Aradan geçen birkaç haftanın ardından, evdeki heyecan doruktaydı. Minik Eren’imiz nihayet iki yaşına basıyordu! Ablam Seda ile Aykut eniştem, mahalledeki komşuları, aile dostlarını ve tabii ki bu iki yıllık süreçte hayatımızın demir başı haline gelen o özel insanları bu kutlamaya davet etmişlerdi.
Demir Komiser, o sert ve her an tetikte hallerine rağmen "Benim o ufaklığın doğum gününde mutlaka orada olmam lazım" diyerek katılacağını önceden belirtmişti. Poyraz abi de aynı şekilde daveti aldığında yüzündeki o mesafeli ama babacan tebessümle memnuniyetini göstermişti. Tabii ki ben de bu özel gün için enstitüden özel olarak izin almıştım; bugün tamamen Eren’in günüydü ve sabah erkenden uyanıp minik hediyelik eşyalar, balonlar ve oyuncaklar almak için alışveriş merkezinin yolunu tutmam gerekiyordu. Normalde bu saatte laboratuvarda numune başında olmam icap ederdi ama bugün izinliydim.
Hava, sabahın erken saatlerinde hala hafif serin ama içi ısıtan bir bahar essintisiyle doluydu. Üzerimde rahat krem rengi bir kazak ve kot pantolonumla cadde boyunca yürürken, akşama yapılacak partinin hazırlıklarını kafamda sıralıyordum.
Tam o sırada, cadde kenarına park edilmiş siyah motorunun kaskını yeni çıkaran o tanıdık silüeti gördüm: **Poyraz abi**.
Başını hafifçe kaldırıp bana baktı; yüzündeki o keskin bakışlar bir an için yumuşadı ve yürümeye başladı.
"Hazal?" dedi, sesindeki o tok ve güven veren tonla yanıma yaklaşırken. "Hayrola, senin bu saatte enstitüde olman gerekmiyor muydu? Sabahın köründe sokaklarda ne arıyorsun?"
Hafifçe gülümseyerek elimdeki çantanın askısını düzelttim. "Bugün izinliyim Poyraz abi. Bizim ufaklık, yani Eren’in doğum günü malum... Sabah erkenden gidip ona biraz hediye, süs eşyası falan alacağım, o yüzden çıktım."
Poyraz abi başını hafifçe salladı, gözleriyle beni baştan aşağı süzüp gülümsedi. "Anladım... E peki nasıl gideceksin AVM’ye kadar? Yürüyecek misin böyle?"
"Yok ya, ne yürümesi, binerim dolmuşa giderim işte," diye geçiştirdim.
Poyraz abi hemen kaşlarını çatıp o bakişını takındı. "Atla arabaya, seni ben bırakacağım," dedi net bir dille.
"Aaa olur mu öyle şey Poyraz abi!" diye itiraz etmeye çalıştım ellerimi sallayarak. "Sabah sabah senin işini gücünü bölmeyeyim şimdi, ofisine gidecektin zaten."
Poyraz abi hafifçe kafasını sallayıp tek kaşını kaldırdı. "Uzatma Hazal, atla arabaya. Zaten benim büroya yakın bir alışveriş merkezi var, oraya geçeriz. Sabah biraz işim vardı ama halledilir."
"Ama abi..."
"İtiraz istemiyorum, bin şuraya," dedi hem tatlı bir azarla hem de karşı konulmaz bir otoriteyle. Beni lafa tutmasına izin vermeden arabanın kapısına yönlendirdi. İçimden *Yine bildiğini okuyor tabii ki* diye düşünerek pes ettim ve ön koltuğa geçip oturdum.
Araba çalışıp caddede ilerlemeye başlarken, Poyraz abi direksiyonu tutan ellerini gevşetti ve yan gözle bana baktı. "Sabah sabah evden apar topar çıktığına göre... Kesin kahvaltı da etmemişsindir sen?"
Şaşkınlıkla ona baktım. "Şey... Aslında evet, aceleyle çıkınca..."
Poyraz abi başını iki yana sallayıp hafifçe güldü. "Biliyordum. Kendini işe güce kaptırıp mideyi boş bırakmak senin en klasik huyun zaten. Önce güzel bir kahvaltı yapacağız, ondan sonra alışveriş merkezine inip ne alacaksan alırsın."
"Ama Poyraz abi, ben seni gerçekten işinden ediyorum şu an, bak telefonun da çalıyor zaten..." diye söylenmeye çalıştım direksiyondan gelen titreşim sesini göstererek.
Poyraz abi hiç istifini bozmadan arabayı uygun bir yere yanaştırdı, telefonu sessize alıp ekrana bile bakmadan tekrar bana döndü. Sesi son derece sakin ve netti:
"Hazal, dinle beni. Sorun yok. Zaten senin yeğenin için ufak tefek bir şeyler alacağız, benim işlerim de o kadar kısa ki aksayan hiçbir şey yok. İçin tamamen rahat olsun, tamam mı?"
O an, Poyraz abinin o sakinleştirici ve her şeyi kontrol altında tutan tavrı karşısında daha fazla direnemedim. İçimdeki o küçük huzursuzluk dalgası yerini sıcacık bir güven duygusuna bıraktı.
Kısa süre sonra şehrin sakin ve şık mekânlarından birinin önüne park ettik. İçeri geçip cam kenarında bir masaya oturduğumuzda, garson hemen menüleri getirdi. Kahvaltılıklar masaya birer birer dizilirken, bir yandan da akşamki parti sürprizlerinden, ablamın hazırlık telaşından ve Eren’in o ele avuca sığmaz hallerinden bahsediyorduk. Poyraz abi benim anlattıklarıma kahkahayla gülüyor, zaman zaman o sert avukat kimliğinden sıyrılıp tamamen korumacı bir abiye dönüşüyordu.
Tam o sırada, tabağımdaki zeytinden alırken söylediğim komik bir şeye karşılık istemsizce kahkaha attım. Gülüşümün yüzüme yayıldığı o an, masada kısa bir sessizlik oldu. Başımı kaldırıp baktığımda, Poyraz abinin çay bardağını elinde tutmuş, gözlerini bir saniye bile kırpmadan doğrudan bana baktığını fark ettim.
Bakışları göğsüme doğru kaydı, yüzünde aniden beliren o dalgın ve şaşkın ifadeyi yakaladım. Sanki bir an için ne dediğimi ya da nerede olduğumuzu unutmuş gibiydi.
Hızla kendini toparladı, boğazını hafifçe temizleyip gözlerini masadaki omlet tabağına dikti. Yüzüne o her zamanki mesafeli ama yumuşak maskesini tekrar takındı. İçimden *Poyraz abi de az önce neye daldı öyle* diye düşünmeden edemedim ama üstünde durmadım.
Kahvaltımızı bitirip tekrar arabaya bindiğimizde, bu defa doğrudan o büyük alışveriş merkezine doğru yola koyulduk. Ancak yolda giderken Poyraz abinin telefonu bir kez daha, bu defa oldukça ısrarlı bir şekilde çalmaya başladı.
Ekrana baktığında arayanın iş yerinden asistanı olduğunu gördüm. Poyraz abi telefonu açtı, kısa ve net cümlelerle talimatlar verdi ama konuşma bittiğinde hafifçe iç çektiğini duydum.
"Gördün mü bak!" dedim hemen koltuğumda hafifçe doğrularak. "Kesin senin o önemli bir toplantını ya da işini aksattım şu an Poyraz abi. Ne gerek vardı benimle uğraşmana..."
Poyraz abi direksiyonu sağa kırarken bana dönüp sakin bir sesle gülümsedi. "Sana aksayan bir durum olmadığını söyledim Hazal. Hem, iki yaşına basan bir adamın hediyesini seçmek, şu hayattaki en haklı gerekçedir. İçin rahat etsin artık, geldik bile."
Araba AVM’nin otoparkına yanaşırken, içimdeki o tuhaf ama bir o kadar da tatlı sıcaklık hissiyle kapımı açıp dışarı adım attım. Hayatın koşturmacası içinde, arkamı döndüğümde bana bu kadar güven veren insanların varlığı... Bütün o geçmişin karanlığını silip süpürmeye yetiyordu.
Alışveriş merkezinin o parıltılı lambaları altında, rengârenk oyuncak raflarının arasında geçirdiğimiz o birkaç saat, hayatımın en keyifli anlarından biriydi. Poyraz abinin o ciddi, mahkeme salonlarının tozunu yutmuş sert avukat kimliği, elinde mavi paketli devasa bir araba kutusuyla kasada sıra beklerken adeta buhar olup uçmuştu. "Böyle arabalardan bizim zamanımızda yoktu, şimdi ki nesil çok şanslı" diyerek kendi çocukluğuna masumca hayıflanması, yüzümde istemsiz bir tebessüm bırakmıştı. Hediyelerimizi tamamlayıp eve döndüğümüzde, saat öğleden sonrayı çoktan devirmiş, akşamın o heyecanlı telaşı kapımızı çalmaya başlamıştı.
Eve girdiğimiz gibi ablam Seda’nın o koşturmacalı ama mutlu sesini duyduk. "Aman Allah’ım, siz ne aldınız öyle! Çocuk şimdiden şımardı!" diyerek poşetleri karıştırmaya başlayan ablam, bir yandan da mutfaktaki fırından gelen o nefis vanilya ve tereyağı kokusunu etrafa yaymaya devam ediyordu.
"E, ne de olsa yeğenim iki yaşına basıyor abla, az bile yaptık!" diyerek elbisemi değiştirmek için odama koştum. Üzerime rahat ama şık, pudra tonlarında zarif bir kazak ve etek giydim. Saçlarımı tarayıp o her zamanki hafif dalgalı haliyle omuzlarıma bıraktığımda, aynadaki kadına baktım. İki yıl önceki o solgun, korku dolu kızdan eser kalmamıştı; bugün burada, kendi ayakları üzerinde duran, sevdiklerinin mutluluğuyla parlayan bir kadın vardı.
Zaman kaybetmeden mutfağa, ablamın yanına koştum. Fırının kapağını açtığında yüzümüze vuran o sıcak, tatlı buhar bütün odayı sarıp sarmalamıştı. Minik Eren’in doğum günü partisi için özel olarak hazırladığımız kurabiyeleri fırından çıkarma vakti gelmişti.
"Hazal, cicim, bak şunların güzelliğine!" dedi ablam ellerine fırın eldivenlerini geçirirken.
Tepsinin üzerinde, minik ayı figürlü, üzerleri rengârenk şeker hamurlarıyla süslenmiş taptaze kurabiyeler duruyordu. Hamurun o tereyağlı ve hafif tarçınlı kokusu burnumuza dolarken, ablamla birlikte bir yandan kurabiyeleri tabaklara diziyor, bir yandan da gelenekselleşmiş o mutfak kahkahalarımızı atıyorduk. "Abla," dedim kurabiyenin üzerindeki minik şekeri düzeltirken, "bence bu kurabiyelerin yarısını Eren yiyemeden Aykut eniştem mideye indirecek, şimdiden uyarayım." Ablam bu söze kahkahayla gülerek, "Haklısın valla, adam sabahtan beri 'kurabiyeler pişsin de kahveyle gömelim' diye mutfağın etrafında dönüp duruyor" dedi.
Kurabiyeleri ve ev yapımı limonatamızı salonun ortasındaki masaya yerleştirirken, kapının zili ard arda çalmaya başladı. İşte o an, akşamın asıl neşeli ve hareketli döngüsü resmi olarak başlamış oldu.
Kapıyı açan Aykut eniştemin neşeli "Hoş geldiniz, buyurun buyurun!" sesleriyle birlikte evin koridoru bir anda cıvıl cıvıl insan sesleriyle doldu. İlk gelenler, ablamların mahalleden komşuları ve Aykut eniştemin akrabalarıydı. Geniş aile kalabalığı, evin havasını hemen değiştirdi. Teyzeler, amcalar, uzaktan gelen akrabalar derken salon bir anda coşkulu bir doğum günü alanına döndü. Herkes Eren’i kucağına alıp yanaklarını sıkıyor, minik adam ise bu yoğun ilgiden memnun, elindeki plastik kamyonu halının üstünde sürüklüyordu.
Ben mutfakla salon arasında mekik dokurken, kapı bir kez daha ağır ama kararlı bir şekilde çalındı. İçimden bir ses kimin geldiğini fısıldıyordu zaten.
Kapıyı açtığımda karşımda duran silüet, o sert hatları ve üzerindeki koyu renk montuyla **Demir Komiser**’den başkası değildi. Yüzünde her zamanki o otoriter ama bizi gördüğünde istemsizce yumuşayan baba tavrı vardı. Elindeki dikkat çekici derecede büyük ve şık hediye paketini uzatırken, "Doğum günün kutlu olsun bakalım delikanlı, benden kaçmaz bu işler" dedi tok sesiyle.
Demir abinin salona girişiyle birlikte ortamdaki hava bir kat daha güvenli bir boyuta büründü. Eniştem hemen onu karşılayıp köşedeki en rahat koltuğa buyur etti. Demir abi, Eren’i kucağına alıp havaya kaldırdığında, minik adamın kahkahası bütün evi çınlattı. Asayiş Şube’nin o azılı suçluların korkulu rüyası olan amiri, şu an burada masum bir çocuğun gülüşü karşısında eriyip gidiyordu.
Aradan çok geçmeden, zilin bu defa daha sakin ama net sesi duyuldu. Kapıya yöneldiğimde, üzerindeki şık ceketi ve her zamanki mesafeli ama sıcak duruşuyla **Poyraz abi** içeri girdi. Gözlerimiz ilk kesiştiğinde, sabah alışveriş merkezinde arabada geçirdiğimiz o anın o tatlı esintisi zihnimden hızla geçip gitti.
"Hoş geldin Poyraz abi," dedim elimdeki servis tepsisiyle hafifçe kenara çekilerek.
Poyraz abi içeri girerken derin bir nefes aldı, "Hoş bulduk Hazal. Evin havası şimdiden çocuk sesleriyle dolmuş, ne güzel," dedi. Salonun ortasına geçtiğinde Demir abiyle selamlaştı; ikisinin o karizmatik ve sessiz duruşu evin bir köşesinde anında dikkat çekiyordu.
Artık herkes buradaydı. Mahallenin samimi komşuları, Aykut eniştemin neşeli akrabaları, ablamın mutluluktan parlayan gözleri ve bizim bu karanlık dünyadan süzülüp gelen iki koruyucu meleğimiz: Demir abi ve Poyraz abi.
Ablam, üzerinde iki mum parlayan o güzelce süslenmiş pastayı salona getirdiğinde ışıklar kapatıldı. "İyi ki doğdun Eren! İyi ki doğdun minik prensimiz!" sesleri ve alkışlar arasında mumlar üflendi. O an, odadaki herkesin yüzünde o kadar saf, o kadar karşılıksız bir mutluluk vardı ki... Bütün o geçmişin acıları, yorgunluklar ve fırtınalar, o minik mumun aleviyle birlikte uçup gitmiş gibiydi.
Poyraz abi masanın biraz ilerisinde, ellerini cebine koymuş, bu tabloyu izliyordu. Gözleri kalabalığın arasından bir an için bana değdiğinde, yüzünde o hafif, kelimelere dökülmeyen ama her şeyi anlatan o tebessüm belirdi. Ben de ona karşılık vererek başımı hafifçe salladım.
Akşam boyunca sadece o pastanın tatlı tadını çıkardık. Çünkü hayat, bize ne hazırlarsa hazırlasın, o anı yaşamaya değer kılan sevdikleirmiz vardı.