kadar dolmuştu. Yüzlerce çalışan, araştırmacılar, doktorlar ve teknikerler koltuklardaki yerlerini alıyordu. Gerçekten de Tolga ve hastaneden birkaç doktor arkadaşı ön taraflardaydı; Tolga yine o kendine has süslü tavırlarıyla etrafındakilere bir şeyler anlatıyor, heyecanla ellerini kollarını sallıyordu. Ben ise Aylin'in tutturmalarina rağmen kalabalığa girmek istemedim. En arka sıralardan birine, kimsenin dikkatini çekmeyecek kuytu bir köşeye geçip oturdum. Aylin de "Of Hazal, amma arkadayız ya!" diye sızlanarak yanıma kuruldu.
Sahnedeki kürsüye önce Enstitü Müdürümüz çıktı. Mikrofonu ayarlayıp uzun uzun holdingin sağladığı fonlardan, medikal alandaki yeni yatırımlardan ve enstitümüzün geleceğinden bahsetti. Salonu sıkıcı bir resmiyet kaplamıştı.
"Şimdi ise," dedi müdür sesi heyecanla yükselerek, "yatırımların mimarı, Alturan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Celal Alturan’ı konuşmalarını yapmak üzere kürsüye davet ediyorum."
Salonda güçlü bir alkış tufanı koptu.
Işıklar sahnenin merkezine odaklanırken, yan taraftaki merdivenlerden o silüet yükseldi. Öğlen koridorda karşılaştığım o adam... Celal Alturan.
Üzerindeki o şık, simsiyah takım elbisesi, dik duruşu ve etrafındaki her şeyi domine eden o heybetli varlığıyla kürsüye doğru yürüdü. Sahneye adım attığı an salondaki fısıltılar bir anda kesildi. Adamın etrafında öyle bir aura, öyle ağır bir karizma vardı ki, sadece varlığı bile koskoca salonda derin bir sessizlik yaratmaya yetmişti.
Kürsünün arkasına geçti. Ellerini ahşap yüzeye dayayıp salondaki yüzlerce insana şöyle bir baktı. Gözleri yavaşça kalabalığın üzerinde gezindi.
Ardından konuşmaya başladı.
"Değerli araştırmacılar, bilim insanları ve enstitü çalışanları..."
Sesi, mikrofondan yayıldığı an salonun her bir köşesinde çınladı. O kadar tok, o kadar kendinden emin, sert ve katı bir otoriteyle doluydu ki, salondaki hemen herkes adeta büyülenmiş gibi ona kilitlendi.
"Biz buraya sadece bir bina inşa etmeye ya da bilançolara yeni kalemler eklemeye gelmedik," diye devam etti, her bir kelimesini üzerine basarak, çelik gibi keskin bir tonda söylerken. "Alturan Holding olarak amacımız; sınırları zorlayan, disiplinden ve ciddiyetten ödün vermeyen bir yapıyı burada kökleştirmek. Bizimle yürümek isteyen herkesin tek bir pusulası olmak zorunda: Mükemmellik ve sarsılmaz bir kararlılık. Şahsi zaaflara, gevşekliğe veya dikkatsizliğe bu çatının altında tek bir saniye bile yer yoktur."
Kelimeleri seçişi, pürüzsüz diksiyonu ve sesindeki o sarsılmaz özgüven... İster istemez ben de durduğum yerde doğruldum. İçimdeki o dinleyici taraf, sesindeki o soğuk ve büyüleyici güce teslim olmaktan kendini alamadı. Göğsümde garip, sıcak bir dalgalanma hissettim.
*Dur bir dakika,* dedim içimden aniden irkilerek. *Kendine gel kızım. Sen ki yıllardır kalbinin kapılarını yedi kilit arkasına saklamış, genç kadındım, aşktı, heyecandı hepsini bir kenara itmiş birisin. Kim bu adam da sesine böyle takılıyorsun? Silkelen hemen!*
Kendi kendimi azarlayarak gözlerimi sahneden kaçırmaya, salondaki diğer insanlara bakmaya çalıştım. Kalbimin o anlık ritim bozukluğunu, uzun süren yorgunluğuma ve salonun havasızlığına yormak en mantıklısıydı.
Celal Alturan konuşmasını kısa, net ve vurucu cümlelerle bitirdi. Salondakiler bir kez daha coşkuyla alkışlarken o, kürsüden inip sahnenin arkasındaki protokole doğru yöneldi. Toplantı sona ermişti.
İnsanlar yavaş yavaş salondan tahliye olurken ben de kalabalığa karışmamak için en sona kaldım. Çantamı omzuma takıp salondan çıktım. Binanın çıkışına doğru yürürken, dışarıdaki akşam serinliği yüzüme çarptı.
Enstitünün bahçesinde, ana nizamiye kapısına doğru uzanan geniş palmiyeli yolda tek başıma yürüyordum. Hava kararmıştı; sokak lambalarının sarı ışıkları asfaltın üzerine uzun gölgeler düşürüyordu.
Kaldırımın kenarında adımlarımı sürdürürken, konvoyun en başındaki makam aracı tam yanımda yavaşladı.
Aracın arka camı otomatik bir sessizlikle aşağıya doğru süzüldü.
Celal Alturan, arabanın deri koltuğuna kurulmuş halde bana bakıyordu. Araç adımlarımla aynı hizada, ağır ağır ilerliyordu.
Aramızda sadece iki metrelik bir mesafe ve arabanın açık camı vardı.
Gözlerimiz gece ışıklarının altında bir kez daha çakıştı. Yüzünde yine o pürüzsüz, soğuk ve ulaşılmaz ifade vardı ama gözlerindeki o karanlık derinlik bu defa daha da belirgindi.
"Geceleri bu yollar sapa olur," dedi araç ağır ağır ilerlerken. Sesi, arabanın içinden süzülüp rüzgârın sesine karışarak bana ulaştı. Ne bir jest vardı yüzünde ne de bir tebessüm. Yine aynı emredici, sert ve korumacı ton. "Taksi durağı ileride. Yalnız yürümeyin."
Söylediği şey bir rica değil, neredeyse bir talimattı.
Ben adımlarımı hiç bozmadan, başımı hafifçe kaldırarak aracın içine doğru baktım. "Kendi başımın çaresine bakmayı uzun zaman önce öğrendim Sayın Alturan. Düşünmeniz gerekmez," dedim soğuk ve gururlu bir tonla.
Celal Alturan’ın bakışlarındaki o buz tabakası, kurduğum bu cümleyle birlikte anlık bir sarsıntıyla çatladı. Gözlerinin en derinine bir anlık şok çöktü ve beklediğim tepkinin aksine adam sustu. Normlade böyle ukala, emrivaki patronların bu dediklerimle had bildimresi falan gerekirdi.
Cevap vermedi. Sadece çenesini sıktı.
Sağ elini kaldırıp şoförüne belirsiz bir işaret verdi. Aracın siyah camı aynı sessizlikle yukarı doğru kapandı ve lüks otomobil gaza basarak gecenin karanlığında kaybolup gitti.
Gecenin serinliğinde, boş yolda öylece kalakaldım.
Rüzgâr saçlarımı yüzüme doğru savururken, elim istemsizce kazağımın yakasına gitti. Kalbim yine o tuhaf, ritimsiz temposuyla dövünüyordu.
Kimdi bu Celal Alturan? Neden her karşılaştığımızda içimde depremler yaratıyor, neden bana böyle derin ama bir o kadar da tuhaf bakıyordu?
Ve ben... Yıllardır ördüğüm o kale duvarlarının, adı bile henüz dilime yabancı olan bir adamın tek bir bakışıyla nasıl bu kadar sarsılabildiğini anlama çabasıyla, gecenin karanlığına doğru ilk adımımı attım.