İçeriğe geç

KIRIK PUSULA

Bölüm 17 · 7 dk okuma

KIRIK PUSULA

Bölüm 17

BÖLÜM 17: İLK GÜNKÜ GİBİ

NEDİM'DEN

8 yıl önce

Zaman, İstanbul’un bitmek bilmeyen o gürültülü çarklarında aksamadan akar. İnsanlar geçer, binalar yükselir, mevsimler yerini soğuk rüzgârlara bırakır; ama bazı yaralar, üzerinden kaç bahar geçerse geçsin ilk günkü tazeliğini korur.

Lisenin o son karne gününde, bahçe kapısından dışarıya doğru attığım her adımda içimden bir şeylerin kopup o beton zemine çakıldığını hissetmiştim. Arkama bakmamıştım. Baksaydım, o siyah saçlı, kilitli gözlerin beni izlemediğini görüp bir kez daha darmadağın olacaktım. O gün, o kapının eşiğinde neşeli, bakır saçlı, hayata umutla bakmaya çalışan o çocuğu bıraktım. İçimdeki o saf beklentiyi, o romantik çocukluğu gömdüm. Yerine, hayata karşı hiçbir zayıflık vermeyen, duvarları aşılmaz, soğuk ve çelik gibi sağlam bir adam koydum.

Sınav sonuçları açıklandığında, Türkiye derecesi yapmıştım. İstanbul’un en köklü ve prestijli üniversitelerinden birinin Endüstri Mühendisliği bölümüne burslu bir şekilde yerleştim.

Benim zekâm, doğuştan gelen ilahi bir lütuf ya da bir gecede kazanılmış zahmetsiz bir yetenek değildi hiçbir zaman. Benim zekâm; geceler boyu masanın başında dirsek çürütmekten, yüzlerce karmaşık optimizasyon modelini, tedarik zinciri algoritmasını ve üretim planlaması matrisini binlerce kez baştan kurmaktan, hayattan ve insanlardan kaçıp kendimi sayıların ve sistemlerin soğuk mantığına gömmekten doğan bir kırılmaydı. Yaşadığım o ağır platonik hayal kırıklığı, içimdeki o gurur kırılması beni durdurmamıştı; aksine hırslandırmıştı. Kalbimdeki o boşluğu doldurmanın tek yolu, zihnimi rasyonel dünyada sınırları zorlayana kadar çalıştırmaktı.

---

Üniversitenin ilk yıllarında, kampüse oldukça yakın, sakin ve nitelikli bir yurtta kalmıştım.
İlk günden itibaren bu hırsım kendisini gösterdi. Kampüsün o çimlerde yayılan, neşeli festival havalarına, her akşam başka bir mekânda eğlenen öğrenci gruplarına hiçbir zaman dahil olmadım. Ben kütüphanenin alt katındaki sessiz çalışma salonlarının, laboratuvarların ve gece yarılarına kadar ışığı sönmeyen proje odalarının adamıydım.

Sistemlerin işleyişi, süreç analizi, bir fabrikadaki darboğazın (bottleneck) tespit edilip ortadan kaldırılması sanatı ve bir kriz anında saniyeler içinde soğukkanlı kararlar alma becerisi... Bunlar benim yeni dünyamdı. Mantığın, kuralın ve pürüzsüz disiplinin hüküm sürdüğü bu alanda kendimi bulmuştum. Çünkü insan ilişkileri karmaşıktı, mantıksızdı ve yaralayıcıydı; ama bir üretim çizelgesi, bir verimlilik denklemi asla yalan söylemezdi. Bir açık varsa sistem tıkanır, kural ihlal edilmişse çarklar dururdu. Hayatımı da tıpkı bu endüstriyel sistemler gibi tasarlamaya başladım: Kayıp zamanı (muda) sıfıra indiren, hata oranını minimize eden, dışarıdan gelen duygusal saldırılara karşı aşılmaz duvarlarla korunan bir kale.

Üniversitenin ilk yılında, kampüse oldukça yakın, sakin ve nitelikli bir devlet yurduna yerleşmiştim. Ev tutacak imkânım vardı ama tek başıma kalıp o sessizliğin içinde boğulmak istemiyordum. Ve kader, lisedeki o yapay, kibirli arkadaş gruplarından sonra bana ilk defa gerçek insanları bu yurtta tanıttı.

Oda arkadaşlarım Cem ve Kaan’dı.

Cem, benimle aynı bölümde, Endüstri Mühendisliği’ndeydi. Her şeyi planlayan, hayatı verimlilik grafikleri ve akış şemalarından ibaret gören ama bir o kadar da içten, geyik yapmayı seven neşeli bir çocuktu. Kaan ise Makine Mühendisliği’ndeydi; daha çok kendi halinde, imalathane ve atölye işlerinden anlayan, devasa cüssesine rağmen dünyanın en nazik adamlarından biriydi.

İlk zamanlar benim o soğuk, mesafeli ve sadece ders çalışan halimi garipsediler. Fakat ben onlara üstten bakmıyordum, züppelik yapmıyordum; sadece içimdeki o karanlık odanın kapısını kimseye açmıyordum. Zamanla, o odaya girmeye çalışmadan beni olduğum gibi kabul ettiler. Gece yarısı ben lojistik optimizasyon ödevini bitirmeye çalışırken masama habersizce bırakılan sıcak bir bardak çay, sınav haftalarında birlikte yapılan o peynirli ekmekli sahur kıvamındaki atıştırmalar, dertleşmeler...

"Oğlum Nedim," derdi Cem bir gece, ranzadan sarkıp bana bakarak. "Senin şu kafanın içindeki işlemciyi bir gün söküp bakacağım. Adam 18 saat kütüphanede kalıp eve gelip hâlâ yalın üretim (lean manufacturing) makalesi okuyor am***yayim. Hiç mi yorulmuyorsun lan sen?"

Gülümserdim sadece. Hafif, yarım bir tebessüm. "Yorulunca durursun Cem. Durursan düşünürsün. Düşünmek iyi değildir."

Kaan alt ranzada yastığını düzeltirken araya girerdi: "Gözlerinde bir şey var senin kardeşim. Böyle çok uzaklara bakan bir şey... Tamam, bölümünincisi, hocaların gözbebeğisin ama şu kalbini de bir dinlendir be."

O kalbin neden dinlenemediğini, sağ kolumdaki o pusula dövmesini her gece yatağa yatmadan önce neden dakikalarca izlediğimi hiçbir zaman tam olarak anlatmadım onlara. Adını bile bilmediğim, bana "Senden nefret ediyorum, senden tiksiniyorum" diye bağıran, o simsiyah gözlü, bakışlarıyla insanı bıçaklayan kızı tek bir kelimeyle bile anlatmadım.

Ama onlar bir şeylerin farkındaydı. Benim kadınlara karşı olan o aşılmaz mesafemi, kampüsteki kızların ilgisini hiç düşünmeden tek bir soğuk bakışla reddedişimi görüyorlardı. Biliyorlardı ki benim zihnimde bir kilit vardı ve o kilidin anahtarı çok uzaklarda, belki de geçmişin o tozlu koridorlarında kalmıştı.

---

Yine de hayat sadece çalışmaktan ibaret kalmadı. Cem ve Kaan beni tamamen dünyadan koparmaktan alıkoydular. "Sen robot değilsin oğlum, nefes alacaksın" diyerek beni darlamaları sayesinde, yaz tatillerinde küçük kaçamaklar yapmayı öğrendim.

İkinci sınıfın yazında, Cem’in Karadeniz’deki köyüne gittik. O dik yamaçlarda, sisin içinde yürümek, fırtınalı derenin kenarında oturup çay içmek zihnime iyi gelmişti. Üçüncü sınıfın yazında ise Kaan’ın ailesinin Ege’deki küçük yazlığına gittik. Bütün gün denize girip, akşamları sahilde küçük bir ateş yakarak gitar çaldık. O anlarda, rüzgâr yüzüme vururken ve arkadaşlarım neşeyle şarkı söylerken nefes aldığımı hissediyordum. Ama ne zaman gözlerimi kapatsam, o pusula dövmesi kolumda hafifçe sızlar ve zihnim beni yine o lise bahçesine, o tek damla yaşın süzüldüğü siyah gözlere götürürdü.

Endüstri Mühendisliği son sınıfa geldiğimde artık sıradan bir öğrenci değildim. Üniversiteler arası vaka analiz, yöneylem araştırması ve tedarik zinciri optimizasyon yarışmalarında dereceler alıyor, hocalarımla birlikte uluslararası endüstriyel projelerde simülasyon modelleri kuruyordum. Büyük holdingler ve üretim devleri daha mezun olmadan kapımda yatıyordu.

Çünkü ben operasyonel kriz anlarında paniklemezdim. Bir üretim hattı durduğunda, tedarik zinciri koptuğunda ya da devasa bir maliyet kaosu yaşanırken, herkesin eli ayağı birbirine dolanırken ben tamamen soğukkanlı bir makineye dönüşürdüm. Zihnim tıpkı bir endüstriyel akış şeması gibi darboğazları anında görür, en optimum ve en kârlı kararı saniyeler içinde verirdi. Bu soğukkanlılık, hayatın bana lisede öğrettiği o ağır dersin eseriydi: Duygularını karıştırırsan sistemi çökertirsin.

---

Mezuniyete haftalar kala, üniversitenin o görkemli kütüphanesinin penceresinden İstanbul’a, Boğaz’ın gri sularına bakıyordum.

Yıllar geçmişti; lisedeki o kırgın, gururu incinmiş çocuk artık yoktu. Karşımda duran adam; 22 yaşında, uzmanlık alanı sistem optimizasyonu, stratejik planlama ve operasyon yönetimi olan, zekâsını ve iradesini çelikten bir disiplinle örgülemiş, başarılı bir endüstri mühendisiydi.

Ama ne kadar başarılı olursam olayım, kolumdaki o pusulanın bana hissettirdiği o garip eksiklik hiç değişmemişti. İstanbul’un bu koca kalabalığında, belki bir yerlerde o da yaşıyordu. Belki o da bir üniversitenin amfisinde oturuyordu, belki hâlâ o eski hırkasını giyiyor, belki hâlâ insanlara nefretle bakıyordu... Ya da belki çoktan başka bir şehirde, benden ve o lise yıllarından tamamen uzak, bambaşka bir hayat kurmuştu. Bunu bilmek imkânsızdı.

Adını bile bilmediğim o platonik aşkım, benim bu hayattaki en büyük cevapsız sorumdu. Beni bu kadar sertleştiren, beni bu kadar zeki ve soğukkanlı bir adama dönüştüren o gizli nedendi.

Hayatın ne getireceği bilinmezdi. Belki bir gün, bir yerde yollarımız tesadüfen kesişirdi; belki de bu koskoca şehirde birbirimizi bir daha hiç görmeden, iki yabancı gibi akıp giderdik hayatın içinden. Kesin olan tek bir şey vardı: Bir gün ihtimaller bizi karşı karşıya getirecek olsa bile, artık karşısında o eski, tecrübesiz ve kolayca incinen çocuk olmayacaktı.

Pusulam kolumda bir iz, zihnim ise aşılmaz bir kale olarak kalmaya devam edecekti.
Yıllar geçtikçe bedenime de yeni izler kazıdım. Yaşadığım başarılar, atlattığım krizler ve hayatın üzerime yüklediği sorumluluklar karşılığında cildime yaptırdığım her dövme, bir zaferin ya da bir dönüm noktasının simgesiydi.

Ancak bir dövme vardı ki, diğer hepsinden farklıydı.

Sağ kolumun iç kısmında yer alan o solgun pusula dövmesi... Yıllar önce on yedi yaşındayken yaptırdığım, rengi atmış, çizgileri hafifçe silikleşmiş olan o pusula. Zaman zaman onu tamamen sildirmek, zihnimdeki o son hatıra kırıntısını da yakıp yıkmak isterdim. Fakat her defasında dövmecinin koltuğuna oturup o lazer cihazını gördüğümde vazgeçerdim.

Bir gün yine aynı dövmecinin dükkânındaydım.

"Silelim mi abi bunu artık? Bayağı solmuş," diye sordu dövmeci.

Pusulaya uzun uzun baktım. O solgun çizgilere baktığımda; bir gecekondudan çıkan, gözleri nefret ve acıyla dolu olan o siyah saçlı kızı, onun bana "Senden nefret ediyorum" diye bağırışını ve yanaklarından süzülen o tek damla yaşı görüyordum. O nefret, beni ben yapan hırsın yakıtıydı. O kızdan nefret ediyor muydum? Belki evet, mumun son damlası eriyene kadar nefret ediyordum... Ya da belki o nefret, kalbimin en derin yerine gömdüğüm, kendime bile itiraf edemediğim bir ukdeydi.

"Hayır," dedim dövmeciye. Sesim kural tanımaz bir kesinlikteydi. "Silmeyeceksin. Aynı yerin üzerinden geç. Rengini koyulaştır, çizgileri daha net yap ve bu sefer kalıcı dövme olsun. Sanki ilk yaptırdığım gündeymişim gibi olsun."

İğnenin cildime batıp çıktığı her saniyede, o lise gününe döndüm. Pusula yeniden siyah ve keskin hatlarıyla koluma kazındı. O benim kuzeyimdi; beni çelikleştiren karanlık geçmişimin dövmedeki sembolüydü.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.